Skip to main content
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

'Sabahın Sahibi Var' sergisi üzerine: 'Eleştirinin sorumluluğu insanı bir örgütlülüğe bağlar'

Karşı Sanat'ta 1 Mayıs vesilesiyle ziyarete açılan “Sabahın Sahibi Var” sergisi, sanatın sermaye ve siyasetle kurduğu çetrefilli ilişkiyi yeniden mercek altına alıyor: “Bugün entelektüel bir dil kurmakta zorlanan, korku ve çaresizliğin hâkim olduğu bir ortamdan söz ediyoruz. Emperyalizmin sunduğu imkânlar, insanları sorumluluktan uzaklaştırmak üzerine kurulu.”

Fide Lale Durak

Yayın Tarihi: 16.05.2026 , 00:13

Geçmişte sokakla ve örgütlü mücadeleyle organik bağlar kuran "eleştirel sanat" bugün nerede duruyor? 

Emperyalizmin, işgallerin ve savaş politikalarının alabildiğine pervasız ve doğrudan işlediği bir çağda, entelektüel sorumluluk neden lağvedildi ve sanat neden bu denli dolaylı bir hale geldi?

Bu söyleşide 28 Nisan’da Karşı Sanat’ta açılan “Sabahın Sahibi Var” isimli sergi üzerine Mesut Eren’le birlikte Karşı Sanat’ın ve serginin yaratıcı ismi Feyyaz Yaman ile görüştük. 

Hem 1 Mayıs vesilesiyle açılan serginin bugün ne anlama geldiğini hem de Karşı Sanat’a varan bir mücadelenin nasıl başlayıp hangi kırılma noktalarından geçtiğini konuştuk.

Keyifli okumalar…

'Biz 70 kuşağıyız, doğrudan siyasetin içinde sanat yapmaya çalıştık'

-Mesut Eren: Sergiyi konuşmadan önce Karşı Sanat’ın uzun soluklu sürecinden biraz bahsedebilir misin?

Feyyaz Yaman: Biz 70 kuşağıyız; o zamanlardan itibaren doğrudan siyasetin içinde sanat yapmaya çalıştık. Akademideyken öğrencilerin ve akademisyenlerin dâhil olduğu, ortak kararlar alan; okula yönelik sorumluluk ve söz hakkı olan bir kurul oluşturulmuştu. Ben de Sabahattin Tuncer ile birlikte öğrenci temsilciliği görevini üstlenmiştim. Asistanların da temsilcisi vardı. Biz öğrenci temsilcileri olarak Akademi içerisinde yalnızca öğrenci sorunlarıyla ilgilenmiyorduk; Güzel Sanatlar’ın yönetimiyle de aldığımız eğitimle de ilgiliydik.

Yaptığımız önemli işlerden biri de kurduğumuz kooperatifti. Bu kooperatif sayesinde Güzel Sanatlar öğrencilerinin uygun fiyatlı malzeme temin etmesini sağlıyorduk. Okulu yeni kazanan öğrencilere ya da hazırlananlara kurs veriyorduk. Kooperatif ayrıca yemek çıkarıyordu. Okula öğrenci başına yapılan yardımların okul tarafından işletilmediği için döner sermayeye geri döndüğünü öğrenmiştik. O parayı okuldan istedik ve öğrencilere yemekhane yaptık.

-Mesut Eren: Sizin kuşağınız yalnızca akademik işleyişle ilgili önemli şeyler yapmadı; aynı zamanda sanat teorisi alanında da önemli girişimlerde bulunmuştunuz.

Feyyaz Yaman: Bizden önceki kuşağa göre Marksist estetik kuramı çevirileri konusunda daha şanslıydık. Eleştirel sanat nedir, kuramları nelerdir; bunları konuşuyorduk. Örneğin Meksika sanatını inceliyor, oradaki toplumsal sanatın biçim ve formunu anlamaya çalışıyor ve tartışıyorduk. Bugünle karşılaştırıldığında bu, dinamik ve alternatif bir eğitimin iyi bir örneğiydi. O dönemde sanat temel eğitimine katkıda bulunan İGD’liler ve benim dâhil olduğum Dev-Genç geleneği vardı. Dergi çıkarıyorduk; dergide hem Brecht’ten çeviriler gibi önemli yazılar yayımlıyor hem de güncel olaylara yer veriyorduk. Bir de bizim sayemizde sanat bayramı düzenlenmeye başlamıştı.

