Skip to main content
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Rossini'nin Fatih Sultan Mehmet aşkı mı? (13)

Rossini’nin II. Mehmet operası, ülkedeki siyasal dönüşüm ile yüksek sanat yapıtlarının tüketime sunulma sürecinde karşı karşıya kaldıkları biçim ve içerik müdahaleleri arasındaki ilişkiyi göstermesi bakımından anlamlı bir örnektir.

Melis Gönenç

Yayın Tarihi: 14.09.2025 , 00:00 Güncelleme Tarihi: 29.09.2025 , 22:12

Gazeteci Melis Gönenç'in geçmiş yıllarda Devlet Opera ve Balesi hakkında soL'da kaleme aldığı yazılar, Yazılama Yayınevi tarafından "İslamcı Yıllarda Devlet Opera ve Balesi" adıyla kitaplaştırıldı.

Ancak kurum, yakın zamanda yine önemli değişiklikler yaşadı. Gönenç, şimdi yeni bir yazı dizisiyle olan biteni irdeliyor.

Bugün, Gönenç'in yazı dizisinin on üçüncü bölümünü yayımlıyoruz.

Dizinin gelecek bölümlerini önümüzdeki haftalarda soL'da okuyabilirsiniz, şimdiye dek yayımlanan yazılarınaysa aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Melis Gönenç'in kaleminden Devlet Opera ve Balesi
1

1990’da prömiyeri yapılan II. Mehmet’in hemen öncesinde, aynı yıl içinde, Leyla Gencer İstanbul’da Rossini semineri verir. II. Mehmet’in sahnelenmesini önerir. Önermekle kalmaz, telif hakkını elinde bulunduran Ricordi firmasıyla pazarlıktan, distribüsyona kadar, neredeyse her şeyi o belirler. Ansambl provalarına katılır. Yukarıda değinilen siyasal koşullar ve ortam son derece uygundur; Türk-İslam Sentezi’nin Osmanlıcılığı, liberal sol çevrelerde de Osmanlı ilgisini körüklemektedir. 1988’de, TRT’de yayımlanan, muhafazakâr cenahın popüler çıkışlarından biri, 12 bölümlük “Kuruluş: Osmancık” dizisi epey ses getirmiştir (Roman: Tarık Buğra, Senaryo: Yücel Çakmaklı, Müzik: Yalçın Tura-Can Atilla). Türk-İslam Sentezi’nin doğal müzikal mühimmatı alaturka’ya ilgi ve meşruluk dopingi ise çok ciddi düzeylere ulaşmıştır. 1983’te İKSV’ye genel koordinatör yapılıp, Aydın Gün’ün üzerine getirilen Avni Akyol tam bir Türk-İslam Sentezcisidir. 1984’te 5. Beş Yıllık Kalkınma Planı’na giren Milli Kültür Raporu ile Türk-İslam Sentezi resmileşmiş, bir önceki yıl, 1983’te, 11. Uluslararası İstanbul Festivali’ndeki 60 dinletiden 6’sı alaturka iken, 1984’te, ilk kez olağandışı bir ağırlık göstererek, 58 dinletiden 14’ü olmuştur. %10’dan %24’e…

Eh, Osmanlı deyince akla ilk gelen iki ihraç ürünü Fatih ve Muhteşem Süleyman olduğuna göre, II. Mehmet’i bestelemiş olan Rossini’de “Fatih” aşkı keşfetmekten daha doğal ne olabilir ki?

Gencer, Rossini’nin II. Mehmet operasını öneriyor, seminerini veriyor, pazarlığını yapıyor.

İDOB’un, 1990-1991 sezonunun ilk yeni yapıtı II. Mehmet için hazırlamış olduğu program kitapçığı, siyasal amacı yeterince açık ediyor. İDOB Müdürü Mesut İktu, “Türkleri konu alan eserleri biz gün ışığına çıkartmazsak dünya hiç ele almayabilir. Bu konuda öncülük etmeliyiz.” dedikten sonra, Batı’nın bizi konu edinen operalarda yanlışlara düşebildiğini belirterek, düzeltme işlevimize işaret ediyor. Faruk Yener ve Metin And, yazılarında, bu operanın ne kadar önemli olduğunu, yanı sıra, Fatih’in Batı operasındaki önemini vurgulayarak, ulusal gururumuzu okşuyorlar. İstihbaratçı çevrelere yakınlığıyla bilinen muhafazakâr tarihçi Ali İhsan Gencer’e sipariş edilen yazı baştan sona ağdalı bir Fatih övgüsü. Librettoyu Türkçeye çeviren DOB sanatçısı Müjde Turan’ın yazısı ise herkesinkini geride bırakacak ölçüde Fatih kutsaması içeriyor. II. Mehmet adının taşıdığı “görkem”in, Rossini’nin ününü aştığını belirttikten sonra, şöyle devam ediyor:

“Acaba libretto, Fatih’in çağlara damgasını vuran, onu ilelebet anımsatacak ulu ve üstün kişiliğini anlatımda yeterli miydi? Elbette olamazdı; nitekim okuduğum zaman olmadığını da gördüm. Zaferlerle dolu geçen, tarih sayfalarında yalnız hanedanına değil, dünyaya çağ atlatan bu kahramanlık ve mistisizm içmiş kişiliğiyle geçen hünkâr, ne kadar uzun olursa olsun bir opera librettosunda anlatılamazdı. Ancak ismin büyüklüğü librettoya bir kişilik verebilirdi… Rossini’nin müziği (…) zayıf kalan librettoyu anlamlı bir hale getirmiştir.”

Böylece, librettonun Fatih’in “ulu ve üstün kişiliğini” yansıtmamakla beraber, II. Mehmet başlığı taşıdığı için kişilikli olduğunu, Rossini’nin de bu kişilikten yararlanmak suretiyle, Fatih’in kişiliğine uygun bir beste yapmış bulunduğunu öğreniyoruz.

“II. Mehmet savaş korkusu saçan bir kumandan olsa da “Vincitor Superbo” Büyük İskender mertebesinde anılmakta. Yazar ona verdiği diyaloglarda hep gücünü yansıtmakta. Sanki şehzade Mehmet asırları delerek kalemine hükmetmişçesine. Müziğin ve sözcüklerin içinde hep kararlı topunu menzilini hesaplayan usta kumandanı hissediyor insan.”

Kısacası, libretto yazarı Cesare della Valle de, besteci Rossini de Fatih’e hayranlar. Fatih de onlara konu olmayı kabul ederek, değer kazanmalarını sağlıyor.

Türkiye/Osmanlı- Batı ilişkilerinin organikliği bundan daha iyi nasıl gösterilebilir ki?

Daha şaşırtıcı cümleler de var:

“…aşk her türlü erdemin üstündedir. Tanrıyla özdeştir. Aşk, Tanrıya ulaşmaktır.”

Yoksa Venedik valisinin kızı Anna tasavvufi eksenlerde mi dolaşıyor? Fatih’e aşık olduğuna göre…

Rejisör Gürçil Çeliktaş’ın yazısı oldukça soğukkanlı. Ne “Fatih şov” işine giriyor, ne de tehlikeli sulara açılıyor. Tam tersine, yapıttaki tarihsel bakış açısına dikkat çekiyor:

“Metni yazan bir sultan karşısında nasıl davranılacağını bilmediğinden, tam bir batılı görüşüyle kaleme almıştı. Rossini de bunu müzikleyince, karşımıza bazı açmazlar çıkmıştı. Bunu zorlukla aşmaya uğraştık. Gene de imkânsızlar içinde kaldığımız sayfalar oldu.”

Yani, demek istiyor ki, yapıtta Fatih’e ne övgü, ne de hayranlık var. Zaten olamaz da. Bize uygun ideolojik bir şeyler devşirebilmek için, rötuşlamak gerek.

Nitekim rötuşluyor:

“Opera finali Anna’nın ölümüyle bitmekteydi. Biz daha evvel birçok operada yönetmenlerce yapılmış dramatürji değişiklikleri düşündük. Operayı Fatih Sultan Mehmet’in yeni zaferlere doğru gidişiyle bitirdik.”

