Sayfa yolu
Önder Algedik ile 'Ya Fosil Düzen Ya Devrim' kitabı üzerine: 'Faili görünmez kılan her söylem iklim yangınına yakıt oluyor'
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Yayın Tarihi: 31.10.2026 , 00:15
Enerji ve iklim uzmanı Önder Algedik'in son kitabı "Ya Fosil Düzen Ya Devrim: İklimi Değiştirme Savaşı" geçtiğimiz günlerde okurla buluştu.
Algedik'in geçen yıl yayımlanan "Hepimizin Meselesi İklim Meselesi" adlı kitabının ardından gelen çalışma, okur buluşmalarıyla sürüyor. Bir yandan da ülkemizde iklim ve çevre tartışmaları, COP31 sürecine yaklaşılırken gündemin başlıklarından biri olmayı sürdürüyor. Kasım ayında Antalya'da toplanması beklenen zirve öncesinde hükümetin iklim politikaları, kömür ve maden yatırımları, kentlerdeki betonlaşma ve afet riski yeniden tartışılıyor.
Önder Algedik, tüm bu tartışmaların içinde "Ya Fosil Düzen Ya Devrim"i soL'a anlattı.
'Soruna işaret etmek yetmiyor, çözümü de göstermek gerek'
Sohbete bir adlandırma meselesiyle başlayan Algedik, sorunu nasıl tanımladığımızın, çözüme giden yolun da ilk basamağı olduğunu söylüyor.
Algedik şöyle diyor:
Mevcut tüm tartışmalarda herkes soruna işaret ediyor. Bu bir yanıyla mantıklı ve doğru olsa da bir yerden sonra özneyi ortadan kaldıran bir tartışmaya neden oluyor. Bizim sormamız gereken esas soru, öznenin kim olduğu. Bunun bir sihirbazlık numarası olduğunu düşünüyorum. Asıl suçluyu gözümüzden kaçıran sorular, devasa boyutlara varan ekolojik yıkımı sanki kendi kendine ya da hepimizin ortak hatasıyla olmuş gibi hissettiriyor.
Dört söylem, tek sonuç: Fail görünmez oluyor
Kitabı hazırlarken esas kaynaklara, bunların verilerle çapraz kontrolüne ve bugünkü politik söylemdeki yansımalarına yaslandığını belirten Algedik, iklim meselesinin ancak bir düzen değişikliğiyle çözülebileceğini ifade ediyor. Sorunun ele alınış biçimini ise dört farklı başlıkta topluyor.
İlki "Tüketici kaynaklı söylem":
Sorunun ele alınış biçimi aslında esas sorunun üzerini örtüyor. Bunları kitapta dört başlıkta topladım. İlki tüketici kaynaklı söylem. Hayatımıza sokulan 'karbon ayak izi' gibi ifadelerle sorumluluk doğrudan tüketicideymiş gibi bir mana çıkıyor. Daha önce 'İklim Meselesi' kitabında da bahsetmiştim: Evinde oturan yaşlı bir teyzenin dişini fırçalarken su bardağı kullanması, koskoca sorunun altında vicdani olarak ezilmekten başka bir şeye yaramıyor. Sorun bundan çok daha büyük. Tüm bunları göz boyama olarak yorumluyorum. Bu söylem, BP'nin devasa hacmini, endüstriyel bacaların büyük kapasitesini alıp vicdani bir yük olarak bireye bindiriyor. Birey de tek başına, çaresizce asıl suçludan uzaklaşıyor.
İnsan kaynaklı söylem ile sorunu anlatmaya devam eden Algedik, "Hepimiz aynı gemideyiz" masalına dikkat çekiyor. Algedik'e göre suçlu ile suçunun yarattığı sorunlardan etkilenenlerin aynı gemide olduğu "yalanı", suçluyu gölgeleyen unsurlardan biri.
Üçüncüsünü ise "sanayileşme kaynaklı söylem" olarak tarif ediyor Algedik.
Tarihçileri, teknokratları ve geleneksel ekoloji hareketlerini bu başlıkta sıralayan Algedik, sanayileşme öncesi verileri ve bununla yapılan kıyasları da eksik buluyor. "Sorun, sanayi devrimi öncesinde yokmuş gibi davranıyorlar. Oysa veriler başka şeyler söylüyor" diyen Algedik, enerji tarihinin, özellikle de kömürle kurulan ilişkinin, Avrupa'da ve özellikle İngiltere'de yaşanan çatışmaları ve gerilimleri unutturduğunu belirtiyor. Bütün kabahati yalnızca sanayi devrimine atmanın eksik bir okuma olduğunu ifade ediyor.
Sonuncusu ise "kapitalizm kaynaklı" söylem. Algedik bunu şöyle tarif ediyor:
Belli açılardan makul ve kulağa hoş geliyor bu. Ya da diğerlerine kıyasla daha sistematik bir eleştiri gibi. Evet ama burada küçük bir tehlike yok mu? 'Kapitalizmin yarattığı sorun', 'İklimi değil sistemi değiştir' gibi ifadeler, sonuçta yine iklimi değiştirenlerin kabahatini işaret etmeyip bir tür gölge boksuna dönüştürüyor işi.
