Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

'Orantısız güç! Orantılı insan hakları? 10 Aralık İnsan Hakları Gününe bir güzelleme!'

'İnsan haklarını ilk kez; insanları korku ve sefaletten, iktidarların buna bağlı zorlamalarından kurtaracak, toplum projesinin, kurucu temel parçası kabul ediyor.'

Neval Oğan Balkız

Yayın Tarihi: 10.12.2021 , 09:26 Güncelleme Tarihi: 29.09.2025 , 22:12

Michael Freeman‘ın deyimiyle; “insan hakları kavramı, gündelik yaşamdaki görece güvenlik ortadan kalktığında veya kaybolduğunda sıradan insanlar ile ilişkili bir hale geliyor. İnsan haklarına en çok ihtiyaç duyulan zamanlar, en çok ihlal edildiği zamanlar oluyor”. Türkiye’de (ve dünya genelinde) yaşanan gelişmeler, bize Freeman’ın tanımladığı zamanların içinden geçmekte olduğumuzu bir kez daha gösteriyor!

AKP’nin iktidar dönemi Türk siyaseti açısından, kendine özgü unsurları, ideolojisi ve işleyiş sistematiğiyle bir AKPsclerosis (AKP hastalığı) olarak tanımlanacak özellikler taşıyor.

AKP iktidar süreci boyunca aşamalı şekilde halkın, şeffaf ve adil olduğu konusunda ciddi kuşku ve itirazlarının bulunduğu seçimlere katılımından ibaret, biçimsel bir seçim demokrasisini kurumsallaştırdı. Demokrasiyi, seçimden seçime ortaya çıkan bir sonuç olarak değerlendirdi, sandığı; kendi erkini meşrulaştırma, halkı hareketsiz ve karar süreçlerinin dışında tutmanın ideolojik bir aracı olarak kullandı. Bireyler ve halk kesimlerini siyasal süreçlere katılmaktan, süreçleri sürekli denetlemesini sağlayacak olanaklardan, temel hak ve özgürlüklerini kullanmaktan hukuk dışı yöntemlerle ve baskılarla yoksun bıraktı. Adaleti sağlamaktan uzak kanunlar silsilesinden oluşan hukukun ve ekonomik ilişkilerin oluşturduğu bir düzeni, topluma dayattı. Yönetenlerin, anayasa kuralları başta olmak üzere hukuk kurallarıyla bağlı olmasını öngören hukuk devleti ilkesini; yargı, yasama, yürütme erkelerinin düzenleniş ve işleyiş bakımından, karşılıklı olarak birbirlerini denetleyebildikleri bir örgütlenmeyi içeren kuvvetler ayrılığı ilkelerini ortadan kaldırdı. Demokrasinin en önemli toplumsal ilkesi olan laikliğin içini boşalttı, devletin laik karakterini ortadan kaldırdı. Siyaseti pragmatik, kısa vadeli reformlar ve tavizlerden ibaret gördü. İktidar olarak,   ideolojik bir hegemonya temelli  uzman idaresi ve çıkarların koordinasyonundan ibaret bir işlev yürüttü. Kutsal sayılan değerlerle siyaset yaptı, toplumu ayrıştırdı; ötekileştirici,  gerginlik yaratıcı ortamlardan oy almaya çalıştı. Uzlaşı kültürünü,  eşitlerarası toplumsal  müzakere  etme bilincini ortadan kaldırdı. Toplumsal alandaki dinsel, ekonomik, etnik karşıtlıkları insanları dost ve düşman olmak üzere etkili bir şekilde ayırmayı sağlayacak kadar güçlendirdi ve politik bir karşıtlığa dönüştürdü. Siyasal kategorileri (siyasal hasımları) oluşturan biz/onlar ayrımını siyasal anlamda kurmak yerine; (biz) iyiye karşı, kötü (onlar), dost ve düşman şeklinde kendi söylemden türettiği ahlaki kategorilere göre inşa etti. Cinsiyetlerarası eşitlik referansını reddetti; tarihsel ve toplumsal olarak var olan cinsiyet kalıpları ve rollerini,  gittikçe artan şekilde (İslami) dinsel,  kültürel ya da diğer geleneksel önyargılara göre biçimlendirdi; bu İslami, eril  ‘toplumsal cinsiyet kurgusunu’, eğitim başta olmak üzere toplumsal tüm alanlarda  dayattı. Adil olmayan, belli kesimlerin çıkar ve rant beklentilerine göre yapılandırılmış, ulusal kaynakların yağmalanmasına dayalı, çevresel ve ekolojik sürdürülebilirliğe aykırı ekonomi politikaları ile; emekçi ve üretici kesimlerin haklarını, yaşam ve varlık olanaklarını yok etti; yoksulluğu, işsizliği, eşitsizliği arttırmaya devam etti. Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi yurttaşlık hakkı niteliğinde olan sosyal ve ekonomik haklar, piyasada alınır satılır hale getirildi, piyasalaştırma  hayatın her alanında  hakim kılındı. Çalışma ve iş yaşamı bütünüyle güvencesiz, örgütsüz hale getirildi, emekçilerin kendi geleceklerine sahip çıkabilecekleri örgütlü tüm alanlar kapatıldı. İşten atılma korkusunun yarattığı katlanma durumu içinde, bu kesimler, geleceksiz bırakıldı.

