Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Satıcının Ölümü üzerine

"Sistemin kendisini ayakta tutan emek sermaye arasındaki çelişki, salt özgürlükçü, kimlikçi, etnikçi ya da cinsiyetçi meselelerle sürekli örtülüyor."

Fide Lale Durak

Yayın Tarihi: 22.09.2024 , 00:00 Güncelleme Tarihi: 22.09.2024 , 00:02

İki hafta önce Mehmet Güleryüz ile ilgili yazıda, sanatçının henüz kariyerinin başlarındayken içinde bulunduğu üretken sosyalliğe değinmiş ve özellikle tiyatronun etkisinden bahsetmiştik. Güleryüz’ün kendi sanatsal yaklaşımında çok önemli olduğunu belirttiği Arthur Miller’ın Satıcının Ölümü adlı oyununu ayrıca ele almak anlamlı olacaktır. 1949 yılında ABD’li yazar Arthur Miller tarafından kaleme alınan oyunun sinemaya birden fazla uyarlaması yapılmış. Bunlardan günümüze en yakın olanı, 2016 yılında İranlı yönetmen Asgar Ferhadi’nin, Cannes Film Festivali başta olmak üzere birçok yarışmada da ödül almasını sağlayan, Satıcının Ölümü oyunundan ilhamla yazıp yönettiği Satıcı filmidir. Bu defa resimden değil tiyatro ve sinemadan doğru bir okuma yapmayı, 1949 ve 2016 yıllarındaki iki ayrı eserden yola çıkarak günümüze doğru bir bütünselliğe ulaşmaya çalışacağız. 

***

Satıcının Ölümü’nü bilmeyenler için kısaca özetleyelim: Oyunun ana kahramanı mesleği gezgin satıcılık olan Willy’dir. Willy’e göre satıcılık, yapılabilecek en iyi meslektir ve marangozluk ya da benzeri mavi yaka işler aşağı insanlar içindir. Satıcının karısı Linda, eşi Willy tarafından sözü kesilen, aşağılanan, hor görülen bir ev kadınıdır. Linda sürekli evdedir ve nedeni anlaşılmayan bir biçimde çoraplara yama yapmaktadır. Willy’e göre satıcılığın gerektirdiği rekabetçilik, yalancılık, hilekarlık övünülecek davranışlardır ve hayatta başarılı olmanın önemli gerekleri olarak bunları oğullarına da öğretmektedir. Tek amacı çocuklarının sistem içinde yükselmesi, itibar sahibi, zengin insanlar olmasıdır.

Oyunun sonuna geldiğimizde, Willy’nin satıcılık işlerinin hayalindeki gibi gitmediğini anlarız. Aynı şirkette 32 yıl çalıştıktan sonra artık şehir şehir satış yapmak için gençliğindeki kadar koşturamadığından dolayı kovulur. Yıllarca sigortasını eksiksiz ödediği için ölüsünün dirisinden fazla para edeceğini hesap ederek intihar eder. Böylece hem yıllardır taksitini ödedikleri evlerinin borcunu bitirecek hem de oğullarına da kalacak para nedeniyle sonunda kendisini sevmelerini sağlayacaktır. Cenazesine ise yine hayallerinden farklı olarak neredeyse kimse gitmeyecektir. 

Arthur Miller’ın oyunu yazdığı sırada ABD’de Amerikan rüyası pazarlanmakta, kadınlar evde ideal eş tanımına uyum sağlamakta ve soğuk savaş ikliminde kapitalizm insanı çürütmekteydi. Miller oyunda, böyle belirlenmeye çalışılan modern insanı eleştirir. Willy’nin mesleğinin satıcı olması, yönetmenin kapitalizmi faş edebilmek için yaptığı bilinçli bir tercihtir. Oyunda, satıcı Willy’nin sürekli kendini sevdirme zorunluluğu psikolojisi ve bunu yaşam amacı edinmesi oyunun derin çözümlemelerinden birini oluşturur. İnsanların Willy’i tanıması ve sevmesinin önemi, sadece satıcılık mesleğinin bir gereği olarak anlaşılabilir ama aslında daha önemli bir şeye işaret edilir; o da, kapitalizmde insanın yalnızlığı, sevgisizliği, insanların kendileriyle olan özgüvensiz, barışık olmayan halleri ve sürekli kendilerini sevdirme ihtiyacında olmasıdır. 

Ferhadi’nin Satıcı’sı ise, Satıcının Ölümü oyunuyla ustalıklı diyalog halinde olan ve tamamen farklı bir senaryo üzerine kurulmuş bir film. Filmin başrolündeki Rana ve Emed, Satıcının Ölümü oyununu sahneleyen bir tiyatro ekibinde oyuncudurlar. Emed karakteri aynı zamanda okulda öğrencileri entelektüel olarak zenginleştirmeye çalışan bir öğretmendir. Emed’in, İran toplumunda kadın erkek ilişkilerine dair aydın sayılabilecek bir pozisyonu temsil ettiği, filmde birkaç sahnede özellikle vurgulanır. Karısı Rana ile eşit sayılacak bir ilişkileri vardır. Filmin kırılma anı ise Rana’nın hayat kadını zannedilmesi nedeniyle yaşanan tecavüzdür. Filmdeki Satıcı işte bu adamdır, tecavüzcü. 