-Fide Lale Durak: Karşı Sanat’a varacak olan ilk adımlar da o zaman mı atıldı?

Feyyaz Yaman: 1975’te, farklı sol çevrelerden kişilerin yer aldığı; akademiye karşı ve geçimi sağlayabilmek için para kazanmayı hedefleyen BENEK adında özel bir atölye açmıştık. Bu atölyede Kasım Koçak, ben, eşim Sevgi, Sevinç Altan, Nurper Demirhan ve Biles Öcal da vardı. Şaşkınbakkal’da güzel bir apartmanın alt katını tutmuştuk. Atölyede ortak üretiyorduk: “Herkes ürettiği kadar, herkes ihtiyacı kadar”; sloganımız buydu. Dışarıdan sipariş işler alıp çalışıyorduk. Bir yandan Profilo’nun önünde bildiri dağıtıyor, bir yandan da zenginlere seramik mozaik gibi işler yapıyorduk. Bu işlerde Bedri Rahmi’nin mantığını ilerletiyorduk. Ekonomik anlamda hiçbir şeye angaje olmadan, kendi özgür sanatımızı nasıl yaparız, onu düşünüyorduk. Bizim kuşağın en büyük hedefi ekonomik bağımsızlıktı. Amacımız, kendi ayaklarımızın üzerinde bağımsızca durabilmekti. Bir süre sonra atölye grubumuz ikiye ayrıldı. Biz Avrupa Yakası’nda Alaturka Atölyesi’ni kurduk, diğer arkadaşlar Maltepe Ressamları’nı kurdu. Karşı Sanat’ı da Elhamra Sanat’tan devralarak kurduk. Bu mekân, dışarıya karşı sergi yapmamızı ve görünür olmamızı sağladı.

'1980 darbesiyle sanat yönetimi bankalar üzerinden özel sektöre kaydırıldı'

-Mesut Eren: Karşı Sanatın oluşumu, sanatın piyasanın güdümünden kurtulması için çok önemli. Resim, heykel, seramik mülkiyeti satın alınabilen sanat dalları. Bu nedenle daha korunaksız. 90’larla beraber hem kara paranın aklanması hem vergi iadelerinden düşülmesi hem dekorasyonun bir parçası oluşuyla sermayedarların ilgi alanına girdi. 

Feyyaz Yaman: Zaten öncesinde de 1980 darbesi yaşanmıştı Türkiye’de. Sanata ve kültür endüstrisine yönelik sermaye düzenlemeleri ilk o zaman başladı. Önceden devlet eliyle yapılan sanat düzenlemelerini bankalar aracılığıyla özel sektöre kaydırmaya başladılar. Önce özel bankalardan çok, devlet bankaları üzerinden sanat yönetimini planladılar. Bağımsız galeriler henüz çok azdı; zannedersem iki tane kadar özel galeri vardı. Bankalar yoluyla ve özel galerilerin artırılmasıyla piyasa oluşturuldu.

-Mesut Eren: Önceden Güzel Sanatlar hocalarının nitelikli genç ressamların önünün açılmasıyla ilgili inisiyatifleri vardı. Ama ipler piyasanın eline geçince her şeyi piyasa belirlemeye başladı.  Onun yerine galericiler üniversitede atölye geziyor, gözüne rahat satış yapabilecekleri başarılı öğrencileri kestiriyor, öğrencilerden işleri ucuza alıyor, hem koleksiyon oluşturuyor hem de piyasanın belirleyen o oluyor.

Mehmet Aksoy- İşsiz, 1977

Feyyaz Yaman: Bir de sanki kültür sanat açısından önemli bir şey yapıyormuş gibi rol model olduğunu sanıyorlar.

Türkiye’de kültür sanat uygulamaları açısından iki ayağı iyi çalıştırdılar. Resim ve Heykel Müzesi ile okullar aracılığıyla bir ayağı inşa ettiler; bankalar ve özel galeriler eliyle de sermaye piyasası oluşturuldu. Ancak üçüncü ayak olarak sivil toplum başlığı geride kaldı. Kültür piyasasının oluşumunda kamusal ve sivil alan hep eksik kaldı. Bu yüzden de çok kırılgan bir yapı oluştu.