Türkiye de, yeni demokratik süreçlerin ve muhalif kesimlerin toplumsal güç elde etmesine olanak vermeyen, toplumsal reformsuz bu yapı; ekonomik eşitsizliği arttırdı, toplumdaki eşitsiz erk paylaşımını yoğunlaştırdı. Neticede fiili bir yetki durumu yaratılarak, geleneksel parlamenter siyasal sistemin kurum, kuruluş ve ilkelerini kendi siyasi anlayışı doğrultusunda dönüştürdü. Sivilleştirilmiş, muhafazakar, açık otoriter bir rejim oluşturdu!

Bu koşulların ağırlığı altında bir “insan hakları günü” daha; hakları için yürüyen sağlık emekçilerinin, “geçinemiyoruz” diyen işçi, çiftçi, işsiz tüm yurttaşların,  barınma hakları için oturma eylemi yapan üniversite öğrencilerinin, kadın öldürümlerinin ve şiddetin önlenmesi istemiyle sokağa çıkan kadınların karşısına dikilen coplar, sıkılan biber gazları, indirilen tekmeler, yumruklar, yerde sürüklenen savunmasız bedenlerle algılarımıza  yerleşiyor.    

İnsan Hakları  ve Devletin Gücünün Sınırları!

İnsanın değil, “devletin” güvenliğini sağlama kaygısının giderilmesi üzerine kurulu hakim “yasal” mantık, güvenlik ile insan hak ve özgürlüklerini, birbirinin alternatifi/ hatta karşıtı kabul ediyor. Böylece temel hak ve özgürlüklerini kullanan yurttaşlar (işçiler, öğrenciler, memurlar vs.); “devlet düzenini tanımayanlar”, “Temelden Sapan”lar olarak kabul ediliyor, kişi haklarından yoksun bırakılması ve en uygun yöntemlerle bertaraf edilmesi gereken tehlikeler olarak görülüyor. Bu şekilde “öğretilen bir ‘ güvenlik kaygısı’, devletin kendi yurttaşlarını yiyen bir dev haline geliyor”. “Tüm yurttaşlar olası güvenlik tehlikelerini bertaraf etme politikasının objesi kılınıyor”, meşru herhangi hukuki ve fiili neden olmaksızın; şiddet, kuşku ve hayati tehlike altında bırakılıyor. Yaşam hakkı ihlalleri devam ediyor. Faili meçhul cinayetler araştırılmıyor, davalar zaman aşımına uğratılıyor. Failler cezasız bırakılıyor. TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu 23. Dönem 3.Yasama Yılı ve 27. Dönem 1. Yasama Yılı  Raporlarına da yansımış olduğu üzere; kolluk kuvvetlerinin işkence ve kötü  muamele uygulamaları  artmış bulunuyor. Son dönemlerde;  adil yargılama hakkı, tutuklu ve hükümlü hakları, sosyal güvenlik hakları ve ayrımcılık yasağının ihlali konularında şikayetler, sürekli çoğalıyor. Özel hayatın korunması hakkı,  ifade  ve basın özgürlüğü, sendikal haklar, çalışma hakları (güvencesiz çalışma, taşeronlaştırma, geçici çalışma vs.)  alanında  ihlal uygulamaları, artarak devam ediyor. Üniversitelerde baskılar, öğrenci sürgünleri ve okuldan uzaklaştırma uygulamaları, sistematik hale geliyor. Kadınlara, çocuklara yönelik şiddet, toplumda infial yaratacak düzeyde artıyor. Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) 2020 raporuna göre,  Rusya’dan sonra en çok mahkum edilen ikinci ülke konumunda. Ne yazık ki 2019’da olduğu gibi 2020'de ifade ve düşünce özgürlüğünün en çok ihlal edildiği Avrupa ülkesi!

