Breadcrumb
Olgu Ülkenciler’in son sergisi üzerine söyleşi: ‘Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü’
Yayın Tarihi: 08.11.2025 , 12:45 Güncelleme Tarihi: 09.11.2025 , 01:30
“Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü; hem akıl çağıydı hem aptallık, hem inanç devriydi hem de kuşku, aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, hem umut baharı hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da öteki yana…”
Olgu Ülkenciler, 7. kişisel sergisi için Charles Dickens’ın İki Şehrin Hikâyesi romanından alıntıladığı bu mısralarla, bir taraftan bize 1700’lerin son dilimindeki yol ayrımını hatırlatıyor diğer yandan bugünün çelişkilerini vurguladığı tarihsel bir bakışı hissettiriyor.
Sanatçı sergi metninde şöyle diyor:
“Bugün de benzer bir kavşağın eşiğindeyiz; adeta aydınlık ile karanlığın çok yakında karşı karşıya geleceği büyük bir çatışmanın habercisi olan bir dönemden geçiyoruz. Bir yanda insanlık tarihinin ilerici olan büyük birikimi, düşüncenin, bilimin, eşitlik ve özgürlük arayışlarının izleri yer alıyor. Diğer yanda ise aklın yerine dogmanın, bilimin yerine hurafelerin; dayanışma ve toplumsal kurtuluşun yerine bireysel kurtuluş mitlerinin dayatıldığı bir dönem yaşanıyor.”
Ülkenciler, zamanın ruhunun imgelerini oluştururken seyirciyi de yaşadığı çağın pasif izleyicisi olmanın ötesine geçmeye, aktif özne olma yönünde harekete zorluyor.
Keyifli okumalar…

Hem izleyicileri edebi bir metinle selamlıyorsun hem de resimlerin Dickens’ın bu güçlü mısralarının imgelerine hapsolmuyor ya da yazılı bir anlatının türevini oluşturmuyor. Edebi metni, kendi sanatını güçlendiren bir unsur olarak ustalıklı bir şekilde kullanıyorsun. Biraz metin ve eserlerin arasındaki ilişkiden başlayalım. Bu başlığı sergine nasıl seçtin? Bu edebi alıntı senin için ne ifade ediyor?
Benim için kişisel sergi oluştururken önemle dikkat ettiğim hususlardan birisi de serginin başlığıdır. Serginin teması, renkleri, boyutları, kullanılan malzemesi ve başlığı; bir bütün oluşturma adına birbirini tamamlamalı, birbirine hizmet etmelidir diye düşünüyorum.
Daha önceki sergilerimde de, bugün olduğu gibi, hep içinden geçtiğim döneme bir tırnak açma ihtiyacı hissediyorum. İki Şehrin Hikâyesi’nin o giriş cümlesi, 1700’lerin son dilimine baksa da, tüm kırılma dönemlerinin özetini sunar niteliktedir. Bir devrin kapanmak üzere olduğu ama yerine neyin geleceğinin belli olmadığı bu dönemlerde, hayat bildiğimiz gibi akmamaya başlar. Netlik yoktur; çelişkiler iç içe geçer. Her şeyimiz vardır ama hiçbir şeyimiz yoktur.
Söylediğin bir şeyi tekrar etmek istiyorum: “içinden geçtiğim döneme bir tırnak açma ihtiyacı.” Bu çok kıymetli bir amaç. Peki bugün içinden geçtiğimiz dönemde hangi toplumsal veya tarihsel olaylar bu tırnak açma ihtiyacını tetikledi?
Tek bir toplumsal ya da tarihsel olaydan söz etmiyorum; ama böyle dönemlerin kendine özgü olan, tüm zeminlerin kaydığı hâli ve bunun beraberinde getirdiği, “çürüme” diye nitelendirilen o ruh ve davranış hâli beni etkiledi diyebilirim.
Yaşadığımız dönemin ruh ve davranışlarında çelişki de görüyorsun sanırım. Çünkü serginin başlığı çelişkili durumların bir arada olmasına da dikkat çekiyor. Biraz da bu çelişkilerden bahsedebilir miyiz? Hangi çelişkilerden yola çıkarak bu sergi oluştu?
Bir yanda teknolojiyle, bilgiyle, iletişimle hiç olmadığı kadar iç içeyiz. Toplumsal eşitsizlik de hiç bu kadar görünür hâle gelmemişti diye düşünüyorum Aynı anda, aklın ve bilimin yerine dogmanın; gerçeğin yerine manipülasyonun geçtiği bir dönemde yaşıyoruz.
