Skip to main content
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Yükleniyor...

'Savaş Üstüne Savaş' filmi üzerine: Devrim Trump karşıtlığına sığar mı?

ABD’nin dünya genelinde sergilediği ve emekçi halklara yönelen saldırganlık içeride de çalkantılara neden oluyor. Dünya genelinde mutsuzluk ve çare arayışları birikmeye başlıyor. “Büyük anlatılara” ihtiyaç yeniden artıyor.

Cemali Coşkunırmak

Yayın Tarihi: 27.10.2025 , 00:59 Güncelleme Tarihi: 27.10.2025 , 01:47

Yönetmen Paul Thomas Anderson’un devasa bütçeli, birçok ünlü oyuncunun yer aldığı son filmi “Savaş Üstüne Savaş” (One Battle After Another) yaklaşık bir ay önce vizyona girdi. 1960’ların sonundaki Weather Underground, Black Panthers gibi hareketlerden ve Thomas Pynchon’un “Vineland” kitabından etkilenen yönetmen, bu filmde kurgusal olduğunu bildiğimiz French 75 adlı “devrimci” bir örgütün üyesi olan Bob’un hikayesini anlatır. Politik konusuyla, sevilen yönetmeniyle ve “star” oyuncularıyla dikkat çeken film, birçok kesim tarafından ciddi övgü toplarken sinemaya ilişkin bazı tartışmaları da yeniden canlandırdı.

Film kimilerine göre sürpriz bir etki yaratarak sinemanın ruhunu yeniden canlandırmıştı hatta sinemayı kurtarmıştı. Benzer başka bir yoruma göre film, hareketli, canlı ve ilgi çeken ticari filmler ile para kaygısından uzak, didaktik “sanat” filmlerini sentezleyen yeni bir biçim ortaya koymuş ve bu sayede sinemanın imkanlarını hafife alan didaktikliği yıkmış, seyirci için daha özgürleştirici bir izleme deneyiminin yolunu açmıştı. Özetle, Hollywood içinde bir “açık” bulunmuş, filmin politik anlamda ciddiyetsiz olması, aslında onun daha çok insana ulaşarak politik bir niteliğe sahip olmasına sebebiyet vermişti.

Filmi izledikten sonra bu heyecanlı ve iddialı yorumları okuduğumda herhalde film izlenme rekorları kırdı diye düşündüm. The-numbers.com sitesinden gişe istatistiklerine baktım. Sayılara baktığımda her şey normal görünüyordu, popüler yönetmenlerin bu kadar para harcayarak ünlü oyuncularla çektiği filmler zaten aşağı yukarı bu kadar izleniyordu, ortada sayısal anlamda yeni bir şey yoktu. Peki o zaman bu coşkunun, abartılı övgülerin kaynağı ne, farklı olan, değişen veya yeni olan ne? Bu soru aslında filmin konusuyla doğrudan bağlantılı başka bir soruyla beraber bizi anlamlı bir yere götürebilir. Bugün ABD’de devrimci, örgütlü bir sınıf hareketi yokken, neden bilindik bir yönetmen çıkıp devasa bütçelerle, Hollywood’a yaslanan “devrim” temalı bir hikâyeyi bize anlatıyor?

ABD bir süredir çalkalanıyor, özellikle pandemiden bu yana halkın çeşitli gündemler vesilesiyle gittikçe daha çok hareket ettiğini, politize olduğunu gözlemlemek zor değil. Black Lives Matter (Siyahların Hayatları Değerlidir) protestolarından, büyük öğretmen grevlerine, üniversiteleri de kapsayan Filistin’e destek eylemlerinden bugünlerde devam eden kitlesel Trump karşıtı “No Kings” (Krallara Hayır) yürüyüşlerine, Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi ICE’ye havale ettikleri “düzensiz göçmenlerin sınır dışı edilişi” saldırganlığına dönük tepkiler dahil örneklerini daha da artırabileceğimiz ciddi bir eylemlilik söz konusu. ABD emperyalizmi uluslararası alanda bütün saldırganlığını sürdürürken kendi halkını dizginlemeyi başaramıyor, içeriden çürüyor ve giderek meşruiyetini kaybediyor. Özellikle giderek yoksullaşan ABD işçi sınıfı, henüz kendi bağımsız siyasi hattını örgütlü ve güçlü bir şekilde ortaya koyamasa da artan eylemliliğin ve siyasallaşmanın ağırlıklı toplamını oluşturuyor.