Şu durumda sormak gerekir. İnsan haklarını en genel şekilde ;“devletin gücünü sınırlandıran haklar” anlamında kullanıyorsak ve insan hakları anlayışı;“bireyleri, devletlerin gücünü kötüye  kullanmalarına karşı korumaya”  dayalı ise; neden insan haklarının en yoğun ihlal edildiği  zamanlarında, “en çok susuyoruz”? Neden,  Glover’in saptadığı gibi, günlük yaşantımızda sıradan bir nezaket, insan haklarından daha  önemli olabiliyor hâlâ? Çünkü, insan haklarının korunması ile bu hakların kullanılması alanları arasında sürekli artan gerilimde devlet, paradoksal şekilde ana ekseni oluşturur. Çünkü “devlet, hem hakları ve özgürlükleri tanıyacak, hem de ihlal edebilecek yetkiye sahip tek öznedir”.  İnsan haklarına ilişkin taleplerin büyük bir bölümü; devlet erkine karşı korunmaya, ona sınırlar getirmeye, onun çerçevesini çizmeye ihtiyaç duyan olgulardır. Bu olgular, devlet tarafından usulüne göre tanınmakla ancak, devleti sınırlayan ve devlete yasaklar koyan hukuk kuralları halinde pozitif hukukta yer alırlar. “Bu anlamda devlet, bu temel haklarının hem yükümlüsü hem de garantörü durumundadır”. Ama aynı zamanda bu haklar, devlete, kendisine yönelik yasakları hayata geçirme görevini de yükler. “Bu durum ise, devleti bu hakların ihlalcisi durumuna getirir, bu hakları etkisizleştirmeye yarayan hukuksal teknikleri bulmaya iter.”

İnsan Haklarının Ekonomipolitiği

Kuşkusuz bu sorulara verilecek yanıtların diğer bir bağlamı da ancak, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesini” ilan ettiği, 10 Aralık 1948 tarihinden bu güne kadar yaşanan gelişmeleri ve bu gelişmelerin ekonomi politiğini değerlendirmekle  ortaya konulabilir. Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi; “İnsanların özgür, onur ve haklar bakımından  eşit doğdukları,  akıl ve vicdanla donatılmış olmaları  nedeniyle, bir “değer” taşıdıkları,  bundan dolayı da belirli şekilde muamele görmeleri gerektiği”  düşüncesine dayanıyor. Bu düşünce temelinde tüm bireylerin, insanların değerinden türetilen bu  haklara;  dil, din, cinsiyet ırk, etnik özellikler ve diğer bir nedenle ayrıma  uğramadan -sırf insan olmalarından-dolayı  sahip olduklarını ilan ediyor. Böylece Bildirge  tarihte çok önemli bir işlev görüyor. Zira insan haklarını ilk kez; insanları korku ve sefaletten, yoksulluğun ve yoksunluğun zorluklarından, iktidarların buna bağlı zorlamalarından  kurtaracak, eşitlik temelinde onurlu hayat sürmelerini sağlayacak bir toplum projesinin, kurucu temel  parçası kabul ediyor ve bu önem derecesine yükseltmiş oluyor.