Bağımsız sanatçı atölyelerinin tarihçesine bakarsak Nuri İyem’in çatı katı deneyimi akla geliyor. Orada da Ömer Uluç yetişiyor ama bu örnek de çok direnemiyor. Bağımsız atölyelerin ayakta kalması çok güç. Biz de güç olanda inat ettik ve bu deneyselliğin yolcusu olduk. Birçok kriz de atlattık, yine bir kriz içerisindeyiz ama hala devam ediyoruz.

'Emperyalizmin bireylere sunduğu imkânlar, onları sorumluluktan uzaklaştırmak üzerine kurulu'

-Mesut Eren: Bu zorlu yolculukta akılda kalan ve boşlukları dolduran birçok sergi organizasyonu yaptınız. 70 kuşağının muhalif sanatçılarını ve yönelimlerini bir araya getirdiğiniz “Pankart” sergisi, “Uzun Yürüyüş”, “İçerde/Dışarda”, “Yeryüzünün Sınırları”... Türkiye sanat tarihinin görmezden geldiği birçok sanatçıyı görünür kıldınız.

Feyyaz Yaman: Pankart sergisinde 78’liler olarak bir çağrı yapmıştık. 80 darbesi yaşanmış, her şey gibi sanata da müdahale edilmişti. Hafızayı çağıralım, hatırlayalım, oradan başlayalım demiştik.

Günümüz sanatında benlik ve bireysellik bu kadar ön plana çıkmışsa, duygulanım politikaları ve psikoloji hem nörotik anlamda hem de politik dilin burada kurulması anlamında bu kadar yaygınlaşmışsa, sanatın kendini yenilemesi gerekir. Geçmişle köprü kurarak bir ilişkisellik oluşturmamız lazım. 

Diğer taraftan klişeler ve nostalji bizi demir atmaya götürüyor. Devrimci romantizm bir taraftan gelenekle bağ kurmaya çalışırken bir yandan onu yakalamak, aşmak üzere dil kurmak zorunda.  Devrimci romantizmi bambaşka anlamda bugüne getirmemiz, bunu deneysel bir laboratuvar ya da atölye ortamına çekmemiz gerekiyor. Biz ise daha çok ustalara bakmak gibi geleneksel bir yönteme takılıyoruz. Bu yüzden de klişelerimiz oluşuyor. Politik ve öznel olanın ‘ne’liğini tartışıp, anlayıp; hem entelektüel olana hem de buna paralel olması gereken sorumluluklara dair bir kapı oluşturulmak zorunda. Bir başka krizimiz de burada.

Bütün bu arayış içinde bireysel olan fazlasıyla öne çıkıyor. Çünkü toplumsal olan baskılanıyor, manipüle ediliyor. Gençlik yalnızca bugünü yaşıyor; 80 darbesini de pek bilmiyor, öğrenmiyor da. Bu yüzden ayaklar yere basmıyor. Öte yandan bu durum herkese daha kolay geliyor; çünkü emperyalizmin bireylere sunduğu imkânlar, onları sorumluluktan uzaklaştırmak üzerine kurulu. Bu da insanlara sanki daha özgür bir alan açılıyormuş hissi veriyor. Ancak kafamıza bir bomba düştüğünde, bedenimiz ölümle burun buruna geldiğinde, gerçeklikle yüzleşmek zorunda kalıyoruz. Bu yüzden de tek kutuplu bir dünyaya mahkûm oluyoruz. Bütün bunları aşacak yeni diller geliştirmek gerekiyor. Bu sergi projeleri de biraz bu bağlamları gündeme taşıyor.

'Sanat ve kültür bu kadar dolaylı hale gelirken siyaset alabildiğine doğrudan işliyor'

-Mesut Eren: İki kutuplu dünya ortadan kalksa da kültür emperyalizminin projeleri bienaller aracılığıyla sürmeye devam etti. İçerikleri liberalizmin belirleniminde olan birçok bienal organizasyonu sanat izleyicilerinin algılarını şekillendirdi. 

