Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Sağlık ticarileşirken yabancılaşan hekimler

AKP’nin sessiz devrim yaptık dediği aslında sağlığın ticarileştirilmesi olan 20 yılımızın özeti, hizmet alanlar tüketici durumuna geldi, hekimler ise halka ve mesleklerine yabancılaştı.

ŞEYMA TİRYAKİ

Yayın Tarihi: 26.06.2023 , 07:10 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54

Bu ülkede korkunç bir salgın hastalığın baş gösterdiğini varsayalım. Ebola? AIDS? Kolera? Hiçbiri değil. Çok daha ölümcül ve yıkıcı bir hastalık... Neo-liberalizm! Neoliberalizm, tüm insanlığı tehdit eden bir salgın

Subcomandante Marcos, Zapatista Hikâyeleri

Türkiye’deki tıp fakültelerinden 2022 yılında mezun olan hekim sayısı 12.839 iken; Türk Tabipleri Birliği 2022 yılında yurt dışına gitmek için “İyi Hal Belgesi” alanların sayısının 2.685 olduğunu, bu sayının bir yıl öncesine göre iki kat, 10 yıl öncesine göre ise 40 kat daha fazla olduğunu açıkladı.

Bu rakam, Türkiye’nin bir yılda yetiştirdiği doktor sayısının neredeyse dörtte birine tekabül ediyor. Hekim adayları için de durum farklı değil, Tıpta Uzmanlık Sınavı’na (TUS) hazırlanmayı bırakan öğrenciler soluğu dil kurslarında alıyor, yurt dışı deneyimlerinin aktarıldığı ve binlerce katılımcıya sahip Telegram gruplarına dahil oluyorlar.

Göç sosyal, ekonomik, siyasal yönleri olan, sosyal siyasal değişmelere yol açan veya bu değişmelere yön verebilen bir olgudur. Emek göçünün kişisel, demografik nedenleri olan karmaşık süreçlerin bir ürünü olması bir yana göçün gerçek nedeninin kapitalizmin çelişkili, çatışmalı, savaş ve krizlerle beslenen ve toplumlar arasındaki eşitsizliği sürekli olarak büyüten ve yeniden üreten doğasında aranmalı. 

Mezun olan her dört hekimden birinin yurt dışına gittiği, bu oranın her sene daha da arttığı ülkemizde sağlık emek göçünün AKP tarafından sermaye adına talan edilen sağlık sisteminin bir sonucu olduğunu, bu sorunun sağlık çalışanlarını göçe uğratma dışında, geniş halk kitlelerinin sağlığını da tehdit ettiğini çok acı bir şekilde deneyimliyoruz. 

Peki bu günlere nasıl geldik?

Sovyetler Birliği’nin çözülüşü ve neoliberal dünya düzeninin egemen olmasıyla birlikte dünya ölçeğinde gerileyen emek hareketi, sağlık alanında kazandığı hakların büyük bölümünü de yitirmişti. Sağlığın piyasalaşmasıyla birlikte “müşteri”, “tüketim-tüketici”, “pazarlama”, “kâr”, “reklam”, “promosyon”, “prim” gibi sağlık alanında yeri olmaması gereken ticari kavramlar lügatımıza girmişti.

Türkiye de bu “yeni dünya düzeni”nin bir parçası. AKP, bir Dünya Bankası projesi olan sağlıkta dönüşüm programını uygulayabilmek için, temel bir hak olan sağlığın serbest piyasanın insafına bırakılması için, halkı ikna etmesi gerektiğini ve bunun ilk adımının da sağlık emekçilerinin örgütsüzlüğünden geçtiğini biliyordu. Bunu sağlamak için her fırsatta meslek örgütlerini hedefine aldı; popülist söylemlerle de halkın öfkesini “okumuş” insana yönlendirerek hekimleri hedef tahtasına oturttu. 

Örneğin, katıldığı bir hastane açılışında "Ben doktora iğne yaptırmam, doktorlar adamı felç ederler alimallah. Doktor efendi dönemi bitti." diye buyurmuş, aynı konuşmasında “Biz SSK’ya giderdik bunlar bize kartvizitini uzatır, muayenehanesine çağırırdı.” diye de devam etmişti Erdoğan.

İktidara “elitlere karşı milletin iradesi” iddiasıyla gelen AKP için “elit” hekimlerin karşısında “sıradan” halk kitlelerini koyarak aslolan kültürel bir çatışmaymış gibi göstermek ve sınıfsal çelişkilerin üstünü örtmek amaçtı. Dönemin Sağlık Bakanı Recep Akdağ ise göreve geldiği ilk yıl “hastaların cebinden elinizi çekin.” diyerek parmak sallamış, hekimlerin bencil, çıkarcı, paragöz, burnu büyük olduğu düşüncesini kitlelerin aklına kazımakla uğraşmıştı.

Öyle ki insanları doktorları dövebilmekle övünür hale getirdiler. AKP’nin sessiz devrim yaptık dediği aslında sağlığın ticarileştirilmesi olan 20 yılımızın özeti bu, hizmet alanlar tüketici durumuna geldi, hekimler ise halka ve mesleklerine yabancılaştı, içine düştükleri sıkışmışlıktan mesleklerini bırakarak ya da ülkeden giderek çıkmaya çalışır hale geldi. 

Bu sıkışma verilere de yansıyacaktı… “Ülkenin kaderi” denilen Mayıs seçimlerinin hemen ardından, henüz Mayıs ayının bitimine kadar geçen sürede 144 doktor yurt dışına gitmek için gerekli olan iyi hal belgesini almak için başvuru yapmıştı bile. 2023’ün ilk 3 ayında ise en az 700 hekim yurt dışına gitmek için başvurmuştu. 

Düzen siyasetinin ufkunun sandıkla sınırlı olduğu, halkın dört yılda bir yapılan seçimlerde sandığa gitmek dışında söz hakkının olmadığı, emekçilerin yan yana gelmediği, sözünü söyleyemediği bir ortamda siyasal alanda hekimler için de değişim imkânsızlaşıyor ve bireysel çözüm yolları aramaya başlıyorlar.

Hekimlere kapıyı en başta da AKP gösteriyor: Erdoğan değil miydi “giderlerse gitsinler, buralar boş kalmaz.” diyen!
Peki kaçmak gerçekçi bir çözüm mü? 

Sorunlarımızı geride bırakıp mükemmel bir hayata mı adım atıyoruz gittiğimizde? 

Yoksa sadece sorunlarımızı mı erteliyoruz? 

Bu ülkeyi alınterimizle, emeğimizle var eden de bu ülkenin sahibi de biz değil miyiz? Yoksa bir avuç asalağa mı bırakacağız bu ülkeyi?

Bundan yüz yıl önce 14 Mart kutlamalarında İstanbul’un işgaline karşı bir tıbbiyelinin sözlerini hatırlayalım:

İtiraf ediyoruz ki vatan, bilhassa onun kalbi, beyni olan İstanbul bu dakikada korkunç bir buhran geçiriyor. Ama korkmuyoruz… Buradayız, burada kalacağız… İstanbul bizimdir… Çünkü istiklâl buradadır…

Bugün bir sıfır noktasına geldiğimizi artık söyleyebiliriz. Yeni bir ülke kurulması gerekiyor. Ve bu yeni ülke için tek bir gerçekçi çözüm yolu var. Bu akıl dışı düzeni sıfırlamak, umudu örgütlemek ve örgütlenmek. Hiçbir yere gitmiyoruz. Buradayız, burada kalacağız. Çünkü istiklal buradadır.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.