Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Olimpiyat oyunları geride kaldı: Peki nerede bu olimpik ruh?

Bugün, “olimpik ruh”un büyülü maskesinin ardında sporla aklama, sömürü, talan ve iki yüzlülük gizleniyor ama olimpiyat tarihini böyle hatırlamak birçok sporcuya ve mücadeleci insana haksızlık olur. 

V. Bora Uğur

Yayın Tarihi: 17.08.2024 , 10:12 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54

Yazı, ülke ve dünya gündemini mizahın diliyle işçilerin gündemine taşıyan 'Asgari Dergi'nin Ağustos ayında çıkan sekizinci sayısında yayınlanmıştır.

Bu düzende sporda var olan karşıtlıkları görmezden gelirsek olimpiyatlar iki reklam arası izlenen gündüz kuşağı programından ibaretmiş gibi gelebilir. O zaman gelin, karşıtlıkların tarihindeki aydınlık ve karanlık anlar üzerinden Herakles’in oyunlarının ruhunu hep birlikte arayalım... 

Olimpiyatlar törenleri, tarihsel mirası ve hikayeleriyle kendi içinde büyülü bir yan taşır. Olimpia kentinin Hera Tapınağı’nda olimpiyat meşalesinin yakılmasıyla olimpiyat ruhu ve heyecanı tüm dünyaya yayılır...

Uluslararası Olimpiyat Komitesi’ne göre olimpik ruh, dostluk, dayanışma, adil oyun ile karşılıklı anlayışı gerektiren barışçıl ve daha iyi bir dünya inşa etme anlamı taşıyor. İki dünya savaşı geçirmiş, kuruluşundan itibaren ayrımcılık üreten bir spor organizasyonu için iyimser bir temenni, değil mi? Bugün, “olimpik ruh”un büyülü maskesinin ardında sporla aklama, sömürü, talan ve iki yüzlülük gizleniyor ama olimpiyat tarihini böyle hatırlamak birçok sporcuya ve mücadeleci insana haksızlık olur. 

Modern anlamda ilk olimpiyatlar Baron Pierre de Coubertin’in girişimiyle 1896 yılında Atina’da düzenlendi. Coubertin, “Spor, savaş için dolaylı bir hazırlık olarak görülebilir. Sporlarda, savaşa hizmet eden tüm benzer nitelikler gelişir” diyordu. Emperyalist Batı’nın kendini eğlediği ilk olimpiyatlarda, ABD dışında, Avrupalı olmayan yalnızca bir sporcu vardı ve hiç kadın sporcu bulunmuyordu.

Komite’nin bireyci ve ayrımcı politikalarına karşı Allice Millat’ın öncülüğünde örgütlenen kadın sporcular olimpiyatlarda yer almak için mücadele etmeye başladı. Ekim Devrimi ile aynı yıl kurulan Fransa Kadınlar Spor Federasyonu, 1934’e dek Millat başkanlığında dört kez Kadın Olimpiyatları düzenlendi. “Kadınların terinin arenadaki kumları kirlettiğini ve olimpiyatlardaki tek görevlerinin erkeklere çelenk takmak olduğunu” söyleyen Coubertin’e rağmen, sonraki yıllarda kadınlar her branşta temsil edilmeye başlandı.

1904 St. Louis Olimpiyatları tam bir fiyaskoydu. Sömürgeleştirilmiş ülkelerdeki renkli insanların doğal atlet olup olmadıkları konusunda deney yapılması kararlaştırıldı. Komitenin onayıyla, ırkçı antropolojinin doğruluğunu kanıtlamak için; spor yapmamış, yüzme bilmeyen, hormonal hastalıklara sahip farklı etnik kökenlerden insanları bir araya getirip, zamanlarını ve performanslarını beyaz, üniversiteli Amerikalı atletlerle test ettiler. Resmi raporda “vahşilerin uzuvlarının güçlü olduğu ve tuhaf yaşam tarzları nedeniyle doğal atlet olma teorisinin çürütüldüğü” kayıtlara geçti.