Akıllı adam; daha önce birden fazla Rossini sahnelemiş. Eski kuşaktan; belirli bir opera görgüsü var. Rossini’nin bırakın Fatih’i, Türklere karşı en ufak bir sempati beslemek için hiçbir nedeni olmayacağını bilebilecek kültür düzeyine sahip. Ama işin siyasal yönünün de farkında; DOB’un, 27 Mayıs öncesi ve sonrasında yaşadığı siyasal çalkantıların bir bölümünün tanığı olduğundan, siyasal otorite ile opera arasındaki ilişkiyi anlamakta güçlük çekmiyor. Siyaseten gerekli olanın, opera sahnesinde de var olma zorunluluğunu kolayca algılıyor.

Yani?

Yapılması gereken şu: Son temsilinden 1985’deki Pesaro Festivali’ne kadar, 150 yıldan fazla bir süre hiç sahnelenmemiş olup, Rossini’nin önemli yapıtları listesinin üst sıralarında yer almayan, değil Fatih hayranlığı, Anna ile karşılaştırıldığında sultanımızın tematik ve dramatik açıdan eşdeğer bir ağırlık dahi taşımadığı bu yapıtı, sahnede bizim imgelemimize uygun biçime sokmak.

Çeliktaş bu görevi yerine getirirken, bazı sahne efektleri ve yapıtta tasarrufa yaslanıyor. Mademki stratejik hedef, “Fatih” ile “ihtişam” kavramını eşanlamlı kılıp, ecdadımız Osmanlı’nın evrensel değer ve hayranlık nesnesi olduğunu göstermek, o halde:

1) Özgün yapıtın yaklaşık 45 dakikalık bölümünü kesiyor. Öyle yerleri kesiyor ki, Fatih’in hem görünürlük, hem de dramatürjik konumlanma açısından, operadaki ağırlığı artmış oluyor. 

2) Fatih’i sahneye gerçek bir atın üzerinde çıkarıyor. O an salonda kopan büyük alkışı duymak için, Youtube’da yer alan temsile göz atabilirsiniz.

suat arıkan 1990
Fatih Sultan Mehmet Han hazretleri elbette ki ihtişamlı atı üzerinde sahneye girer.

3) Fatih’in sahneyi teşrifinde, sahne nüfusunu 200 kişiye çıkararak, hem sahneyi dolduruyor, hem de “ihtişam” kavramına somut bir içerik kazandırıyor.

4) Bizimkilerin kostümlerini “turkuaz” renkte yaptırıyor. Malum, turkuaz, Fransızca turquois, yani, Türk anlamındadır. Yeşile çalan açık maviyi, firuzeyi tanımlıyor. 12 Eylül’ün resmi ideolojisi Türk-İslam Sentezi’nin rengidir; İslam öncesi dönemde göğü, yani Tengri/Tanrı’yı imleyen, İslamiyet sonrasında ise cami, türbe gibi dini mimari örneklerindeki çini ve seramiklerde yer alan baskın renk olarak, manevi boyutu temsil eden simgelerdendir. Öngörülebileceği üzere, İslamcıların çok sevdiği renktir. Ergenekon zaferi sonrasında, 2013 Kasım’ında, Başbakan Erdoğan’ın talimatıyla, Başbakanlık Merkez Binası halıları ilk kez kırmızıdan turkuaza döndürüldü. Bu tarihten 2017 başına kadar, kademeli olarak devlet turkuaza boyandı: TBMM, Bakanlıklar, milli takım formaları, hızlı tren, Selçuklu rumi desenli yakalar taşıyan TBMM polisleri, Saray tören kıtası vb.

5) Anna’yı haremde, Venedik simgeli kostümünden sıyrılmış olarak gösteriyor. Böylece, operanın gerçek kahramanı Anna’nın tarihsel ve kişisel nitelikleri, Fatih lehine göreli de olsa zayıflamış oluyor.

6) Fatih’i gölgede bırakacak şekilde, Anna’nın intiharıyla biten operanın sonunu değiştiriyor; Osmanlı sultanını öne çıkarmak için, epey cüretkâr bir işe kalkışarak, önce, yapıtın başka bir yerinden birkaç ölçülük bir bölüm alıyor. Tonalite ve akorları Selman Ada’ya hallettirip, fona Osmanlı haritası yansıtarak, Fatih’e, “Utançla yenilgi yok olsun/Bizimdir hep zafer/Sonsuzluğa dek bizimdir/şerefle hamdolsun bayrağa/ zaferler, zaferler bizim” dedirtiyor. Böylece, “Bu gâvur kızı Anna haremime gireceğine intiharı yeğledi. Kendi bileceği iş, biz işimize bakalım. Önemli olan fetihlerdir” yollu mesajıyla, Rossini’nin ulu Fatih’e hayranlığını göstermiş oluyor.

Muhafazakâr kesim şaşkınlıkla karışık sevinç içinde. Meğer yabancı bestecilerin opera yapıtları bizim sandığımız gibi değilmiş. Türk-İslam Sentezi’nin sıkı savunucusu Işıkçılar Cemaati’nin yayın organı Türkiye gazetesinin yazarlarından Mim Kemal Öke, 21 Aralık 1990’da, köşesinde coşuyor:

“ [Eşime] Avrupa’da operanın keşfine yol açan esas ilhamı, Mehterin verdiğini anlattım… Fatih Sultan Mehmet Han öyle büyük bir padişahtı ki, Batı’da adına yazılmış beş operanın sahnelendiğini biliyoruz… Rossini ilk sahnelenişinde Fatih’i güçlü ve hoşgörülü tanıtmasına rağmen, 19. yüzyılda Yunan isyanı sırasında Hellen sevdalısı Fransa’daki ikinci oynayışında konuyu istismar ediyor. 1826’da Korent’te Türklere isyan eden Yunanlıları kahramanlaştırıyor. “Bize ait olan, Türkleri konu eden operalara sahip çıkmalı ve onları biz sahneleyerek, istismarına engel olmalıyız” düşüncesi herhalde II. Mehmet’in Türk seyircisine sunulmasında müessir olmuş.

II. Mehmet operası pek cazipti. Dekor, müzik, kostüm, reji hepsi nerede ise kusursuzdu. Hele sahneye beyaz atının üzerinde Fatih Sultan Mehmet Han çıkınca, salon alkıştan yıkılıyordu… Elden geçirilirse, peşin hükümlerden arındırılınca, bize yabancı bir temaşa türü-opera-bile olsa zevkle seyrediliyor.

Özellikle, en sonunda, vatan için aşkını kalbine gömüp, intihar eden sevgilisi Anna’nın cesedine hüzünlü bakıp, Fatih’in yeni zaferlere yürüyüş emrini veriş sahnesi var ki, dekor takviyeleri ve efektlerle insanın tüylerini ürpertiyor. İşte o anda, dökülen kanların, kaybedilen sevgililerin, bağıra basılan taşların bir “sebebi” olduğunu anlıyorsunuz. 

Tabii insanda zerafet olmayınca, sanattan anlamayınca, bir de tarihi bilmeyince Osmanlı’yı veziriazam kelle düşürücülüğünden ibaret sanır.

Böylelikle, Rossini’nin, “elden geçirilip, peşin hükümlerden arındırılmış” II. Mehmet’i amacına ulaşmış oluyor: Fetihler sultanı Osmanlı’nın zarafetini ortaya koyabilmek.

Peki, Rossini’nin II. Mehmet’i gerçekten böyle mi?

II. Mehmet’e libretto makyajı

Operanın konusu Eğriboz adasının fethi değildir. Bu yalnızca bir kabuktur. 1209 yılından beri Venediklilere ait iken, operanın bestelendiği tarih olan 1820’den tam 350 yıl önce, 1470’de Osmanlılarca ele geçirilmiş olmasının, Rossini’yi şevke getirip, Fatih hayranlığına gark edebileceğini düşünmek, epey yünlü bir imgelem, ama bir hayli zayıf tarih bilgisi gerektirir. Böyle bir yaklaşım ile sahnelenmiş olmasının, dönemin Sovyet karşıtlığına bağlı gerçek siyasal nedenini yukarıda belirttik. Rossini’nin Türk aşkıyla ne ölçüde yanıp tutuştuğunu anlamak için ise, II. Mehmet’in ilk sahnelenişinden yalnızca 6 yıl sonra, 1826’da, Paris’te, aynı olayı bu kez Yunan bağımsızlık savaşı çerçevesine oturtarak yeniden sahnelettiğini (Le Siège de Corinthe-Korent Kuşatması), vurgulu Osmanlı karşıtlığı içeren yapıtın büyük başarı kazandığını bilmek yeterlidir. 