Feyyaz Yaman: İki kutuplu dünyada görünürde bir netlik vardı. Vietnam’daki savaş ya da Afrika’da yaşanan özgürlük mücadeleleri ve Şili’ye kadarki süreç düşünüldüğünde, görünürde iyi ile kötüyü ayırt etmek daha kolaydı; çünkü emperyalizm, doğrudan işgal ve şiddet politikalarıyla bu netliğin oluşmasını kolaylaştırıyordu. Buna paralel olarak muhalif eleştiri de sözünü doğrudan söylüyordu: “Kahrolsun emperyalizm” demek gibi. Ama bugün emperyalizmin şiddet ve baskı politikaları, sanki hak ve özgürlükler çerçevesinde işliyormuş gibi sunuluyor. Özellikle Şili’de yaşananlar sonrasında, emperyalizmin kendisine bir meşruiyet alanı açtığını; kültür politikalarının neoliberalizme entegre edilmesiyle de bir dolayımlılık ilişkisi oluştuğunu görüyoruz.

Modernizmin karşısına çıkan postmodernizmle birlikte, sanatta doğrudan anlatım neredeyse “tu kaka” ilan edilip değersizleştirildi. Anlatımcılık, öyküyle ilişkilendirildiği için aşağılandı. Elbette sanatta anlatımcılık slogana indirgendığında sorunlu hale gelir; ama onlar bununla yetinmeyip anlam kurma ilişkisini de bu tasfiyenin içine kattılar, böylece bağlam ortadan kalktı. Sonuçta anlam muğlaklaştı. Neredeyse bir şey, ne kadar çok anlam katmanına açıksa o kadar değerli sayılır oldu. Artık bir sanat eserine bakıp onu ekonomiyle de, ekolojiyle de, psikolojiyle de ilişkilendirebiliyorsunuz. Böylece “ortaya karışık” bir söylem oluştu. Doğrudan bir şeyi ifade etme imkânı neredeyse kayboldu. Ama sanattaki bu dolayımlılığın tersine, siyasetin ve güç politikalarının işleyişinde doğrudanlık hiç gizlenmiyor. Emperyalizm, el koyma doğrudanlığını aynı açıklıkla sürdürüyor; açıkça “ben onu almak istiyorum” diyor. İşte paradoks burada. Asıl kriz de bu: Sanat ve kültür bu kadar dolaylı hale gelirken siyaset alabildiğine doğrudan işliyor. Gazze’de işgal var, İran’da emperyalist müdahale var; ama bunların sanata yansıması yok. Oysa eskiden, örneğin Guernica’da savaş ve işgal meselesi doğrudan ele alınabiliyordu; şimdi ise üstü örtülüyor. Bir zamanlar, Vietnam Savaşı sırasında aydınlar insan hakları mahkemesi kurup ABD’yi işgal politikaları nedeniyle yargılayabiliyordu. Bugün ise entelektüel sorumluluk neredeyse lağvedilmiş durumda. Çağımızın temel sorununun ana karakteri de bu: dolayımlılık.

Zehra Aral, 1 Mayıs

'Dayanışma artık örgütsüz'

Bir başka şey de örgütsüzlük. Az önce örneğini verdiğimiz Vietnam Savaşı’ndan itibaren düşündüğümüzde, sanatçılar arasındaki örgütlülüğün nasıl azaldığını; siyasi öznelerin, partilerin kırılganlaştığını; sendikaların güç kaybettiğini görüyoruz. Dayanışma artık örgütsüz. Küresel anlamda iki kutuplu dünyanın alternatifi oluşturulamadı; o boşluk doldurulamadı. Bu da başka bir paradoks. Sol siyaset adına kendimizi eleştirmemiz, gözden geçirmemiz ve kendimize başka bir boyuttan bakmamız gerekiyor. Eleştirellik bir kayba uğradıysa, onu yeniden oluşturma açısından sorumluluk almamız gerekiyor.