Ek olarak, bu politik atmosferin sadece ABD’ye özgü olmadığını belirtelim, her zaman bir eylemlilik olarak karşımıza çıkmasa da birçok ülkede insanların gittikçe yaşadıkları koşullardan mutsuz hale geldiklerini ve sonu geldiği söylenen büyük anlatılara, yani insana nereden gelip nereye gittiğini, yaşadıklarının anlamının ne olduğunu, kendisini daracık dünyasının dışına çıkarak tüm insanlıkla birlikte kavramaya çalıştığı ve en önemlisi de “ne yapması gerektiği” sorusunun yanıtını ona buldurabilecek yapıtlara yavaş yavaş tekrardan kulak kabartmaya başladıklarını söyleyebiliriz. “Savaş Üstüne Savaş” filmi böyle bir politik-ideolojik zeminin ürünüdür. Yönetmenin aklına devrim fikrini getiren de filmin izleyici üzerinde yarattığı heyecanın da kaynağı budur. 

Peki film bizi nereye götürüyor, yönetmenin ufku nerede başlayıp nerede bitiyor?

Filmin konusu, yaptıkları, yapamadıkları

Film, geçmişte devrimci bir grubun üyesiyken bir eylem sonrası kaçmak zorunda kalan, şimdilerde ise kızı Willa ile birlikte örgütten uzakta, paranoyak bir hayat süren Bob Ferguson'a odaklanır. Bob'un saklanarak geçirdiği yaşamı, 16 yıl öncesinden kalma acımasız düşmanı Albay Steven J. Lockjaw'un aniden ortaya çıkmasıyla altüst olur. Albay'ın geri dönüşüyle aynı anda kızı Willa'nın da kaybolması üzerine Bob, kızını kurtarabilmek için hem geçmişinin hayaletleriyle yüzleşmek hem de eski yoldaşlarını bularak peşindeki bu tehlikeli düşmanla son bir savaşa girmek zorunda kalır.

Bu kısa özetten sonra filmin ana karakterlerini yani hikayesi anlatılan “French 75” örgütü üyelerini inceleyerek filmi değerlendirmeye başlayabiliriz. Kendilerini her fırsatta devrimci olarak nitelendiren karakterlerin inanılmaz bir dürtüsellik ile hareket ettiklerini görüyoruz. Bunlar film boyunca sürekli sevişmek, kafayı bulmak ve sağa sola saldırmak isteyen, sloganlarla konuşan, her şeyi içgüdüsel olarak yapan ve devrimi de bu anlamda geçici, çocukça bir heyecanmış gibi kontrolsüz duyguların bir dışavurumundan ibaret gösteren tipler. Ortada olgunlaşmış karakterler ve fikirler yok. Zaten birkaç sahnede atılan iki-üç slogan dışında “French 75”in devrimden kastının ne olduğunu, neyi amaçladığını anlamak zor, ancak örgütün eylemlerinden ve mücadele ettiği odakların tasvirlerinden yola çıkarak bir noktaya varmak mümkün.

Film göçmen gözaltı merkezi baskını ile başlıyor, göçmenleri ülkeye kaçıran örgüt devletin göç politikalarına doğrudan meydan okuyor. Başka bir sahnede ise enerji şirketini hedef alan, çevresel kaygılarla yapılmış bir enerji kulesi sabotajı izliyoruz. Son olarak dikkat çeken diğer bir eylem de banka soygunu, burada temel amaç daha sonraki eylemler için finansman sağlamak olsa da soygunun insanlardan çalınan paraların geri alınması gibi sembolik bir anlamı da var.