Dolayısıyla, II. Mehmet operasında ne Fatih övgüsü, ne Türk sempatisi vardır. Zaten dramatik açıdan güçlü denemeyecek yapıtın temel kişisi de Fatih değil, adanın Venedikli komutanı Erisso’nun kızı Anna’dır. Konu, baba-kız ilişkisi fonunda, Anna’nın vatanseverlik duygusunun, yaşamına son verecek ölçüde belirleyici oluşudur. Rossini’nin İtalya’nın bağımsızlığına yönelik duyarlılığı biliniyor. Olayın, 1798-1866 yılları arasında Habsburg’ların (Avusturya) denetimi altında bulunan Venedik ile ilişkilendirilmiş olması, “Venedik kahramanlığı ve vatanseverliği” temasını operanın taşıyıcı kolonu yapmak içindir.

Yapıt iç içe geçmiş iki eksen üzerinde ilerler:

1) 1820’de, Venedik kahramanlığı özelinde, İtalyan vatanseverliğine güçlü bir gönderme yapma zorunluluğu.  Elbette ki, söz konusu vatanseverlik, artık gücünü kaybetmiş, Avrupa üzerinde hiçbir iddiası kalmamış Osmanlı’ya değil, ülkenin bağımsızlığı önündeki en büyük engel Habsburg’lara karşı bir çıkıştır. Osmanlı’nın bu öyküdeki yeri, başta Anna simgesinde, Venediklilerin kahramanlığı ve vatan sevgilerini ortaya koymalarını sağlayan katalizör işlevinden öte değildir. Bunun sonucu olarak da, Anna ve II. Mehmet’in kişilik özellikleri, etik değerleri ters köşelerde tanımlanmıştır.

2) İtalyan vatanseverliğinin erdemlerini görünür kılabilmek. Söz konusu vatanseverliğin Avrupa için siyasal ve kültürel meşruluğunu ortaya koyabilmek için, Fatih üzerinden, Osmanlı’nın siyasal ve kültürel değerleriyle çelişik konumu güçlü biçimde vurgulanmakta, İtalya’nın, bu açıdan, Osmanlı önündeki tarihsel duvar konumuna işaret edilmektedir. Tabii, Osmanlı vahşet ve sefahatine yapılan göndermelerin, 13. yüzyıldan beri bu bölgedeki Venedik zulmünü, 1204’teki 4. Haçlı seferinde Venediklilerin İstanbul’u nasıl yağmaladıklarını ustaca gizleme işlevine de dikkat çekmeli.

Öngörülebileceği üzere, librettoda “Türk”, “Müslüman” ve “barbar” sözcükleri eşanlamlı olarak kullanılmıştır. Birçok yerde geçen “barbar” sözcüğünün Türkçe çeviride bütünüyle temizlendiğini söylemeye gerek yok.

Anna’nın, âşık olduğu düşmanı Fatih’in hareminde yer almaktansa, intiharı yeğlemesi,  Osmanlı’nın harem temelli kadın köleliği ve sefahatine yönelik erdemli ve kahramanca bir direnç olarak işlenmiştir. (Damien Colas, “De Maometto II (1820) au Siège de Corinthe (1826): comment une pièce turque est devenue une tragédie grecque”, p. 121, in Orages, Littérature et Culture 1760-1830, No: 15: L’Europe de L’opéra, Mars 2016)

Fatih’in olumlu bir izlenim yarattığı tek ana gelince; sahneye girişi sırasında (I. perde, 4. sahne), etrafında bulunan askerlerin adadaki bina ve mabetleri ateşe vermeye yönelmelerine engel oluşudur. İşin tuhafı, sözsüz olan bu sahne bizdeki rejide kendine yer bulamamıştır. Fatih’in bir yanda acımasız/barbar, öte yanda bağışlayıcı tutumunu, Anna’ya olan aşkının bir anda nasıl kine dönüşebildiğini göstermek ise, Doğu uygarlığının, tutarlılık ve disiplin idealini temel alan Hristiyan ahlakının, dolayısıyla da Batı uygarlığının zıt kutbu oluşunu vurgulamak içindir. (A.g.y. s. 122-123)

Neyse, çok uzatmayıp, librettonun nasıl dezenfekte edildiğine bakalım.

II. Mehmet librettosuna Osmanlı deterjanı

Librettonun çevirisinde iki temel siyasal güdü ile hareket edildiği belli oluyor:

1) Ana tema olan Venedik/İtalyan kahramanlık ve vatanseverliğini, Fatih/Osmanlı lehine törpülemek: Bu işlem bir yandan, çeviride bazı cümle, sözcük, kavram ve imgeleri özgün anlamlarından uzaklaştırarak, diğer yandan da, bazı bölümleri hiç çevirmeyerek sağlanıyor. Amaç, gerek konu, gerekse dramatik akış ve pivot konum açısından Fatih’e daha fazla yer açarak, onu öne çıkarmak. Bunun, operanın özgün yapısına müdahale anlamı taşıdığını bir kez daha belirtmeye gerek yok.

2) Başta Fatih olmak üzere, Türk-Osmanlı-Müslüman anlam alanına yönelik bütün olumsuz sıfat ve ifadeleri temizlemek.

Örnekleyelim:

11111

Bu örneklerin hepsi, yukarıda belirttiğimiz iki amaca hizmet ediyor: Operanın ana mesajı olan Venedik/İtalyan kahramanlık ve vatanseverliğini, Fatih/Osmanlı lehine daraltmak; bunu yaparken de Osmanlı aleyhine olan her anlam etmenini temizlemek. Bunun için bazı bölümler kesiliyor, arya ve resitativlere ekler yapılıyor, farklı anlam kümelerindeki satırlar yan yana getiriliyor vb. Libretto çevirilerinde, dillerin ses yapılarındaki farklılıklar ve prozodi kaygısıyla, elbette birebir çeviri yapılmaz. Ancak bu durum, özgün yapıtın anlam ve algı alanını başkalaştıracak ölçüde olmamalıdır. 

Örneğin; 

Koronun söylediği, “Savaş sesleriyle sarar her yanı da/ Ölüm dehşeti /Kahramanın sesi/Onun sesi”ndeki kahraman ile Fatih kastediliyor. Oysa özgün metinde “kahramanın sesi, onun sesi” yer almıyor,-Dell'araba tromba già intorno rimbomba lo squillo foriero di stragi e d'orror.- eklenmiş görünüyor.

Fatih’in sesine, özgün metinde olmayan, “Silah sesleriyle /Ateşten korkmam /Evet korkmam” da ekleniyor.

Anna’nın vatanseverliğini olabildiğince öne çıkarmamak için yapılanlara bir örnek de şu: Kendini feda etme kararı sonrasında, kadınlar korosu ki, Venediklidir, “Bu yüce sözlerle /Sızlar hep yürekler /Yaşlı gözler/Sonsuz kıvanç dolar vatan/Bu büyük sadakatle” diyor. Oysa özgün metinde, “vatan” yerine “İtalya” yazılı: (A que' detti si pietosi chi frenar potrebbe il pianto? Fia d'Italia eterno il vanto per si bella fedeltà.) Peki neden “İtalya” vatan diye çevriliyor? Hemen ardından gelen, özgün metinde Müslümanlar korosu, bizde ise yalnızca Erkek koro olarak belirtilen Osmanlı askerleri korosunun sözleri duruma açıklık getiriyor: “Bu yüce sözlerle /Cesaretle dolar/ Bütün kalpler/Sonsuz kıvanç dolar vatan/Asalet ve görkemle.”  Ancak özgün metinde bu koro, “sonsuz kıvanç dolar vatan” demiyor: (A que' detti generosi lo stupor c'ingombra il petto. Su que' labbri, in quell'aspetto qual dolcezza e maestà!). Dememesi çok doğal; Anna’yı öldürmek için gelen Yeniçeri askeri, İtalyan vatanseverliğini neden övsün? Çeviriye eklenen bu cümle, İtalya ile de ilişkilenmediği için, genel bir vatanseverlik (her ülke için geçerli) anlamı kazanıp, Venedik/İtalya tarihsel bağlamından kopartılmış, dolayısıyla da Anna’nın tavrı seyreltilmiş oluyor.