Evet kapitalizm, ama açık açık konuşmamız gerekiyor. Hangi sermaye, kim bunun başını çeken, hangi firma, hangi burjuva? Mesela şehirleri betona boğan yerel yönetimleri görmeyeceğiz, rant politikalarının aktörlerini çıkarmayacağız, emeğiyle geçinen ama aldığı parayla yaşadığı kentte felaketleri yaşayan insanları görmeyeceğiz, soyut bir kapitalizm söylemine mi sığınacağız? Bu eksik olur. Kim bunlar? Muhatapları kimdir? Özneyi işaret etmemiz lazım, özneyi görünür kılmalıyız. Kim kirletiyor, göstermeliyiz. Dünyayı bu hale getirenleri deşifre etmeden bizi felakete sürükleyen asıl mekanizmayla yüzleşmemiz mümkün olmayacak. Sonuç olarak faili yok sayan, faili gizliyor ve bunca sorunu yaşayan bizleri bu sorunla baş başa bırakıyor.
İklim sorununu yurttaşların üzerine atan düzen sıyrılmanın yollarını arayıp bulurken, kentleri ve doğayı yağmalayan patronlar aradan sıyrılıyor. Sermayenin ülke topraklarına verdikleri zararı soL'dan okuyun. Abone olun, soL güçlensin.
'Yangını söndürmek yerine konferans düzenliyorlar'
Algedik, yaşadığımız sorunu bir apartmanda çıkan yangına benzetiyor:
Bu yangının alt kattan başladığını varsayalım. Yangını söndürmek yerine 'Bu yangın neden çıktı, koku nereden geldi, yangın merdiveni ne durumda?' diye apartmanda konferanslar düzenleniyor. Bir yandan da üst katlarda inşaat devam ediyor. Alt katı yangın sarmış, biz üste kat çıkmaya devam ediyoruz. Ama kimse 'Yahu bu yangını nasıl söndüreceğiz?' demiyor. Sonra bir bakıyoruz ki apartmanın yönetimi, yangını çıkaran firmayla aynı kişiler ya da yangından çıkar sağlayan, para kazanan kişiler. Yaşadığımızı biraz buna benzetebiliriz.
Peki çözüm? Algedik burada kritik bir ayrıma işaret ediyor:
Sorunları tartışıyoruz ama esas mesele sorunu politikleştirmemiz olacak. Sorunları, soruları ve çözüm önerilerini politikleştirmeden aynı şeyi tekrar edip duracağız.
'Bu düzen bu sorunu çözmez'
Önder Algedik'in "Ya Fosil Düzen Ya Devrim"i, aslında sömürü tarihine fosil yakıtlar üzerinden bakan bir okuma sunuyor. 1200'lü yılların İngiltere'sinden başlayan tartışmalarda, özellikle ısınma için kullanılan kömür etrafında verilen mücadelelerin Avrupa'nın politik ortamını nasıl etkilediğini anlatıyor.
Dünden bugüne yapılan tüm değerlendirmelerin, yazılan raporların ve çalışmaların bir işe yaramadığını ifade eden Algedik, iklim meselesinde kalıcı çözümün köklü bir değişimden geçtiğini söylüyor.
Ulaşım ücretsiz kılınmadan, üretim kamulaştırılmadan, fabrika sahiplerinin daha fazla kâr için çevreyi yok eden faaliyetleri engellenmeden sorunun çözülemeyeceğine dikkat çeken Algedik şöyle diyor:
Bugüne kadar yazılıp çizilen raporlar, değerlendirmeler bu iklim krizindeki yangına yakıt olmaktan başka bir işe yaramadı, gerçekten. Bu sistemin bu sorunu çözme şansı yok. 'Yapamayacakları için' demiyorum, 'yapmayacakları için' diyorum. Söz gelimi bugün 'dünyanın her yerinde ağaçlar dikiliyor, yeni orman alanları yapılıyor' diye yazılıp çiziliyor. Sonra bakıyoruz ki aslında her biri yeni odunluklar oluyor. Çevreyle falan ilgisi yok. Fabrikalar odun sağlamak için yeni alanlar açıyor, başka bir şey değil.
Emeğin, çevrenin ve halkın gündemini soL’da okuyun. soL'a abone olun, bağımsız haberciliğe güç verin.
Sorunun tam ortasında yer alan bir ülke: Türkiye
Algedik kitabında iki ülkeyi örneklem olarak ele alıyor: Avustralya ve Türkiye.
İki ülkenin COP31'de birlikte iş yapmasına da dikkat çekiyor.
Türkiye tüm bu sorunlarda özel bir yer tutuyor. Sadece bu ülkede yaşadığımız için demiyorum bunu, aynı zamanda Türkiye'nin bu başlıkta tuttuğu yer açısından söylüyorum.