Bu eylemleri gerçekleştiren örgütün karşısında ise devlet ve sermaye aklını “temsilen” bazı karikatür tipler görüyoruz. Sermaye düzeninin “birtakım gizli dehlizlerle geçilen odalarda kimi kültler ve fetişlerini kuşanarak toplantılar yapan karanlık tiplerin kararları doğrultusunda işletilmesi”nden ibaret olmadığını bilsek de bu bilgimiz, söz konusu dehlizlerin ve tiplerin gerçekte var olmadığı anlamına gelmiyor elbette. Ancak yine de filmde ABD gibi bir ülkenin yönetici sınıfının hırslı ama beceriksiz ve kifayetsiz 3-5 kişiden ibaretmiş gibi gösterilerek küçümsenmesi ve bu “sınıf temsilinin” beyaz üstünlükçülüğüne indirgenmesi, her şeyin temelindeki asıl problemi yani emek-sermaye çelişkisinin üzerini örtüyor.

Buradan hareketle, filmdeki antagonist tasvirleri, French 75’in yoksulluk, eşitsizlik gibi konular yerine hafif anti-kapitalizm ile soslayarak göçmen sorunu, ekoloji ve adeta hedonizm ile eşitlenmiş özgürlükçülük gibi başlıkları öne çıkarması ve bu sorunların kavranış şekli, bizi ABD’de devam eden mevcut egemen sınıf içi bir mücadelenin tarafı olmaya, Trump ile benzer konu başlıkları üzerinden “kavga” yürüten geniş Demokrat Parti – Sanders – AOC muhalefeti tarzına ve hattına davet ediyor. Bu anlamda, filmde devrim diye bahsedilenin gerçek bir alt-üst oluşu yani sınıflı toplum yapısının ortadan kaldırılması işaret etmediğini, tersine daha makul, sivrilikleri törpülenmiş yaşanabilir bir kapitalizm arayışının öne çıktığını söyleyebiliriz. Filmin ufku bundan daha ötesine geçemiyor, yönetmen emekçilerin kendi gündemlerini dayattığı bağımsız bir sınıf hareketini değil olsa olsa burjuvazinin sadece belirli bir kesimini karşısına alan bir renkli devrimi ve kapitalizmin restorasyonunu işaret ediyor.

Hollywood’a yaslanan bir anlatım dili kullanılması da yukarıda değindiğim problemleri pekiştiriyor. Sürekli bir aksiyon, gerçekçilikten uzak, süper kahramanlaştırılmış, gizemli, poz kesen kimi karakterler… Filmde örneğin göçmen düşmanlığı yapan zenginlerin göçmenleri ucuz iş gücü olarak çalıştırarak para kazanması iki yüzlülüğüne değinilmesi, ana karakterin kızının tarih öğretmeni ile ABD tarihine değin yaptığı kısa sohbet, gibi elle tutulur birkaç şey de koşuşturmaca içinde kaybolup gidiyor.

Son olarak, ortalamacılık meselesine değinmek istiyorum. Yazının başında topluma daha çok ulaşabilmek adına filmde özellikle böyle bir anlatım dili ve içerik tercihi yapıldığına dair görüşler olduğundan bahsetmiştim. Pragmatik bir biçimde politik bir filmin yüzeyselleştirilmesi, Hollywood unsurlarına boğulması yeni, özgürleştirici ve kapsayıcı bir biçim denemesiymiş ve örnek alınmalıymış. Paul Thomas Anderson gerçekten halka ulaşma kaygısı güttüğünden mi böyle bir film yapmayı tercih etti yoksa ABD’deki mevcut siyasi atmosferde bu konuların ilgi çekip para kazandıracağını düşünerek devrim fikrini sanat ticaretine meze mi etti bilemiyoruz. Bir yerden sonra niyet okuması yapmanın da pek bir anlamı yok çünkü sebebi ne olursa olsun filmin bizi götürdüğü yer mevcut sistemden ötesi değil. Vasatlığın ve sığlığın “ABD halkı bu kadarını anlar” denilerek olumlanması terbiyesizliği bir yana film politik açıdan ulaşmaya çalıştığı, bugün ABD sokaklarında örgütlenen, mücadele eden insanların gerisine düşüyor. Bundan çok daha iyisini, gelişkinini hak ediyoruz, orada da burada da.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.