Ancak 1960 Olimpiyatları’nda Etiyopyalı atlet Bikila, Olimpiyat Komitesi’nin ırkçı tutumuna unutulmayacak bir başarıya imza atarak cevap verecekti! Ayakkabıları eski ve dar olduğu için çıplak ayak koştuğu maratonda çocukluk yıllarında ülkesini işgal eden İtalya’nın başkenti Roma’da dünya rekoru kıran Bikila, altın madalyayı göğüsleyen ilk Afrikalı sporcu oldu.

Etiyopyalı atlet Bikila.

Çizen: Yetkin Gülmen

İki savaş arasında işçi sınıfı tarih sahnesine çıktıkça sporun da rengi değişiyor, işçi takımları kuruluyor, spor, siyaset ve yaşam iç içe geçiyordu. Sosyalistlerin başını çektiği İşçi Olimpiyatları yüz binlerce işçinin odağı haline geldi. Coubertin’in Olimpiyatları bencilce bir rekabeti teşvik ederken, İşçi Olimpiyatları işçi dayanışması ve barış üzerine kurulmuştu.

1931 yılında Viyana’da düzenlenen İşçi Olimpiyatları’na farklı milletlerden kadın ve erkek 100 bin işçi sporcu fabrikalardan, atölyelerden çıkıp etkinliklere katılırken, 26 ülkeden 250 binden fazla seyirci oyunları izledi. Karşısında IOC Olimpiyatları meşruiyet krizi yaşıyordu. Sporun herkes için olduğu görüşü dalga dalga yayılıyor, aranan olimpiyat ruhu tarih sahnesine çıkıyordu.

1936 Berlin Olimpiyatları, Nazi iktidarı tarafından bir propaganda fırsatı olarak kullanıldı. Olimpiyat takımlarına Yahudiler ve siyahlar alınmamış, Nazilere propaganda fırsatı vermek istemeyen Sovyetler Birliği dahil birçok ülke olimpiyatlara katılmama kararı almıştı. Yayınlanan deklarasyon şöyle diyordu: “Milyonlarca atletin toplumsal görevini gerçekleştirmekten mahrum bırakıldığı, üst düzey atletlerin hapsedildiği, emekçilerin büyük bir çoğunluğunun inançları nedeniyle işkence tehdidiyle yaşadığı, bir ırkın topluca yasadışı ilan edildiği bir ülke, Olimpiyat Oyunlarına ev sahipliği yapabilecek doğru yer değildir!”

Nazi iktidarına karşı Barselona’da düzenlenmesi kararlaştırılan Halk Olimpiyatları'na 23 ülkeden 6 binin üzerinde atlet davet edildi. Berlin’de gamalı haçlı olimpiyat bayrağı dalgalanırken, Barselona Halk Olimpiyatları’nın afişinde farklı ten rengine sahip üç insan bayrak taşıyor, kadın ve erkek sporcular yan yana koşuyordu. Oyunlardan bir gün önce Faşist diktatör Franco tarafından kanlı iç savaş başlatıldı ve oyunlar iptal oldu. Olimpiyatlar için kente gelen atletlerden 200’ü, ülkelerine dönmek yerine anti-faşist direnişe katılma kararı aldılar ve birçoğu cephede savaşırken yaşamını yitirdi.

Nazi Olimpiyatları’nı boykot etmeyen ABD’ye rağmen, sporcular mevcut durumu bir meydan okumaya çevirmeyi başarmıştı. Siyahi atlet Jesse Owens dünya rekoru kırdıktan sonra madalya töreninde Nazi selamı vermeyi reddetmiş, törenin ardından Hitler, stadyumu terk etmek zorunda kalmıştı. Oyunlar boyunca siyahi atletlerin 14 madalya kazanması nedeniyle “aryan ırkın üstünlüğü” propagandası ağır darbe aldı. Ancak siyahi oyuncular ABD’ye döndüklerinde Beyaz Saray’daki kutlamalara çağırılmadılar!

