Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

'Olay Yeri' okuyucularla buluştu: 'Bizi kurtarmaya kimsenin gelmeyeceğine uyandırmak istiyorum'

Sekiz yıllık bir aranın ardından yeni öykü kitabı “Olay Yeri” ile okuyucularla buluşan Reyhan Yıldırım, soL'un sorularını yanıtladı.

ceren kargı

Yayın Tarihi: 17.11.2024 , 13:17 Güncelleme Tarihi: 17.11.2024 , 13:33

Yazar Reyhan Yıldırım'ın yeni öykü kitabı "Olay Yeri" okuyucularla buluştu.

"Öykülerimle yapmak istediğim şey, okurları bizi kurtarmaya kimsenin gelmeyeceğine uyandırmak" diyen Yıldırım, soL'un sorularını yanıtldı.

'Mücadelenin yazmakla kalmaması gerekiyor'

Sekiz yıllık bir aranın ardından yeni öykü kitabınız “Olay Yeri” ile okuyucuyla buluştunuz. Hem kitabınızın ismi hem içerisinde yer alan öyküler, okuyucuya yaşadığımız toprakların bir suç mahalline dönüştüğünü çağrıştırıyor. Üstelik kitabınız toplumsal çürümenin, şiddetin ve eşitsizliklerin doruğa ulaştığı bir dönemde yayımlandı. Bu zamanlama yaşadıklarımızın sizde yarattığı birikmeyle mi ilgili?

Evet. Marx’ın içinde debelendiğimiz dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamakla kalmayıp, onu değiştirmeye girişmemize dair tezini bilirsiniz. Benim bu teze katılımım yazmak şeklinde oluyor. Fakat eklemeliyim ki, son sekiz yıl içinde, içimde birikenler kitaptaki kurgularımın anımsattığı ya da tanıklık ettiğinden çok daha fazla. Gündemin aynı gün içinde defalarca değiştiği, üstelik bu halin yıllardan beri sürdüğü korkunç bir dönemin tanıklarıyız. Çeteler, mafya, uyuşturucu baronları, rüşvet, yolsuzluk, kayırmacılık, kadınlara, çocuklara, doğaya yönelik şiddet, her biçimiyle zor…Üstelik yurttaşları koruyup kollayacak tüm kurumlar çürümüş durumdayken... Bu nedenle mücadelenin yazmakla kalmaması gerekiyor, ben de eylem alanımı genişletmeye çabalıyorum, bu bir. İkincisi de bir yerde dur deyip yapıtı paylaşıma sokmak gerekiyor. İtiraf etmeliyim ki sekiz sene fazla dolu geçti. Olanı paylaştım, devamını da getirmeyi umuyorum.

Kitabınızda ilk soruda bahsettiğimiz şiddetin ve eşitsizliklerin mağduru olan farklı toplumsal kesimlerden pek çok karakteri öykülerinizin merkezine koyuyorsunuz. Bu karakterleri nasıl belirlediniz?

Çoğu beni etkileyen durumları iyi aktarabileceğime inandığım, kurguladığım karakterler. Bir kaçıysa uzun yıllar boyunca yüreğimde sakladığım, beni isyan ettirmiş, unutamadığım, hâlâ içimi acıtan olayların gerçek kahramanları. Gerçekçi olmalarını ve gerçekleri hatırlatmalarını dilediğim ayrıntılarla bezenmiş durumdalar. Hepsi de bizim insanlarımız.

'Yapmak istediğim, bizi kurtarmaya kimsenin gelmeyeceğine uyandırmak'

Bilgiye ulaşmanın çok kolay olduğu bu çağda, içinde bulunduğumuz çürümüşlüğün karşısında hissedilen zayıflığın nedeni bilmemek değil; karşı koyma konusundaki cesaret eksikliği gibi gözüküyor. Kitabınızda da hemen her öyküde mağduriyete uğrayan karakterlerin cesaretine tanık oluyoruz. Öykülerinizle yapmak istediğiniz şey insanları haberdar etmekten öte topluma cesaret aşılamak mı?

Öykülerimle yapmak istediğim şey, okurları bizi kurtarmaya kimsenin gelmeyeceğine uyandırmak. İçinde debelendiğimiz bataklıktan çıkacaksak biz çıkacağız, dayanışarak, öfkelenerek çıkacağız. Sünepelik kadar, görüp de görmezden gelmek kadar nefret ettiğim bir şey yok. Yakınıp duran, ama düzenle oynaşan insanlardan hiç hoşlanmıyorum. Hatta hakir görüyorum. Bizzat kendim cesaret göstererek örnek olurken, öte yandan da o tip insanları dürtüp utandırmak istiyorum.