Bu sergide, örneğin 77 1 Mayıs’ına ilişkin resimler var. Katliam yaşanmış, çok sayıda insan hayatını kaybetmiş ve sanatçılar hemen oturup üretmeye başlamış. Elbette bu doğrudanlığın beraberinde getirdiği bir form ve biçim sorunu da var; çünkü daha kendini kurgulamış, daha doğrudan tepki veren bir şeyden söz ediyoruz. Öte yandan Meksika sanatında toplumsal olanla bireysel varoluş meseleleri iç içe geçiyor. Sanatçı öznesi de resme dahil oluyor. Ama neoliberalizmle birlikte ‘ben’in yeniden örgütlendiğini görüyoruz. Herkes ortak bir dil yerine, daha bireysel bir dille sanatını kurmaya başlıyor. Edebiyatta toplumcu gerçekçi dille İkinci Yeni arasındaki ayrım gibi, 68-70 kuşağının dilinin de 90’lara doğru nasıl evrildiğini görüyoruz. Burada değişen şeylerden biri şu: ironi devreye giriyor. Baskı ve şiddet nedeniyle sanatçılar bu yolu seçiyor. Bu dilin öncüleri arasında Gırgır dergisi, Şenol Yorozlu, Yavuz Tanyeli ve Sezai Özdemir sayılabilir. Mizahın getirdiği perdelemeyi ve ironiyi, eleştirilerini koruma altına alan bir dil olarak kullanmaya başlıyorlar.

1 Mayıs, MeMet Güreli

'Eleştirinin sorumluluğu insanı bir örgütlülüğe bağlar'

Mesela Caudwell’i düşünelim: sanatın siyasal dilini toplumcu bir zemin üzerinden kuramsallaştırmaya çalışırken, Stalin dönemi reel sosyalizme karşı alternatif bir hat arayışıyla İspanya İç Savaşı’na gidip orada hayatını kaybediyor; ama geriye “Yanılsama ve Gerçeklik” gibi önemli bir metin bırakıyor. Öte yandan Fischer de “Eleştirel Gerçeklik” kavramını önümüze koydu. Bu, bir bakıma anarşizan bir söylemdi. İroniyi kullanarak meseleye dahil olmanın bir alternatifini sunuyordu; ama aynı zamanda sorumluluk yüklemiyordu. Eleştirinin kendisini öne çıkarıyor ve bunu da bir özgürlük olarak sunuyordu. Oysa eninde sonunda eleştirinin sorumluluğu insanı bir örgütlülüğe bağlar. Zaten 70’lerde ortaya çıkan yol ayrımlarından biri de buydu. “Tarih bitti” tezleriyle birlikte eleştirel dil de geçmişin sorumluluğundan kurtulmuş oldu.

Oysa geçmişte bu sorumluluk vardı. Dada, Zürih okulu gibi deneyimlerde, doğrudan eleştirel dili kullanarak hakları ve özgürlükleri, bireysel temelli de olsa, kurma yönünde bir çaba vardı. Bu bağlar koptuğunda ve buna “tarih bitti” tezleri eklendiğinde, Milan Kundera’nın “Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği”ndeki gibi, sanki yerçekimi ortadan kalktı ve ayaklarımız yerden kesildi. 11 Eylül saldırılarıyla ve Gravity filmiyle birlikte yerçekimini yeniden hatırladık; ama bu kez de yere çakıldık. Bugün eleştirel bir dil kurmakta zorlanan, bunu örgütleyemeyen, korku ve çaresizliğin hâkim olduğu bir ortamdan söz ediyoruz. John Heartfield’i hatırlayalım: Hitler döneminde Hitler’e karşı mücadele yürütüyor ve son derece güçlü işler üretiyordu.

Resul Aytemur, 1 Mayıs Pilav Yiyenler

'Zamanın ruhunu yakalayabildiğiniz ölçüde, politik olanın ‘ne’liğine dair bir ilişki kurup gerektiğinde kendinizi de yenileyebilirsiniz'

-Mesut Eren: 90’lar kuşağı olarak biz, 70’lerle canlı bir bağ içindeydik. Aynı kitapları okuyor, aynı meseleleri tartışabiliyorduk. Şimdi ise böyle bir zemin neredeyse kalmadı. Gençler okusa bile o okumanın tartışmaya dönüşeceği bir ortam yok. Kuşaklar arasındaki tecrübe ve birikim artık devrolmuyor.