Sonraki yıllarda olimpik arenanın kalbinden başka bir mücadele doğdu. 1952 Helsinki’ye kadar olimpiyatlara dahil olmamayı tercih eden Sovyetler Birliği, politika değiştirerek sermaye düzenine karşı başka bir spor anlayışının bayrağını yükseltmeyi hedefledi. İşçi ülkesi Sovyetler Birliği’nin, on milyonlarca insanını ikinci savaşta kaybettikten ve Nazileri tarih sahnesinden sildikten sonra katıldığı ilk olimpiyatlarda en çok madalya toplayan ikinci ülke olması başta ABD olmak üzere, emperyalistleri sarstı. Sonraki yıllarda olimpiyatlarda kızıl bir rüzgâr esti. Sovyetler, katıldıkları 9 yaz olimpiyat oyununda 6 kez, kış olimpiyatlarında ise 7 kez en çok altın madalya kazanan ülke olmayı başardı. Madalya alan sporcuların aileleri zengin, aristokrat ya da ayrıcalıklı değildi. Tamamı işçi çocuklarıydı ve başarıyı asıl değerli kılan da buydu. 2024 Paris Olimpiyatları’nda 40 yıl aradan sonra altın madalya kazanamayan ülkemizi düşündüğümüzde Sovyet deneyimi bize çok şey anlatıyor.

Sovyet kadın sporcular, 1960 Olimpiyatları.

1968’de Meksika’da, ırkçılığa karşı olimpiyat tarihindeki belki de en dikkat çekici protesto gerçekleşti: Altın ve bronz madalya için podyuma çıkan ABD’li atletler Tommie Smith ve John Carlos, ABD ulusal marşı sırasında, siyah eldiven giydikleri ellerini yumruk yaparak havaya kaldırdılar. Protestonun ardından Olimpiyat Komitesi iki sporcuyu kamptan çıkartarak madalyalarını iade etmeye zorladı. 

ABD’li atletler Tommie Smith ve John Carlos.

36 Olimpiyatları'nda Hitler selamını ayakta alkışlayan Komite, hiçbir yaptırım uygulamazken “Spora siyaset bulaşmasın!” diyerek tarihin her döneminde defalarca kez sporcuları susturmaya çalıştı. İsrail’in men edilmediği ve her türlü protestonun engellendiği 2024 Paris Olimpiyatları’nda Taliban’dan kaçan Afgan dansçı Manizha Talash, “Özgür Afgan Kadınları" yazan bir pelerin giydiği için yarışmadan diskalifiye edildi. Demek Komite için Nazizm ve Siyonizm politik değil, kadınların özgürlük çağrısı politik! Kimin işine gelirse…

Olimpiyat Komitesi, şehirleri ve ürünleri mega şirketlere pazarladığı ölçüde her türlü ayrımcılığa müsamaha gösterir ve iki yüzlüdür. Kimsenin senin benim spora erişmemize dair bir kaygısı, çabası yok. Tek istedikleri mesai sonrası televizyon başında sporcuların ayakkabı markalarına ağzımızın suları akarken yorgunluktan bayılana kadar o dünyayı uzaktan izlememiz. Kasalarında 1 milyar dolardan fazla bulunuyor.

Bununla da yetinmeyip oyunların düzenlendiği şehirlerde her türlü talan ve yağmanın önünü açıyorlar. 2016 Rio Olimpiyatları’nda şehrin üzerine çullanan sermaye "favela"larda yaşayan 77 bin insanı yerinden etti. Her olimpiyat oyununda kamu kaynaklarından milyarlarca dolarlık bir para akışı patronların ceplerine doluyor. Aynısını İstanbul için de hayal ediyorlar. Koca bir şehri rant ve sömürü cehennemine çevirmek...

Sporcularımızın başarı ve başarısızlığından ziyade, bu yıl Paris’te pazarlanmaya çalışılan bu ruh işte!

Peki 32 Viyana’da ufkumuzu açan, 36 Barselona’da en zorlu şartlarda imkansıza cüret eden, 60’ta çıplak ayak koşan ve on yıllarca işçi çocukları ve toplumcu bir planlamayla spor dünyasına damga vuran o gerçek olimpik ruh nerede? Cevap 68’de yumruğunu sıkan bileklerde. Cevap iş çıkışı arkadaşlarla gidilen bir halı sahada. Girilen bir kolda, verilen bir omuzda. Yani sende…

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.