Anna’nın son derece güçlü, kararlı ve dirençli kişiliğine karşın, kırılganlık, duygusallık dozu yüksek, sürekli “merhamet” arayışında bir gözyaşı abidesi olarak yansıtılma çabası, “aile ve vatan” kutsallığı konusundaki Ortodoks tutumunun da yeterince görünür olmasını engelliyor. Operanın özgün biçiminin son sahnesi olan Anna’nın intiharında bile, söz konusu kararlılık ve güç rötuşlanmaya çalışılıyor. Fatih, kadınlar ve askerler korosu hep birlikte, “Dur! Yapma! Bu ne dehşeti an/ Bugün keder dolu ve acı /Ve acı/ O öldü/ Ah! Tanrım! Merhamet…” diyor. Özgün metinde yer almayan “merhamet” sözcüğünün, intihar eyleminin derinliğini rendelediğini belirtmeye gerek var mı?: “T'arresta! T'arresta! Che istante orribile, oh giorno di dolor! Già muore, oh dio, la misera, oh giorno di dolor!”

Bu arada, çevirmekten kaçınılmış öyle yerler var ki, dramatik akışın ciddi ölçüde teklemesine yol açıyor; Fatih’in zaafı olarak yorumlanabileceği endişesiyle olsa gerek, Anna’ya saltanat mührünü vermesi, onun da bu mühür ile, denetim altında bulunan ada komutanı babası Erisso ve diğer bir komutan Calbo’yu kaçırması, buradaki fedakârlık ve vatanseverlik duygularını yansıtan ifadeler neredeyse olduğu gibi atlanmış. Neden birlikte kaçamayacaklarını açıkladığı yer çevrilmediği için, Anna’nın, “Ölüm tek çare/Öleceğim” demesinin de ayakları havada kalıyor. Aynı şekilde, babası Erisso’nun, Fatih’in kaçmasına yol açan geçici zaferinin konu edildiği yer çevrilmediği için, Anna’nın, “Bu zafer halkımındır/ Babam ve eşimdir/ Kazanan/Ne sevinç/ Neden kaçmalıyım ben?” sözleri son derece anlamsız, hatta şizofrenik görünüyor.

Daha da ilginç olanı, sahneleme sırasında, Türkçe çevirideki önemli bazı yerlerin bile kullanılmamış oluşu. Örneğin, Anna’nın Fatih’e, özgün metne göre zaten çok yumuşatılarak çevrilmiş, “Nihayet karşımda bak…” ile başlayan yanıtı atlanıp, ”Evet haklısın sen…”e bağlanıp, “Neşe dolu bir günde…” ile devam edilmesi, Şark arabeski fonunda epey ağlak bir Anna yaratıyor. Aynı mantık ile, Calbo’nun Anna’nın vatanseverliğinden asla şüpheye düşülmemesi gerektiğini vurguladığı, “Korkma sen…”i de sahnede kendine yer bulamamış.

Ve tabii, operanın son sahnesi; Anna’nın intiharı, İtalyan kahramanlık ve vatanseverliğinin çok güçlü bir simgesi; operanın varlık nedeni. O kadar öyle ki, Rossini, 1820’de ilk kez Napoli’de sahnelenen yapıtta, intihar ile Osmanlı zaferi arasında ters orantı kurar. Oysa 1822’de, bu kez Venedik’teki versiyonda, intiharı kaldırır ama Osmanlı’yı da mağlup ettirir. Özgün yapıtın mantığı ve ruhu bu kadar açıkken, operayı Fatih simgesinde, Osmanlı’nın fetih siyaseti ve ihtişamını vurgulayarak bitirmek ancak siyaseten olanaklıdır.

Sanırım, yeterlidir.

Kaldığımız yerden, bu zavallı operanın başına gelenlerle devam edelim.

II. Mehmet İstanbul Opera Festivali’nin onur konuğu

2010 yılı; Ergenekon tam gaz. ABD ve AB’nin İslamcılara desteği yelkenleri şişirmiş; İstanbul, Avrupa Kültür Başkenti ilan edilmiş; İslamcılar bu işe güzel paralar ayırmış; iki büyük işbirlikçi, Rengim Gökmen ve Yekta Kara, efendilerinin desteğiyle, fırsatı değerlendirip, İstanbul’a, “T.C. Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’ün yüksek himayelerinde” bir opera festivali armağan etmeğe karar vermişler. 

Muhteşem ikilimiz İslamcıların yerli ve milli duyarlıklarına uygun bir konsept belirlerler: Yabancı ve yerli bestecilerin, ecdadımızın kültürüne hayranlığını yansıtan yapıtlarının, o kültürün doğal mekânlarında sahnelenmesi. Ecdadımızın Osmanlı olduğunu ayrıca belirtmeye gerek yok. Zaten AB’ye giriyor olmamız nedeniyle, yabancı bestecilerde Osmanlı hayranlığı keşfetmemiz epeyce kolaylaşmış durumda. Olmayanın oldurulması önünde siyaseten bir engel de bulunmadığına göre…

afis 

Görevi, Festival Sanat Yönetmeni ve DOB Başrejisörü sıfatıyla Yekta Kara, nam-ı diğer Yekta Hatun üstlenir; açılış, Rossini’nin II. Mehmet’i ile yapılacak. Yekta Hatun yeni bir reji tasarlar; 1990’dakinin üzerinden 20 yıl geçmiş. Tarihsel dönem ve siyasal koşullar epey değişmiş. Özgün yapıt karşısında daha liberal bir tutum takınıp, daha köklü değişiklikler, “elden geçirip, düzeltmeler” yapılabilir.

1990 ile 2010 arasındaki en önemli tarihsel ayrım, Sovyetler Birliği’nin artık olmayışıdır. Bunun sonucunda, 80’ler biter 90’lar başlarken elle tutulur hale gelen neoliberal koordinat ve değerler, izleyen 20 yıl içinde tartışmasız egemenliklerini ilan etmişlerdir. Postmodern yığma estetik her yanı kuşatmış durumdadır. Dolayısıyla, yeni II. Mehmet, eskisine oranla daha cüretkâr olmalıdır.

1990’daki II. Mehmet, 1985’ten itibaren giderek belirginleşen Sovyet geri çekilmesinin yansısı olarak, kültürel alanda Ortodoks duyarlılığın seyrelmesine koşut bir “elden geçirme/düzeltme” işlemine tabi olmuştu. 2010’dakiyle karşılaştırıldığında, bu işlemin yine de utangaç, hatta ürkek olduğu söylenebilir. Örneğin, sonunun farklı bitirilmiş olması, yapıtın içinden alınmış bir bölümün sona eklenmesiyle gerçekleştirilmiştir. Oysa 2010’da, özgün yapıtta yer almadığı halde, uvertür olarak başka bir yapıt eklenerek, doğrudan yapısal başkalaştırmaya dahi yönelinebilmiştir. 

Yekta Hatun Türkçe yerine İtalyanca sahnelenmesine karar verir. Doğru bir karardır. Ancak yine kısaltılmıştır. Kesilen bölümler, tıpkı 1990’daki gibi, Fatih’e, Rossini’nin vermediği dramatürjik pivot konumunu sağlayabilmek içindir.

Popüler kültür ve postmodern estetiğe çok meraklı ve yatkın olan Yekta Hatun, II. Mehmet rejisinde önemli değişiklikler yapar:

1) Operanın özgün adı Maometto Secondo’yu (II. Mehmet), Fatih Sultan Mehmet olarak değiştirir. Amaç, İslamcı iktidarın ideolojisine çok daha uygun popüler bir adlandırma çabasıdır. Fatih Sultan Mehmet ile II. Mehmet’in çağrışım alanları arasındaki ayrım ortadadır.

2) 1470 yılında, Fatih’in Venediklilere ait olan Eğriboz (Negroponte) adasına yaptığı harekât sırasında geçen olayı, 1453-İstanbul’un fethine taşır. Amaç, olaya tarihsel büyüklük ve ihtişam katarak, Rossini’deki sözde “Fatih hayranlığı”nı daha büyük ölçeğe yerleştirmektir. İslamcı tarih ve değerler algısı bunu zorunlu kılarken, AB süreci de meşrulaştırmaktadır.