1948‘den bu güne, insan hakları alanında ulusal ve uluslararası düzeyde gösterilen yoğun çabalar, insan haklarını koruma gerekliliğinin - düşünsel alanda da olsa-  dünya ölçeğinde  kabul edilmesini sağlamış durumda. İnsan hakları belgeleri, artık devletlerin çoğu tarafından onaylanıyor. “Ancak, belgelerin (hakların) onaylanmış olmaları, onların gerçekleştirilmeleri ve korunmaları  için yeterli  olmuyor. Bu gün uluslararası düzeyde kabul gören insan haklarının hemen hemen hepsi, dünyanın her yerinde düzenli ve sistematik olarak ihlal ediliyor”. Zira pek çok devlet, uluslararası insan hakları belgelerini  yalnızca dünya topluluğunun üyesi olmak amacıyla onaylamış bulunuyor ve bu devletler için insan hakları belgelerini onaylamak, bu amaç dışında  bir  anlam  taşımıyor. “Müdahale edilmeyen katıksız ekonomilerin her şeyi halledeceğini” iddia eden M.Friedman’ın “iktisadi şok”  öğretisi, her yerde hayata geçiriliyor. Bu “katıksız çözümün” ancak, tatbik edilmek istenen insanlara yaşatılacak “şiddetli bir şokla” kabul ettirilebileceğinden hareketle insanlar; sosyal yardım olanaklarının darmadağın olmasını, asgari ücret ve çalışma koşullarıyla ilgili denetimlerin kaldırılmasını, sosyal hizmetlerin özelleştirilmesini, vergi oranlarının zengin yoksul ayrımı olmaksızın eşitlenmesini, protesto gösterilerinin yasadışı ilan edilmesini içeren bir sisteme razı  olmaları  için, her şeyden önce iktisadi çöküntüye uğratılarak, ne yapacaklarını bilemez hale getiriliyor. Tüm dünyada  köleleştirici bir yoksulluk  ve panik dönemi dikkatle zamanlanıyor ve baştan beri denetlenip el altından yönetilen  iktisadi bir yıkım meydana getiriliyor. Ardından dalga geçercesine yalancı vaatler ortaya çıkıyor, “yeniden doğuş”, “yeni başlangıç” söylemleri ile neoliberalizmin demagojisi sürdürülüyor.

Demokratik politika geleneğinin olmadığı veya az olduğu, buna ek olarak yukarıda tanımlanan ekonomik zorlukların ve /veya etnik bölünmelerin  bulunduğu yerlerde, demokrasinin uyuşmazlıklar üzerine koyduğu sınırlamalar kırılıyor ve insan hakları açısından felaketler yaşanmasına yol açıyor.

Walter Benjamin; “bu gün içinde bulunduğumuz olağanüstü tehlikeli hal, istisnai bir durum değil, kuraldır. Bu kavrayışa uygun bir tarih mefhumu (anlayışı) geliştirmeliyiz” diyor.

Başak Bir Politika Anlayışı

Böylesi bir tarih anlayışı oluşturulabilirse ancak, başka bir insan anlayışı ve başka bir politika anlayışı yaygınlık kazanabilir. Şimdinin ve geleceğin insanının hangi felsefi, etik, siyasi değerlere göre tanımlanması ve hangi politik  değerler sisteminin, hangi demokrasi anlayışının geliştirilmesi gerektiği soruları doğru bir şekilde yanıtlanabilir. İnsan hakları ve bilgisel temelleri, oluşturulacak bu yeni anlayışların temel öncüllerini oluşturacaktır. Zira insan hakları, özünde iktidarın yanlış kullanımı işiyle ilgilidir. Türkiye toplumu olarak bizlerin; “içinde bulunduğumuz olağanüstü tehlikeli hal” e son vermek için, ekonomi politiği  içeren bir  insan hakları mücadelesini tüm alanlara yaymak gibi bir zorunlulukla karşı karşıya olduğumuz ortada. Bu mücadele; “baskıcı ve sömürücü sosyal ve siyasal yapıları görünür hale getirecek, günümüz koşullarında bunları deşifre edecektir. Siyasi değişim süreci olarak demokratikleşme  ve demokrasiyi birbirinden ayırmamıza olanak sağlayacak, demokrasiyi savunma değil, oluşturma ihtiyacı içinde olduğumuzu bize öğretecektir.

Bunun için hiç zaman kaybetmeden; “her izleyicinin bir müşteri olduğu, tartışmanın üsluplar arasındaki rekabete indirgendiği, en son kamuoyu araştırmasına,  gelecekle ilgili ortak bir beklentiden daha çok itibar edildiği ve kendi kendini övmenin zorunlu olduğu bir ortamda, iktidar ve muhalefetin ortak noktalarda susmaya ilişkin zihni anlaşmasını bozmalıyız.”.

Zor ve bugüne kadar keşfedilmemiş olan Kitle Demokrasisine hazır mısınız?

*Hukukçu /Akademisyen

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.