Feyyaz Yaman: Bu aslında bir çağrı; bunu gerçekten masaya yatırmak gerekiyor. Zamanın ruhunu yakalayabildiğiniz ölçüde, politik olanın ‘ne’liğine dair bir ilişki kurup gerektiğinde kendinizi de yenileyebilirsiniz. Ama bugün, bu kadar travmatik bir dünyada yaşamamıza rağmen, sanatta buna karşılık gelen bir dil yok. Oysa böyle bir dilin ortaya çıkması başlı başına bir süreç. Atölye çalışmaları olmalı, deneysellik olmalı, teorisi tartışılmalı. Bu neredeyse bir kuşağı kapsayacak kadar uzun bir iş. Ama her şeyden önce farkındalıkla başlamak gerekiyor. O farkındalıktan hareketle, nedensellik üzerine düşünmek ve o boşluğu yeniden dolduracak bir enerji yaratmak gerekiyor.

-Fide Lale Durak: Bu sergi bahsettiğiniz ihtiyaçla nasıl örtüşüyor, sergiyle bahsettiğiniz boşluğa doğru nasıl bir müdahale yapılıyor?

Feyyaz Yaman: Farklılıkları yan yana getirerek yapıyoruz bunu. 1978’deki Pankart sergisinde de “Hatırlayalım ve buradan başlayalım” demiştik. Şimdi ise zenginliğimizi bir arada sunarak, karşılaştırmalı bir bakışla sürecin nasıl değiştiğini görünür kılmaya çalışıyoruz. Mesele buna iyi ya da kötü demek değil; asıl ihtiyaç, bu değişimi birlikte düşünebilmek. Örneğin bir sanatçı politik bir meseleye değinmek istiyor ama bunu çoğu zaman kendi işleri içinde, yalnız başına yaşıyor. Biz de eski ve yeni dilleri bir arada göstererek bu geçişi ve dönüşüm süreçlerini kavranabilir hâle getirmeye çalışıyoruz. Aslında geleneksel ya da basitleştirilmiş gibi görünen dillerin altında son derece zengin arayışlar var.

Örneğin Neşet Günal’dan Nedret Sekban’a, oradan Neş’e Erdok’a uzanan bir dönüşüm çizgisi var. Neşet Günal’da köylülerle karşılaşıyoruz; Nedret Sekban’da köyden kente geçişi, Neş’e Erdok’ta ise kentli kimliği görüyoruz. Bu aslında Türkiye toplumunun geçirdiği değişimin de bir yansıması. Örneğin Neş’e Erdok bir savaşı ya da acıyı ele alırken, yanına bir kuş, bir çiçek koyabiliyor; ama aynı anda ölüm temasını taşıyan bir simgeyi de resme dahil ediyor. Toplumsal yapı değişiyorsa, dilin de buna paralel olarak değişmesi gerekiyor. Neş’e Erdok’ta, örneğin, yüzeyin lekelenmesi bile bu dönüşümün bir parçası olarak okunabilir.

Bu açıdan bakıldığında, bu sergi üzerine konuşulacak gerçekten çok şey var.

****

Babil Kültür Merkezi, Bağımsız Sanat Hareketi, Karşı Sanat, Özgür Sanat Meclisi, PEN Yazarlar Derneği, Red Fotoğraf, Türkiye Yazarlar Sendikası, Sanat Fabrika ve Yeni E Dergisi’nin bir araya gelerek düzenlediği “1 Mayıs ve Emek” temalı “Sabahın Sahibi Var” sergisi, 16 Haziran’a kadar Karşı Sanat’ta ziyaret edilebilir.

Sergiye katılan sanatçılar: Abdullah Memedoğlu, Ahmet Umur Deniz, Asım İşler, Avni Memedoğlu, Aydın Ayan, Aydın Çubukçu, Biles Öcal, Burhan Kum, Cemil Altaylı, Cihat Aral, Emre Zeytinoğlu, Feyyaz Yaman, Gülgün Başarır, Gülsün Karamustafa, Hakan Gürsoytrak, Halil Yavuz Ertürk, Hüsnü Koldaş, İbrahim Çiftçioğlu, Mehmet Aksoy, MeMet Güreli, Mevlüt Akyıldız, Mesut Eren, Mustafa Horasan, Nedret Sekban, Orhan Taylan, Resul Aytemür, Sadık Karamustafa, Selçuk Fergökçe, Serdar Şencan, Seyyit Bozdoğan, Taner Güven, Temür Köran, Yalçın Karayağız, Yavuz Tanyeli, Zehra Aral.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.