3) Venedikli komutanın kızı Anna ile Fatih arasındaki aşkı, Bizanslı komutanın kızı ile bizim sultanın aşkı olarak düzeltir. Hani Yeşilçam’ın o salak filmlerinde vardır ya; Bizans prensesleri hep bizim yağız kahramanlara âşık olurlar falan. Bu yolla, toplumsal bellekte var olan popüler tüketim kolaylığından yararlanmak suretiyle, İslamcıları daha bir mutlu eder.

4) Rossini’nin II. Mehmet’inde uvertür yoktur. Olmamasının yapısal nedenleri vardır. Yekta Hatun tam bir postmodern yaklaşım ile, yapıtı “grand opera” formatına sokmaya çalışırken, müzikal müdahalede de bulunup, Rossini’nin La Gazza Ladra (Hırsız Saksağan) operasının uvertürünü alır, II. Mehmet’in uvertürü yapıverir. Az gelişmiş ülke aydınının tipik entelektüel görgüsüzlüğü. Oysa II. Mehmet’in “grand opera” versiyonu, bizzat Rossini tarafından değişiklikler yapılmak suretiyle, Le Siège de Corinthe (Korent Kuşatması) adıyla Paris’te 1826’da sahnelenmiştir. Konu, Yunan bağımsızlık savaşı olup, sert bir Osmanlı eleştirisidir.

5) Fatih’in sahneye çıkışını, İstanbul’a girişi olarak canlandırmış; beyaz bir at üzerinde, askerler ve en önemlisi mehter takımı eşliğinde, müziği durdurup, mehteran bölüğünü dinleterek, üstelik İstanbul halkının kendisini karşıladığı izlenimi yaratır biçimde bir sahne düzenlemesiyle gerçekleştirmiştir. Düşman askeri filan yok. İstanbul’un Rum halkı Fatih’i bağrına basıyor. “Yok artık!”, dedirten bu imgelem taşkınlığı, sizce, İslamcılardan kaç puan almıştır?

İslamcılar Yekta Hatun’un Fatih Sultan Mehmet’ini o kadar beğenirler ki, II. Uluslararası İstanbul Opera Festivali’nin (2011) de açılışının onunla yapılmasını isterler. Muhteşem ikilimiz elbette ikiletmez. 

2014’te, yani, İslamcıların Ergenekon ve Gezi’den galip ayrıldıklarının tescillendiği, yüksek sanat kurumlarının tasfiyesini hedefleyen TÜSAK yasa tasarısını gündeme taşıdıkları, bu tasarının hazırlanmasındaki en önemli katkılardan birinin muhteşem ikilimiz Yekta Hatun ve Şeyh Rengim Gökmen’e ait olduğunun ortaya çıktığı yıl, 5. Uluslararası İstanbul Opera Festivali’nde, yeniden sahnelenir.

Bundan sonra, 2024’e kadar dolaşımdan kalkacaktır. 2014’ten itibaren Türkiye-AB ilişkilerinin dondurucuya girmesi, İslamcıların sisteme bütünüyle egemen olmaları, FETÖ’nün dinlerarası diyalog’unun meşruluğunu yitirmesi, “Batı Osmanlı’ya hayrandı” algısının yaşam alanını göreli de olsa daraltacak, İstanbul Opera Festivali’nde elde yalnızca Saraydan Kız Kaçırma kalacaktır. Ona da en son, yerli ve milli aşı olarak, Osmanlıca oynama ve olayı Osmanlı’nın I. Dünya Savaşı yıllarına taşıma işlemi uygulanacaktır. Bu kepazeliği daha önce ayrıntılı biçimde kaleme almıştık.

2024 model II. Mehmet operası

İslamcılar, 28 Mayıs 2023’deki seçimleri kıl payı kazanmış olmalarına karşın, gerçekte kaybettiklerinin farkındadırlar. İte kaka elde ettikleri cılız psikolojik üstünlüğü, 10 ay sonra, 31 Mart 2024’te yapılacak yerel seçimlere kadar elden geldiğince semirtmek zorundalar; seçimlerde büyük kayıp yaşama olasılıkları çok yüksek. Oysa ellerindeki kültürel mühimmatın artık dibi görünüyor. Seçim öncesine yetiştirilmek koşuluyla, TRT’nin çok büyük bir bütçe ayıracağı, Mehmed: Fetihler Sultanı adlı televizyon dizisi, operasyonun unsurlarından yalnızca biridir. Fatih’in İstanbul’u alışı, şanlı ecdadımız falan. Malum, seçimin kalbi zaten İstanbul. İşi, AKP MKYK üyesi Eyüp Gökhan Özekin’in şirketi Miray Yapım’a verirler. Dizideki karakterlerden Eyüp el Ensari’yi canlandırması için, Hollywood’dan Ghassan Mesud bile ithal edilir. Milyon dolarlar havalarda uçuşur. 

Dini bütün Eyüp kardeşimiz, “Elhamdülillah özel bir ekibimiz var ve manevi motivasyon anlamında çok sağlam bir ekip” biçiminde tanımladığı bu ekip içinde, müzik işi, manevi Herkül’leri Can Atilla’ya verilir. Başta Fatih, dizide yer alan karakterler konusunda çok hassas olduklarını belirten Eyüp kıymetimiz, “Yani bizim dizide canlandırdığımız karakterlerin tarihte gerçek bir karşılığı var. Allah’a iman eden insanlarız, ahirette biz bunlarla karşılaştığımızda mahcup olma ihtimalimiz var.” diyecektir (Yeni Şafak, 26 Ocak 2025). Yani, “dizide anlatılanlar uydurma değil, çünkü ahirette Fatih ve diğer tarihi şahsiyetler ile karşılaştığımızda, onlara mahcup olmak istemeyiz”, kaygısı güden asil bir yaklaşım.

Bir an önce yayımlanabilmesi için, “sıkılaştırılan” hazırlık çalışmaları sonuç verir ve dizi, seçimlerden bir ay önce, 27 Şubat 2024’te gösterime sokulur. (AA, 27 Şubat 2024)

Buradaki ilginç ayrıntı, İtalya’nın ilk kez böyle bir “işi” satın alacak olmasıdır. Eh, sanat erbabının ülkesi; asil biçem ve ruhu hemen kapmış olmalılar. Gerçi fonda pek şikâyetçi oldukları, Libya üzerinden gelen düzensiz göç dalgası ve çözümü için Türkiye ile uzlaşma zorunlulukları falan var ama, neyse…

Batuhan delikanlı düşünür: “Mademki “Fetihler Sultanı Mehmed”imizin TRT’de görünmesi, bizimkilerin seçimlerde en azından İstanbul’u yeniden almalarının kutlu yolunu döşeyen taşlardan biri olabilir, o halde, DOB sahnesine de, gâvurun övgüsüne mazhar bir Fatih çıkarılması pek münasiptir.”

Hemen Milli Tacir Tan Sağtürk’ü arar ve emri verir. Sağtürk’ü alır bir telaş; operadan anlamaz etmez. Ne bilsin gâvurun Fatih’i övdüğü yapıtı. Yardımcısı Cavlak Volkan’a sorar. O, ondan zil. İkisi de sıkı muhasebeci olduğundan, kafa kafaya verip, sorunu akılcı biçimde çözüme kavuştururlar: Fatih İstanbul’u fethetmedi mi; bu seçimlerin de düğümü İstanbul değil mi; o halde, bu işi İDOB halletsin!

İDOB Müdürü Opet Caner’i arayıp, Batuhan delikanlının selamı üzere emri tebliğ ederler. Opet Caner artık karanlık kuyunun dibindedir. Oysa onun için, emrin 3 unsurunu -Fatih konulu yapıt bestelemiş bir gâvur bulunacak. Bu yapıtta Fatih övülüyor olacak. Seçimlerden önce, en geç Şubat’ta, Mehmed: Fetihler Sultanı’nın TRT’de yayın tarihiyle aynı zamanda sahneye çıkacak.- zorluk katsayısı olarak hayli aşan, çok daha dişli bir mesele vardır: Seçilecek yapıtın birinci cast’ı, mutlaka ve mutlaka karısı Dilruba Sultan olacak. Yazılı olmayan bu kural, Opet müdür olalı, başrolü soprano olan bütün repertuar yapıtlarında uygulanmak durumunda. Meğerki rol almamayı Sultan’ın kendisi istemiş olsun.

Neden mi?