Bir başka deyişle, umutla umutsuzluk, aydınlıkla karanlık iç içe geçmiş durumda. Toplumsal olarak büyük bir dönüşümün eşiğinde olduğumuzu hissediyorum; eski dünyanın çözüldüğü ama yenisinin henüz tam olarak kurulmadığı, ne olacağının da bilinmediği bir eşikteyiz. Bu belirsizlik hâli, üretim sürecimi de doğrudan etkiledi.
“Kuşlar”, “Portreler” ve “Solmayan Çiçekler” gibi serideki işler bu çelişkilerin izini sürüyor. Çünkü bu çağda hem yorgunuz hem dirençliyiz; hem kırılmışız hem yeniden filizleniyoruz. Ben de bu sergide, tam da bu gerilim hattında var olan insan hâlini — karanlığın içinden sızan ışığı, umutsuzlukla birlikte yeşeren umudu — görünür kılmak istedim.
Kısacası, bu sergi çağın içindeki çatışmaları sadece teşhir etmeye değil, aynı zamanda bu çatışmalar arasında hâlâ nefes alan umudu, direnci ve yeniden oluş ihtimalini aramaya çalışıyor.

Sergi metninde de karşıtlıklar arasındaki gerilimi görünür kılmaktan ve tüm mümkünlerin kıyısına geldiğimiz bu çağı anlamaktan bahsediyorsun. Dediğin gibi umut ve direnç belki de sarılmamız gereken duygular… Peki resimlerinde bu içerikle biçimin ilişkisi nasıl kuruluyor? Örneğin tuval üzerinde farklı malzemeler de kullanmışsın, bu tercihler içeriği daha güçlü yansıtmakla mı ilişkili yoksa tuvalde başka bir estetik arayışın sonuçları mı?
Hem içeriğin kendisi hem de yalnızca yeni bir estetik arayış değil; şimdiye kadar kendi resmimin serüvenini de zorlama diyebilirim. Zaman içinde ister istemez bir süre sonra kendi üretimlerinizin tekrara düşmesi söz konusu olur. Buna karşı değilim, her sanatçının yolu başka. Ama ben kendi resmimi konfor alanından çıkarmayı her zaman tercih ediyorum. Bunu başarıp başaramamak ayrı bir mesele, fakat denemenin kendisi, hatta kendi kendini zorlamak bile beni besliyor.
Farklı türde malzemelerin birbiriyle kurduğu uyum ya da uyumsuzluk; katman katman dokular ve yüzeyler hem eski işlerime bir referans hem de onlardan uzaklaşmanın bir göstergesi niteliğinde benim için.
Yine sergi metninde portrelerin için üzerimizi örtmeye çalışan katman katman karanlığı yırtacak gücü biriktiren bakışlara odaklandığını söylüyorsun. Bu açıdan, kullandığın katmanlı dokuların karanlığın etkisini güçlendirdiğini düşünüyorum. Diğer taraftan üst üste kullanılan malzemeler inşa etme eylemini çağrıştırıyor. Bence sergide odaklandığın gizli kavramlar: “yeniden inşa” ve “insan”. Bu kavramlar sergide nasıl bir yer buluyor?
“Yeniden inşa” sadece bir yapım süreci değil; aynı zamanda bir yıkım sürecini de betimliyor. Bu anlamda, yıkımlardan korkmamak gerekiyor diye düşünüyorum. Ancak iyi yıkıcılar, iyi kurucular olabilir.
Sergideki “Kuşlar”, “Portreler” ve “Solmayan Çiçekler” gibi işlerde, insanın karanlıkla mücadelesi, yönünü kaybetmemesi ve kırılganlık içinde direnme hâli, bu yeniden inşanın merkezinde yer alıyor.
Tüm bu soyutlamalarda insan; tarihin, bilincin, umudun ve ilerici olan tüm değerlerin sorumluluğuyla, bireysel değil, toplumsal kurtuluşu arayan bir özne olarak beliriyor. Karanlığın içinde varlığını korumaya, kendini yeniden kurmaya çalışan; dolayısıyla hem bugünü hem de geleceği inşa eden bir figür olarak ortaya çıkıyor.
Son olarak izleyicilerin sergiden çıkarken aklında kalmasını istediğin en önemli duygu veya düşünce nedir?
O güne doğru giderek yaklaştık. Peki, biz hangi taraftayız? Yorgun, umutsuz, yalnız ve vazgeçmiş mi? Yoksa tüm ağır yüklerimize rağmen hâlâ inatla yönünü kaybetmeden çoğalarak uçan kuşlar mı olacağız?
Henüz sergiyi görmemiş olanlar için de duyurmuş olalım, Olgu Ülkenciler’in son sergisi “Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü.” Bosfor Galeri’de 29 Kasım’a kadar görülebilir.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.