Kitabınızın son öyküsünde neden yazdığınıza dair kimi cümleler geçiyor ve ekliyorsunuz: “Taşmadan duramayacağım kadar çok birikiyor hayat içime”. Öykülerinizi yaşadıklarınızın hemen ardından bir çırpıda mı yazarsınız, yoksa uzun süre biriktirdikten sonra mı? Yazma rutininizden biraz bahsedebilir misiniz?

Hemen yazdıklarım oluyor, ama genelde yazmakta zorlanıyorum.  Metinlerimin edebi bir değeri olmasını, kurduğum dilin bir önceki verimimi aşacak şekilde güçlenmesini önemsiyorum. Yani bir önceki sorunuzda yer verdiğim amaçların ötesi var. Tanıklığın, kalıcılığı eserin her dönemde okunulabilir olmasına bağlı. Sabahattin Ali, Aziz Nesin, Nazım Hikmet gibi her dönemde okurunu bulan yazarlara özeniyorum.

Şu da var: Dilini ve kurgusunu tatmin edici bir şekilde çözümleyemediğim için verime dönüştürmediğim taslaklarım ve öykü fikirlerim de oluyor. Yazdım bitti diyenlerden değilim; kendimle kapışmayı, klişeyi aşmayı, kolaycılıktan kaçınmayı, herkese yönelen anlamlı bir söz üretmeyi gerekli buluyorum. Bu yolla öykülerimin etki alanının da genişlediğini ve okurlarımda bıraktığı izin güçlendiğini hissediyorum. Bir öykü üzerine çalışmaya başladığımda konumun etrafında çok dolaşıyorum. Sonradan, öyküyü kurarken kullanabileceğim birçok kısa metin yazıyorum. Ne söylemek istediğinizi netleştirmek ve bunu nasıl yapacağınıza karar vermek o kadar da kolay değil. Yeterince derinleştiğinizde metniniz birden özgün bir bütünlüğe kavuşuveriyor. Bunun en iyi örneklerinden biri "Aynaya Tanıklığı Sorulmadı" adlı öyküm. Çok yıllar önce yaşanmış bir olaydı bu. Sadece genç kızın minderleri kendi eliyle ayağının altına koyarak ilmiğe ulaşmış olduğunu anımsıyordum. Gün ışığına çıkmadan önce uzun bir süre baş başa kaldık onunla. Yazı temrinleri sırasında birdenbire o oğlan çocuğu sızdı metnime ve gerçekten çok daha etkili bir kurguya kavuştum. Ne var ki bu çaba zaman alıyor.

'Yoldaşlık ve dayanışmayı deneyimlememiş herkes için üzülüyorum'

Öykülerinizde çoğunlukla kadın karakterler görüyoruz. Bu kadınlar belli bir sınıfın  mensupları: emekçi, pandemide çalışmak zorunda kalan, evliliklerinde şiddete uğrayan kadınlar. Ayrıca siz bu kadınları yazıp bırakmıyor, yanlarına mutlaka onlara destek olacak, umutlarını yeşertecek başka karakterler de koyuyorsunuz. Bu yaptığınız bilinçli bir tercih mi,  kitaplarınızda gördüğümüz yoldaşlık ve dayanışmayı gündelik hayatta da öncelemek  gerektiğini mi düşünüyorsunuz?

Aslında kadın erkek ayrımı yapmıyorum. Bu kitapta "Ölü Asker", "İsa", "Sevgili Oğluma" gibi kahramanları erkek olan öyküler de var. Fakat haklısınız ister kadın ister erkek olsun, yoldaşlık ve dayanışmayı deneyimlememiş herkes için üzülüyorum. Ben bunu her gün yaşıyorum, yalnız ve çaresiz olmamanın, açmazları birlikte düşünüp ortak akılla aşmanın nasıl güven ve güç verdiğini yoldaşlarımın elini tutarak deneyimliyorum. Öykülere de yansıyor tabii.