Ehliyet ve liyakat sorunu ülkeyi neden kasıp kavuruyorsa ondan. 

Maksim’de, Muazzez Abacı’nın alt kadrosunda, “sabâ”, “kürdilihicazkâr”, “acemaşîrân”dan falan teganni eyleyecekken, Rabbimin DOB’a gazabı neticesinde olsa gerek, kuruma ihsan buyurduğu bu ses “san’atkâr”ımızın, yüksek sanat opera ile nasıl bir ilişkisi olabileceğini anlayabilmek gerçekten kolay değil.

Ama Opet haklı; Dilruba Sultan’a “hayır” demek, Fatih’i mezarından çıkarıp, at üstünde opera sahnesine sokmaktan çok daha güç bir iş. Billahi, AKM’yi diri diri yakar!

Opet’in opera tarihi bilgisi yoksulluk sınırında seyrediyor ama, matematik okuduğu için analitik düşünme yetisiyle donatılmış. Kendi öyle söylüyor. Hemen denklemi kurar: “Daha önce, Yekta Kara güneşimiz, Rossini’nin II. Mehmet’ini Fatih Sultan Mehmet adıyla sahnelemişti. İtalyanca, Mehterli, atlı, uvertürlü, İstanbul’un fethi vaziyetleri filan. Aynısını yapsak… Zaman çok kısa. Ancak yetişir.”

Tamam da, o zaman AKM kapalıydı. Reji ona göre yapılmıştı. Ayrıca, AB’ye girecektik. Şimdi hem AKM var, hem hedef daha küçük; yerel seçimler. Hatta İstanbul. Üstelik o yıllardaki bakanların hiçbiri turizmci değildi. Şimdikinin tek değer ölçütü, yapılan işin reklamı, PR’ı. Portakalı sattıran kabuğudur, misali. Reklam/PR ne kadar sıvanırsa, ürün o kadar satılır. Başarının okka değeri budur. Adam, “AKM’ye dünya para gitti, mürüvvetini görelim”, diyor. Analitik Opet için kolay denklem: Madem Rossini’nin yapıtı, o halde, İtalyan bir rejisör ile orkestra şefi getirilse, koro şefi zaten İtalyan, şu sıralar “göç” konusu nedeniyle İtalya ile hoş kıvamda oluşumuzu da çantaya koyduk mu, İtalyan televizyonunda ufak bir haber yaptırmak işten bile değil; hatta bir İtalyan dergisine iki satırlık haberle birlikte, sahneye at filan da çıktı mı, işlem tamam, gönüller seyran… Dilruba Sultan arada kaynar gider. İtalya’dan eleştirmen gelecek değil ya. Bizimkiler zaten şakşakçı. Kaşkaval durumlar için nasıl olsa Gülbin Günay var; partiyi kurtarır.

Kaşkaval durumlar?

Ne bileyim işte; tut ki, İtalya’da sipariş övgü yazısı yazdırılacak biri bulundu. “Merak etmeyin, anlayışlıyımdır ama gelip izlemem gerek” dedi.  Ya da bu işten gerçekten anlayan birileri prömiyeri teşrif etmeye falan kalktı… 

Peki, ya Saray lastiği? Milli Tacir’in, Opet’in ticaret ortağı. İDOB’a başrejisör yaptılar. Oğlan da harbiden rejisör olduğunu zannetmeye başladı. “İlle ben yapayım” diye tutturursa? 

O da kim?

Caner Akın adlı bir dürdane var ya; hani, İsrail ve FETÖ işlerini unutturup, Saray’ın gözüne girebilmek için, Saraydan Kız Kaçırma’yı Osmanlıca oynatmıştı da milleti epileptik hırıltılara gark etmişti. Şimdi de her yakaladığına, “II. Mehmet operası harâmî gurâb-ı ebka girizgâhı ile başlasa, mehter-hâne-i tabl-ı alem’in dahi duhûlü düşünülse ne güzel olur, değil mi? Tıpkı Yekta Hocamızın yaptığı gibi” deyip duruyor. Belki Saray’dan duyulur da, rejiyi buna verirler hesabı. Yüzüne filtresiz bakanlara da, “gurâb-ı ebka” dilimiz Osmanlıcada “saksağan” demektir, “harâmî” ise “hırsız” deyip, şişiniyor.

Doğal olarak, kimse buna öyle bir yapıtı emanet etmeyeceğinden, “sen çok daha iyilerine layıksın, boş ver bu uyduruk işi” filan diye sabunluyorlar. Lakin bizim dürdanenin, son anda bulunup getirilen İtalyan rejisör Renato Bonajuto’ya beddua yakmasına engel olamıyorlar:

“Ulan nevroloz, uyuz ol da, kaşıyacak tırnağın olmasın!”

Beddua tutacaktır; Bonajuto zaten çok kısıtlı zamana sıkıştırılmış reji, prova koşuşturması arasında ameliyat olmak zorunda kalmasın mı!

İtalyan şef Alessandro De Marchi bel canto alanı için yanlış bir seçim sayılmaz. Fakat yeterince prova zamanı yok. Hemen sahnelenmesi gerek; seçimler yaklaşıyor. Adamcağız elinden geleni yapıyor ama, müzik başladığında falsolar da ziyarete çıkıyorlar. Gariban İtalyan birinci cast olarak sunulan Dilruba Sultan’ı her duyuşunda dilhun oluyor, kendine gelemiyor. Bonajuto ile birbirlerine bakıyorlar. Üçüncü İtalyan, koro şefi Paolo Villa kulaklarına durumu fısıldıyor. Ne yapsın maestro De Marchi? Yılların şefi, başı kopmuş çivinin tahtaya zarar vermeden çıkarılamayacağını bilmez mi? Eh, o kadarını da Türk izleyici düşünsün. Sonuçta, at sahibine göre kişner…

II. Mehmet sahneye çıkıyor. Ama nasıl… 

Bir seçim unsuru olarak tasarlanmış, bir PR nesnesi olarak düşünülmüş, bir diplomatik yakınlık iklimine denk düşürülmüş II. Mehmet operası, 24 Şubat 2024’te prömiyer yapıyor. 3 gün sonra, 27 Şubat’ta da, Mehmed: Fetihler Sultanı’nın ilk bölümü TRT ekranında. Bu durumda, her ikisinin de İtalya ile ilişkilenmesi sürpriz sayılmamalı, değil mi?

Yapılmak istenen, yukarıda belirttiğimiz gibi, Rossini’den bir Fatih hayranı, II. Mehmet operasından da bir Fatih ululaması yontmak.

Hazırlanan program kitapçığından: 

“Osmanlı İmparatorluğu’nun yedinci padişahı ve İstanbul’un fatihi, Sultan II. Mehmet’in merhametini ve yüce gönüllülüğünü gözler önüne seren “Maometto Secondo” operası…” (Tan Sağtürk, Maometto II, s. 2)

Opet Caner ise, yapılanın çok önemli bir iş olduğu izlenimi doğurup, İslamcı ekâbirin gözüne girerek, genel müdürlük koltuğuna oturabilirim umuduyla, sözcük oyunlarına dalıyor:

“Sezonumuzda en son 34 sene önce Türkçe seslendirilen II. Mehmet operası, orijinal dilinde sizlerin beğenisine sunulurken, Atatürk Kültür Merkezi’nin üstün sahne teknik imkânlarını da tecrübe edebileceksiniz.” (Caner Akgün, A.g.y., s. 3)

Sanki 34 yıldır sahnelenmemiş izlenimi doğuyor. Oysa 2010, 2011 ve 2014 Uluslararası İstanbul Opera Festivallerinde, Yekta Kara rejisiyle, üstelik “orijinal dilinde”, İtalyanca oynanmıştı. Açıkgöz Opet hemen yapıştıracak: “Ben sezonda dedim ama!” Kaşar, holding kuşu olduktan bu yana, tapon malın nasıl okutulabileceğini iyi bellemiş, değil mi?

Tabii, basın bülteninden yola çıkan TRT de, “34 yıl aradan sonra…” biçiminde veriyor.