Arthur Miller’da Satıcı karakteri, kapitalizmin insanlık üzerinde yarattığı genel deformasyonu simgelerken, Ferhadi’de İran toplumundaki erkeklerin iki yüzlü ahlakına dönüşür ya da indirgenir. Aslında Ferhadi’nin amacı da bir bakıma sistem eleştirisidir ama bu eleştiri mevcut toplumsal yapıyla, yani İran Molla Rejimiyle sınırlıdır. Bu tespit filmden ve oyundan iki örnekle açılabilir.

Hem oyunda hem de filmde ev kavramı önemlidir. Ev, Arthur Miller’da kapitalizmde barınma sorununa işaret eder ve genel olarak insanca yaşamanın asgari şartlarını karşılayabilmek için ölene kadar çalışma zorunluluğunu göstermenin bir aracı olarak kullanılır. Linda, Willy’nin mezarı başında şöyle demektedir: “Özgürüz, artık özgürüz. Evin taksiti bitti. Artık evimiz var ama içinde oturacak kimse yok”. 

Ferhadi’de ise ev bir metafor olarak toplumsal yapıyı temsil eder. Film, Emed ve Rana’nın oturduğu binanın sarsılması ve binadakilerin alelacele evlerini terk etmesi ile başlar. Plansız kentsel dönüşüm nedeniyle binanın temeli zarar görmüş ve oluşan çatlaklardan içinde oturulamayacak, güvensiz bir yapıya dönüşmüştür. Zaten Rana’nın başına gelenler de bu zorunlu taşınmanın sonucudur. Son sahnedeki hesaplaşma terkedilen bu metruk binada yaşanır, yönetmen ahlaksız Satıcıya tokadını burada atar. Molla rejimi toplumu temelinden sarsmış, içinde yaşanamayacak hale getirmiştir, doğrudur. Peki öncesinde, Şah döneminde insanlar güvende midir? Elbette bir film her şeye cevap vermek zorunda değildir ama öncesi bilinçli bırakılmış bir boşluktur.

Evde yaşanan hesaplaşmada Emed şu sorunun cevabını merak etmektedir: Karısının başka bir kadın sanılmasının neredeyse imkânsız olduğu andan sonra, Satıcı neden suçu işlemeye devam etmiştir? Yönetmenin ısrarla sorduğu şey bizi, bilinçsiz eylemlere değil, bilerek yapılan ahlaksızlıklara, suçlara yöneltir. İnsan bireysel olarak sorgulanır. Sistemin suç mekanizmaları ıskalanarak, suç bireye indirgenir. Halbuki yaşadığımız sistemde suçu ortaya çıkaran etmenler çoğu zaman bireyden bağımsız olarak vardır ve birey buna dahil olur ama kapitalizm ısrarla suçu bireye yönelterek “münferit” olarak yaftalar. 

Bir diğer verilebilecek örnek, çorap metaforunun kullanımıdır. Willy bir çorap satıcısıdır ve ironik bir şekilde Linda evde sürekli çorap yamamaktadır ya da Willy’nin insani/ahlaki açıdan açtığı delikleri, Linda kifayetsiz bir biçimde kapamaya çalışmaktadır. Ferhadi’de delinen çorap, tecavüz sahnesinde Satıcının kesici bir şeye basıp ayağını yaralaması ile ortaya çıkar. İşlenen suç ile insani/ahlaki olarak bir yara açılır. Ferhadi’de “ahlak”, kapitalizmin insan üzerindeki genel deformasyonundan ziyade kadına yüklenmiş namus boyunduruğuna sıkışır. Tecavüzün kendisi de Molla rejiminin kadın üzerindeki tahribatını anlatan bir metafor olarak algılanabilir. Filmin dili açısından yanlış bir okuma da olmayacaktır ama bu suçtan hesap sorulma biçimi kadını, yönetmenin eleştirdiği İran toplumundaki yerinin dışında da tanımlamamaktadır. Kadın ona yüklenen affedici, yumuşak başlı gibi alışıldık sıfatlardan çıkıp hesap sorabilen bir karaktere sıçrayamaz. Bu da bizi rejim eleştirisini, mevcut sistemin kadın erkek rolleri üzerinden okumakla sınırlandırır.

Ferhadi’nin filmi gerçekten çok etkileyici ama eleştirisi, insan ve toplum arasındaki diyalektikte bireyselliğe fazla çubuk büküyor ve yapısal eksiklikler kapitalizm gerçeğini örtülü bırakıyor. Molla rejimi ile özel mülkiyet arasında bir bağ yok mu gerçekten? Günümüzün genel durumu da bu sorunun görmezden gelinmesi. Sistemin kendisini ayakta tutan emek sermaye arasındaki çelişki, salt özgürlükçü, kimlikçi, etnikçi ya da cinsiyetçi meselelerle sürekli örtülüyor. 1949 yılında Amerikan rüyasının boyalarını döken Arthur Miller’in oyunu, bu berrak görüşü nedeniyle zamanında Mehmet Güleryüz’ün aydınlanmasını sağlamış ve hâlâ birçok sanat eserine ilham oluyor.

İhtiyacımız olan şey yüzeysel yaklaşımlardan, bütünden koparılmış parçalı yaklaşımlardan ziyade örtüleri kaldırmak. 

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.