Kitabınızın ilk öyküsü "Halepçe", kısa öykü formunun en güzel örneklerinden biri olarak dikkat çekiyor. "Elma dersem çıkma!" ifadesiyle 36 yıl önce Halepçe’de elma kokan zehirli gazlarla yapılan katliamı hatırlatıyorsunuz. Kitabınızın ilk öyküsünün bu olması okuyucu için sarsıcı bir başlangıç. Bu öykünüzün oluşum sürecinden bahsetmek ister misiniz?

Aslında acının içimde mayalanmasından başka bir süreç yok. Bir gün aniden o güzelim elmanın, o canım çocukların, o sevimli çocuk oyununun bir katliamla çarpıştığı toz dumana daldım ve "elma dersem çıkma" tümcesi titreşen bir yazı olarak belirdi usumda. Sonrasında çok ağladım.

Günümüzde öykü türüne rağbet çok fazla diyebiliriz. Öyküye ilginin ve öykücülerin her geçen gün artmasını neye bağlıyorsunuz? Bir öykü yazarı olarak öykücülüğün geldiği durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öykü türüne rağbet yazanlar arasında var, ama okurlar arasında… 500 tane basıldı kitabım, oysa ikinci baskısı bile yapılamadı. Halbuki çok değerli edebiyatçılarımızın bazıları beğeni içeren güçlü yazılarıyla desteklediler de "Olay Yeri"ni. Benim aklım pek almıyor bu çelişkiyi. Anlaşılan meta değeri düşük kitaplarımın.

Öykücülerin çoğalması meselesine gelince… Söyleyecek sözü olanların artması iyi. Dileyelim ki aynı zamanda çok da okuyor olsunlar. O zaman vasatlar kendilerini ve daha iyi öyküleyenleri aşarlar. Öz de sağlamsa ne mutlu bize.

'Sayamayacağım kadar çok yazardan etkilendim'

Her yazara sorulan o soruyu soralım… Sizi etkileyen yazarlar var mı? Çok yönlü bir yazar olarak hangi alanlardan, hangi yazarlardan beslendiniz?

Sayamayacağım kadar çok yazardan etkilendim. O nedenle isim vermek güç. Yalnız bende etkinin iki boyutu var, zekâ ve dil. Örnekse zekâ bakımından Calvino’dan, büyük sorular soran Saramago’dan, Canım Leyla Erbil veya müthiş bir insan olan Hulki Aktunç’tan, Çehov’dan, Iris Murdoch’dan, Virginia Woolf’dan… çok etkilendim. Buna karşın lezzetli, çarpıcı, doğa ve insan sevgisi ile dolu dil bakımından Halikarnas Balıkçısı, Yaşar Kemal, Ayla Kutlu, Murathan Mungan, Selim İleri, Sait Faik Abasıyanık, Nursel Duruel, Victor Hugo, Fyodor Dostoyevski, Nikos Kazancakis, Knut Hamsun, Hermann Hesse gibi çok sayıda yazar tarafından efsunlandım. Dipten Gelen Dalga’ları, Toprak Ana’yı, İki Şehrin Hikayesi’ni, Durgun Akan Don’ları, Vadideki Zambak’ı… on iki, on üç yaşımda okuduğumu, şimdi 60'ıma girdiğimi düşünecek olursak ne çok yazara haksızlık ettiğimi anlayacaksınız. Elbette Felsefe, elbette şiir, elbette tarih, politika ve sanat okumaları da var… Bitmez ki. Ne şanslıyız.

Bundan sonraki üretiminizi nasıl sürdüreceksiniz, planlarınız neler? Yazmaya devam ediyor musunuz?

Yazmaya devam ediyorum. Bir öykü kitabı yazıyorum yine. Bir de sanat edebiyat üzerine yazılarımın bir kısmına yer verdiğim, ama henüz yayınevimle hakkında görüşmediğim bir dosyam var hazırda.

Etrafımızı gittikçe daha fazla saran bu karanlık ve umutsuzluğa, sizin ifadelerinizle “toplu mezara” karşı edebiyat nasıl bir rol üstlenebilir?

Aktif, yapıcı bir umudu besleyebilir. Öğrenilmiş çaresizliklerin üzerine gidebilir. Farklı bakış açılarını, farkında olmadığımız yaşantıları serimleyebilir. Mücadele için yüreklendirebilir. Dilimiz geliştikçe düşünme yeteneğimizin de gelişeceği bilgisini somutlaştırabilir… Edebiyat iyidir!

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.