Öte yandan, program kitapçığının başlığını, II. Mehmet değil de, Maometto II (Fatih Sultan Mehmet) olarak yazdırıyorlar. “Yurt dışına açılıyoruz, dünya bizi izliyor, Saray Opera’yı şahlandırdı”, ayağına yatmak için. Ne diyor Opet Caner: “Dünya sanat yaşamıyla entegre bir şekilde…” (A.g.y., s. 3). Maometto II’nun çevirisi olarak II. Mehmet yerine, ayraç içinde Fatih Sultan Mehmet denmesi ise, doğrudan iç tüketime yönelik pazarlama taktiği. Turizmci bakanın, “Madem evrensel sanat yapıyoruz, diyorsunuz, o halde evrenin sizi izlemesi gerekmiyor mu?” çıkışına, İtalya’nın RAI-News 24 TV kanalının, 2023’ten beri İstanbul muhabiri olan Sergio Paini’ye, “İstanbul-AKM’de Maometto II sahneleniyor” haberi yaptırılarak yanıt verilir. Yapıt İtalyan, rejisör İtalyan, şef İtalyan, koro şefi İtalyan olunca, kaparoz da varsa, üstelik Türk-İtalyan ilişkilerinde “göç” baharı yaşanmaya başlamışsa, haberi yaptırmak hiç zor sayılmaz. Siz istemeseniz de İtalyanlar yapar. İlginç olan, haberde, muhabirin AKM’yi tanımlayışı: “Taksim meydanındaki caminin yansıdığı konser salonu olan AKM…” (T. Sağtürk, Instagram, 29 Şubat 2024). Muhabire, mutlaka AKM-Cami dostluğundan söz etmesi gerektiği söylenmiş olmalı. Doğu-Batı sentezinin cillop hali. Gerçi Sergio Paini bu işlere zaten çok meraklı. Söylenmese de söyler; Rusya antipatisinin beslediği 6 yıllık Moskova muhabirliği, Bosna’da muhabir mi, NATO militanı mı olduğu pek de anlaşılamayan tutumu ve tabii, Türk-İtalyan ilişkilerindeki “göç” açılımı…

Ne göçü?

Türkiye-İtalya ilişkileri 2023 Eylül’ünden beri “canım cicim” mevsimine girmeye başladı ya; İtalya, ülkesine Libya üzerinden gelen düzensiz göçten çok rahatsız. Libya’da önemli varlık gösteren Türkiye ile bu konuda işbirliği yapmak istiyor. Ekim ayında İtalyan Dışişleri Genel Sekreteri Riccardo Guariglia, Ocak 2024’te ise Başbakan Giorgia Meloni bu amaçla Türkiye’ye geliyorlar. “Göç mutabakatı” önemli ölçüde hallediliyor. İtalya bize meftun.

Opet yandaş basında galvanizi çeker:  “[Bu eser] İtalya-Türkiye köprüsü niteliğinde… İstanbul gibi bir köprü proje.” (milliyet.com.tr, 17 Mart 2024)

Ardından, rejisör Bonajuto’dan, Rossini ve yapıtındaki Fatih hayranlığının aynaları çatlatacak düzeyde olduğuna dair bir şeyler söylemesi istenir. Adamın parasını ver, istediğini söylesin. Ona ne senin yaklaşan seçimlerinden! Zaten bizi yeterince tanıyor; daha önce İDOB’da, Prima la musica e poi le parole (A. Salieri), Der Schauspieldirektor (Mozart) ve Falstaff’ı (Verdi) sahnelemişti. İtalyan hükümeti de bizden razı olduğuna göre:

“Rossini II. Mehmet’in çok büyük bir imparator olduğunu düşünüyordu. Eserini de öyle besteledi. Bu eserde kötü, savaşçı yönüyle değil, çok güçlü ve büyük yürekli biri olarak anlatıldı.” (A.g.y., 2 Mart 2024)

Maestro De Marchi’nin ayağı gaz pedalına bu derece yumulmuyor. Herifin denyoluk yapacak hali yok. Fatih’in büyük bir değerin konusu oluşunu, dolaylı bir söylem üzerinden ima etmeyi yeğliyor: 

“Bu eser Rossini’nin Aida’sı. Kesinlikle Rossini’nin en iddialı, aynı zamanda en devrimci eseri.”

20 yıldır Türkiye’de bulunan, İDOB korosu şefi Paolo Villa ise bizi çok çok iyi tanıdığını kolayca kanıtlıyor:

“Açıkçası, bir savaş olsa bile, İtalya ile Türkiye arasındaki bir hikâyeden bahsetmemiz çok güzel. Sonuç olarak, ana kısım Anna ve Sultan Mehmet arasında, ardından, İtalya ve Türkiye arasında.”

Bu değerlendirmelerin tamamı, RAI-Haberler’deki birkaç dakikalık bölümden alınma. 

Ve tabii, yandaş medyada bol şekerli, köpüklü sunum: 

2. Mehmet Operası İtalya’da gündem oldu

Devlet Opera ve Balesi (DOB) bir kez daha yüzümüzü güldürdü, gururumuz oldu. DOB Genel Müdürü Tan Sağtürk'ün, göreve geldiğinden beri kendisine amaç olarak belirlediği yurtdışına açılma, opera ve bale temsillerimizin yurtdışındaki bilinirliğini artırma çabası meyvelerini veriyor. Bunu neden söylüyorum? Çünkü DOB bünyesinde yer alan İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nin (İDOB) sahneye koyduğu 2. Mehmet Operası'nın ünü daha ikinci temsilinde ülke sınırlarını aştı. Dünyaca ünlü İtalyan besteci Gioachino Rossini'nin bestelediği 2. Mehmet operası İtalyan televizyonlarına konu oldu.” (İlker Gezici, sabah.com, 2 Mart 2024)

Peşi sıra, İtalya’da yayımlanan L’Opera adlı derginin, Nisan 2024 tarihli, 91. sayısında, Bertha Dietrich imzalı, üçte bir sayfalık sipariş yazı. Bertha Hanım prömiyere geliyor. Birinci cast yazıldığı halde, Anna’ya, beklenebileceği üzere, Dilruba Sultan değil, Gülbin Günay çıkarılıyor. Böylece, yüzde yüzlük bir facia bertaraf ediliyor. Üç İtalyan da derin bir nefes alıyor. Kalanı zaten klasik sipariş yazılarında yer alan cümlelerin özeti: “Her şey ve herkes harikaydı.”

Yine de, yazıdaki iki ayrıntıya, sipariş-PR ilişkisinin boyutunu göstermesi açısından dikkat çekelim:

*Bertha Hanım, II. Mehmet’in, Türkiye’de  “34 yıldır sahneden uzak…” olduğunu belirtiyor.

*İntihar ederek yaşamı terk etmiş olan Anna’nın, çok sevdiği, onu aşkla kucaklayan Fatih’ine bu şekilde kavuşmasının, mutlu ve şaşırtıcı bir son olduğunu yazıyor.

İnsanın, “Herhalde biz yanlışlıkla başka bir temsile gittik!” diyesi geliyor. Neyse, yeri burası değil.

Türkiye Yüzyılı operasının, bu sanatın anası İtalyanlara bile parmak ısırtacak donanıma sahip oluşunu, Opet dünya âleme gururla duyuruyor:

“Önemli Opera Dergilerinden L'Opera'nın Nisan sayısında II. Mehmet prodüksiyonumuz için güzel bir haber çıktı. Kurumlarımızı uluslararası platformda daha fazla tanıtarak örnek gösterilecek işlere imza atmaya devam edeceğiz.” (Caner Akgün, Instagram, 22 Nisan 2024)

Çilli bom bom bom, Çilli bom bom bom! Ooo Çilli, Çilli yavrum Çilli, Aman Çilli Çilli…

Gel gör ki, izleyicinin ilgisi ekside. Müşteri yok. Biletler zor satılıyor. Elde, reklamlık tek ürün var: Çilli. Fatih’in sahneye sırtında çıktığı atın adı. Bir, iki tane Çilli cilalı haber yaptırılır. Hemen ardından Çilli terk-i hayat eylemesin mi! Uğursuzluk diz boyu. İzleyen temsillerde Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri sahneyi tabanvay vasıtasıyla teşrif buyuruyorlar. İslamcıların haşmetli seçim yenilgisi de tüy dikiyor.