Türkiye sadece iklimi değiştiren, buna dair politikalar üreten bir ülke değil, aynı zamanda bu sorunları ihraç eden bir ülke. Mesela Türkiye kapasitesinin üzerinde ağaç satın alıyor, bunları alıp başka ülkelere ihraç ediyor. Ama burada, daha önce 'İklim Meselesi' kitabında konuştuğumuz bir detay yine kendini gösteriyor: Bir tür milliyetçi söylemin gözleri kör etmesi.
Neydi? Hatırlarsanız o zaman da konuşmuştuk, gündem olmuştu. Herkes 'Yok efendim yurtdışından çöp ithal ediyoruz, vay efendim Avrupa'nın çöpünün burada ne işi var' diye feryat etti. Tamam, doğru, ne işi var burada? Ama kendi çöpümüzü ne yapacağız? Buna 'çöp milliyetçiliği' demiştim. Şimdi aynısı benzer sorunlarda da kendini gösteriyor. İliç'te facia meydana geldi, Kanadalı şirket bu ülkeye büyük zarar verdi. Peki Türkiye'deki firmalar? Onlar aynı zararı vermiyor mu? Kanada zarar verince kötü de Türkiye'nin 'yerli ve milli' patronları zarar verince iyi mi? Ben tüm bunları sohbetimizin başındaki o özneyi gizleyen tartışmalara bağlıyorum biraz da.
Kitap üzerine sohbet ederken sorumluyu, yani sorunun muhatabını arayan sorular, okurda da bir tür muhatap bulma sürecini inşa ediyor. Bu bir yanıyla rahatsız edici de. Çünkü şimdiye kadar yapılan çevreci eylemlerin ve iklim aktivistlerinin pek çok çabasının neden sonuç vermediğine yanıt arıyor:
Doğru sorular doğru yanıtları ve çözümleri getirebilir. Mesela fosil yakıtlarda kömür bu açıdan çarpıcı bir örnek. Bakın, bugün dünyadaki birçok şey kömür ve maden işçilerinin mücadelesiyle şekillendi. İlk sendikal kazanımlarda, ilk emek mücadelesinin kazanımlarında klasik bir imge olarak kömürü görürsünüz. 8 saatlik iş gününden işçi sağlığına, ek mesaiden sendikal mücadeleye kadar her şey o dönemlerde şekillendi. Mesela aynı şey neden petrol meselesinde yok? Tüm bu süreçte sorunları yaratanlar da görünmez kılındı bir yanıyla. Bu aynı zamanda mücadelenin örneklerine dair de düşünmemiz gerektiren bir durum diye düşünüyorum.
Devrim, reformun bittiği yerde
Devrim kavramı da tam bu noktada devreye giriyor. Sorun olduğu yerde durdukça yazılan raporlar da yapılan toplantılar da yangına yakıt sağlamaktan başka bir işe yaramıyor. Algedik'e göre yaşadığımız tüm çevre sorunları bu düzenin yarattığı sorunlar ve düzen değişmeden kalıcı bir çözüm olmayacak. Ancak ona göre bugünden başlama gerçeğini de pas geçmemek gerekiyor:
Bugünden başlayarak örnekler inşa etmeli, kazanımlar sağlamalıyız. 'Ben çevreciyim, demokratım' falan filan diyen belediyeler ulaşımı ücretsiz yapıyor mu? Toplu ulaşımı insani açıdan iyileştiriyor mu? Yoksa bunları pas geçip insanlara bir çare olarak araba almayı mı teşvik ediyor? Evet, bir yerlerden başlamalıyız. Ücretsiz toplu ulaşım, yenilenebilir enerji örnekleri yaratmak, ama en basiti bu. Bugün çok basit tasarruf örnekleriyle bile bir sürü adım atabiliriz. Kimsenin kullanmadığı o kocaman rezidansların tepeleri neden aydınlatılıyor sabaha kadar, mesela bunu sormayacak mıyız?
Sonuçta enerji dediğin şey hızla alakalı bir şey. Bu düzen, yani kapitalizm, insanları daha hızlı olmaya zorluyor. Bu akıl yürütmeyle, bu düşünce mantığıyla mücadele etmeden devrim olmadan, aksi mümkün değil. Ne için bu hız? Birileri daha fazla kâr etsin diye. Tüm bunlar bize iklim meselesinde reformun yetmeyeceğini, bir devrimin gerektiğini söylüyor. Ben sebepleri değil, sonuçları konuşmamız gerektiğini düşünüyorum.
Sözlerini Rosa Luxemburg'a atıfla tamamlayan Algedik şöyle diyor:
100 yıl önce kömürün güçlü olduğu dönemde, işçi sınıfı kömürle işleyen üretim ilişkileri içinde mücadele ederken Rosa Luxemburg, 'Ya sosyalizm ya barbarlık' diyordu. O barbarlık bugün fosil düzende devam ediyor. Bugün bu sorunu çözmek için artık sorunun musluğunu kapatmak dahi yetmeyebilir. İnsanlığın geleceğinden bahsedeceksek eğer bizim o tesisatı komple değiştirecek komünizme ihtiyacımız var.
soL'un dört kez sansürlenen X hesabını takip ederek yaygınlaştırabilirsiniz.
soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.