Bitmiyor:

Genel müdürlük hülyasıyla çıraya dönmüş Opet, daha II. Mehmet’in konusunu bilmiyor:

“Fatih Sultan Mehmet 1470 yılında Eğriboz kuşatması esnasında Bizans valisi Erisson’un kızı Anna’yla bir aşk hikâyesi yaşıyor. Bu opera o aşk hikâyesini yansıtıyor.” (yenicaggazetesi.com.tr, 27 Şubat 2024)

Bizans’ın tarih sahnesinden silinmesinin üzerinden 17 yıl geçmiş durumda. Erisso, Bizans’ın değil, Venedik’in valisidir. Fatih’in “aşk hikâyesi”nin tarihi, “kuşatma esnası”nı değil, öncesini işaret ediyor. Opera Fatih’in değil, Anna’nın aşkı ve açmazını anlatıyor.

İDOB’un başına örülmüş bu holding kuşunun aklı fikri siyasette olduğu için, İstanbul seçimleriyle II. Mehmet ilişkisinin siyasal içeriği doğrultusunda, Fatih’in Bizans ile savaştığını sanıyor. Tabii, Fatih merkeze oturtulunca, operanın konusu da Fatih’in aşkı oluyor. 

Çilli’ye gönderme yaparken de aklı İstanbul’un fethinde. Hani, ders kitaplarında falan, fetih sırasında Fatih’in at üzerinde resmedildiği hayali bir tablo vardır. Holding kuşu bunu gerçek sanıyor. Üstelik Gürçil Çeliktaş’ın rejisinde, ardından Yekta Kara’nınkinde zaten var olan atı, ilk kez kullanılıyormuş izlenimi yaratarak pazarlamaya kalkıyor:

“Fatih Sultan Mehmet'in güzel, estetik olan o güzel atını aynı zamanda sahneye taşıdık…bu prodüksiyonun da maskotu oldu. Tarihi sahneye taşırken gerçek unsurları da kullanmamız gerekiyor, o yüzden bizim için de güzel bir tecrübe oldu." (sozcu.com.tr, 25 Şubat 2024)

Seçimlerde İslamcılar İstanbul’u alamayınca, seninki bir hafta yas tutmuş olmalı.

Opet’in sorumluluğunda yapılan basın bilgilendirmesiyse cidden evlere şenlik:

“[Bu eser] Fatih Sultan Mehmet’in Eğriboz kuşatması sırasında yaşadıklarını anlatıyor… Eser, Türk operasının önemli figürlerinden biri olan Fatih Sultan Mehmet’in Venedik Cumhuriyeti ile karşılaşması ve aşkın imkânsızlığı temasını işliyor.” (cumhuriyet.com.tr, 24 Şubat 2024)

“II. Mehmet operası bir aşk hikâyesi olmasının yanı sıra, Osmanlı hâkimiyetinin dünyadaki etkisinin de bir göstergesi.” (milliyet.com.tr, 17 Mart 2024)

Ne denebilir ki?!

El deliye, biz akıllıya hasret!

Peki, II. Mehmet’in hediyesi ne kadar?

2 milyon lirayı aşkın olduğu söyleniyor. Eğer gerçekten böyleyse, bunun altında imzası bulunan kimsenin bir daha “yönetici” koltuğunu rüyasında bile görememesi gerekir. 

DOB’un, siyasal iradenin oyuncağı, Saray’a sırnaşık, liyakat fukarası tüccar yöneticilerinin, seçim takvimine ayarlı acullük ile üzerinde yeterince çalışılmamış, ham haliyle sahneye taşıttığı II. Mehmet…

Bu yazı, 2024 model II. Mehmet’in ince elekten geçirileceği yer değil. Ayrıca, böyle bir işlemin değip değmeyeceği de sorgulanabilir; aceleye getirilmiş, birçok yeri taslak izlenimi veren yarım bir çalışmadır. Opet’in, İslamcılara göz süzme efekti olarak, figüranlardan mehter takımı kurup, orkestraya da müziğini çaldırma projesi bile zamansızlığın gadrine uğramıştır. İtalyanların, sahneyi, Gülbin Günay’ın sesi, Mert Süngü’nün şan aklı ve Burak Bilgili’nin sahnesi üzerinden kotarmaya çalıştıkları anlaşılıyor. Yanlış bir seçim sayılmaz. Sahnenin kalanında ne kadar belirleyici olduklarıysa, en azından, tartışmalıdır. Yine de, o telaş içinde kostüm çalışması gayet başarılı. Dekoru önemli oranda iğdiş eden, “dijitalim” çığlıklı fon görselleri, bilgisayar oyunu izlenimi veren savaş canlandırmaları, hamam sahnesindeki çürümüş “oryantal” parfümlü dans kolaycılığı, Anna’nın hançeri defalarca yere atıp, geri alışı, Fatih’in Anna’yı yere yatırmış, mercimeği zorla da olsa fırına verme iradesini açıkça beyan etmişken, Yeniçerilerin odaya dalıp, “Şey, pardon, Sultanım, iş üstündesiniz ama, bir maruzatımız vardı da…” kıvamlı reji harikası hırboluk… Neler, neler. Uzatmayalım; hemen hepsi siyasal yönlendirme ve zaman darlığının getirdiği zorlamalar, amatörlükler, yeterince demlenmemiş sahneler.

Seslere hiç girmeyelim. Yalnızca şunu belirtip, geçelim: II. Mehmet, “bel canto” geleneğinin, dramaturjik açıdan, sahnelenmesi ciddi zorluklar içeren yapıtlarındandır. Bel canto aryalarının mayınlı arazisine girildiğinde, dramaturjik akış adeta askıya alınarak, bütünüyle vokalin sırtına yüklenir. Bunu taşıyabilmek için, bel canto stilinde pişmiş olmak gerekir. Hem stil, hem de dramatik ifade açısından. Solistin böyle bir donanımı yoksa, brüt reji kurşun gibi üzerinize çöker.

Nepotizm hastalığı ve liyakatsizlik virüsünün ülkeyi bütünüyle esir almış olduğu böyle bir dönemde, bu yapıtta değil birinci, on beşinci cast dahi olamayacak Dilruba Sultanı sahneye taşımak, yalnız ve yalnızca, kokuşmuşluğun DOB’a nasıl sirayet ettiğinin göstergesidir. Ne ses, ne stil, ne teknik, ne de sahnesi var; hastalık ölçüsünde şov manisiyse kahhar. Bel canto stilinin ne olduğuna dair en ufak bir bilgisi olmasa gerek; kıtlık tenceresi gibi söylüyor. Cahil cesareti mi dersiniz, yetersizlik hırsı mı… Özgüven eksikliğini, sesi yayarak aşmaya çalışıyor. Nereye konacağını bilmeyen sersem kuş misali. Vokal denetimi olmadığı için, gayretkeşliği sesindeki kararsızlığı daha da belirginleştiriyor. Koloratur süslemelerde kulak ısıran ritim ve hacim kaybı; belki ritim yavaşladığında, ton ve cümlelemede ayakta kalabilir beklentisi; beyhude umut. Hele Anna’nın birinci perdedeki o ünlü “dua”sını duyduğunuzda, taşlaşmanızın önündeki son engel de kalkmış oluyor. Bari Anna’nın duygusal derinliği ve asaletini dramatik düzlemde yansıtabilse! Ne gezer;

O, DOB’un Banu Alkan’ı. Türk sinemasında, şarkıcılığı da olan Banu Alkan nasıl bir sanatsal imgeye sahipse, Dilruba Sultan da DOB’da onun eşleniğine sahip. İkisinin de sanatsal etkinliğinde “havuz” başrolde. Banu Alkan sinematografik simge olarak, “havuz kenarında yürüyen kadın”dır. Dilruba Sultan ise “havuz kenarında şarkı söyleyen kadın”; kocası Opet Caner’in halasının Antalya’daki süper lüks oteli Regnum Carya Golf&Spa Resort’ta, havuz başında yudumladıkları içkileri eşliğinde günün yorgunluğunu atan cüzdanı yağlı turistlere yıllarca şarkı söylemiş biridir. Sanatsal kültür ve kapasitesi bundan daha fazlasına el verecek durumda değildir.

Peki, bu tipler bu kurumlara nasıl girebiliyorlar? Bu rollere nasıl “atanabiliyorlar”?

Neyse, burada bitirelim.

Bir damlacık lezzetin hatırına, bir çeki odun yemek! 

Gerçekten değmez…

[email protected]

Haftaya: Yaşam ünitesine bağlanmış DOB (Son)

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.