Breadcrumb
Okur gözüyle: 'İnsan Bencil mi?' / Bireyin Toplumsallığı Üzerine Bir İnceleme
Yayın Tarihi: 20.08.2022 , 09:08 Güncelleme Tarihi: 29.09.2025 , 22:13
“Tırtıl , dünyayı bilmez.
Ama kelebek olup uçtuğunda
yukarıdan dünyayı izlerken
yeni bir bakış açısı kazanır.”
Akademisyen yazar Nevzat Evrim Önal, 12.06.2022 tarihinde soL Haber’de, yeni kitabı “İnsan Bencil mi?” (Yazılama Yayınevi) üzerine yaptığı söyleşide bu konuyu neden önemsediğini, “insanın doğası gereği kötücül ve bencil olduğuna inandırıldık (…) İçinde yaşadığımız toplumsal düzen kendi meşruiyetini en fazla, herkesi, bu soruyla verdiği yanıta ikna ederek üretiyor” sözleriyle açıklıyor.
“İnsanın özü bencildir tezi, ne felsefi anlamda tutarlı ne de kendisini desteklemek için öne sürdüğü bilimsel kanıtlar güvenli (…) Ben değiştirmek için yazıyorum” diyen yazar
Peki, bu çabası toplumda karşılık bulur mu?
Değişime açık olmak kuşkusuz kolay değil. Günümüzde değişme korkusu tüm dünyayı sardı. En çok da sanki yakında savaş çıkacakmış gibi hızlanan askeri hazırlıklar korkutuyor. Ülkelerin silahlanmaya ayırdığı bütçeler ürkütücü… Dünyada kaçacak yer kalmadı, yakınmaları başladı. Korkularımız o kadar çeşitli ki, saymakla bitmez. Oysa “korkunun ecele faydası yok” diye biliriz. Ama bu sözü neredeyse unuttuk. Kitabın dikkat çeken bir özelliği de bu: Bilgilendirirken satır aralarında bu sözü hatırlatıyor bize.
İki bölümden oluşan kitabın ‘Bireyin Tarih Yolculuğu’ başlıklı ilk bölümünde, özne ve öznenin tarihselliği ele alınıyor.
İnsanın doğaya tümüyle bağlı olduğu avcı- toplayıcı dönemden aleti bularak doğaya egemen olması, tanrının keşfi, işbirliği ve dayanışmayı gerektiren tarımsal üretimin başlaması ve üretim sırasında iletişimin sağlanması için dilin ortaya çıkışı, doğadan kültüre geçiş, fiziksel becerinin gelişmesi sayesinde teknik gelişme ve uzmanlaşma ve süreç içerisinde insanın nasıl insanlaştığı, toplumsallaştığı inceleniyor. Böylelikle “toplum - birey ilişkisinin bir zıtlık değil, bir diyalektik” olduğu sonucuna varılıyor. Toplumla birlikte birey de değiştiğine göre; demek ki varsıllık, yoksunluk, bencillik, kolektiflik toplumun örgütlenme biçiminden kaynaklanıyor.
Kitap boyunca bilgi kuramı olarak benimsediği tarihsel maddeci yaklaşımdan ödün vermeyen yazar, İkinci Bölüm’de modern bireyin, günümüz insanının, üzerinde belirleyici olduğu bazı önemli çelişkileri açıklarken bizi de gerçekle yüzleşmeye çağırıyor. Küresel eşitsizliğin, yoksullaşmanın, giderek artan uluslar arası göç hareketlerinin sorumlusu kim? Kitlelerin yazgılı kılındığı yoksulluğun ortadan kaldırılması gerekirken “geçici yardımlarla” sürdürülebilir kılınmasıyla, milyonlarca insanın “insanca yaşam” hakkının, “hayatta kalma” içgüdülerine havale edilmesine kimler karar veriyor? (çaresiz insanların böbreklerini satılığa çıkarmasının olağanlaşmasına isyan ediyor yazar) Öte yandan sorunlarımızın ne kadarı kendimizden ne kadarı sistemden kaynaklanıyor, biliyor muyuz? Neden sorunlar karşısında hep kendimize yükleniyoruz ya da kan bağıyla bağlı olduğumuz yakınlarımızdan medet umuyor ve bedelini başkalarının ödediği bir özgürlükten hayır gelmediğini bile bile bu alışkanlığımızda ısrar ediyoruz? İklim krizinin yaratacağı felaketleri aklımızdan bile geçirmek istemiyoruz ama doğanın göz göre göre, gezegenin sonunu getirecek kertede tahrip edilmesinde bizim de dahlimiz yok mu diye düşünmüyoruz. Kendimize acımaksa bize ne kazandırıyor, hiç sorguluyor muyuz?
Kitapta, günümüz gerçekliğinin nasıl değiştirilebileceği konusundaysa ipuçları sunuluyor ve öncelik bilgilenmeye veriliyor; “dünyayı değiştirebilecek bütünsel bir toplum anlayışına” duyulan ihtiyacın altı çiziliyor.
Kapitalizmin kendini yenileme şansı var mı, sorusuna, insanlığı bugünkü durumuna getiren etmenler üzerinden yanıt aranıyor. Bunun için de, gerçeğin bilgisini manipüle edip dünyaya yayan postmodern düşünce mercek altına alınıyor. Kabaca söylersek, Kuantum Fiziği’ne ait “Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi” ( 1927), neoliberalizmin işine yarayacak biçimde postmodernizmin düşünsel kaynağı haline sokuldu. İş, “Algılanan neyse gerçek odur” noktasına vardırıldı. Popüler değerlerin yoğunlaştığı piyasa, “demokrasinin kaynağı” olarak gösterildi. (Bir fizik kuramının sulandırılarak nasıl kullanıldığına popüler kültürdeki ‘anything goes’ / her şey mübah’, deyimiyle tanık olduk.) Kimilerine göre neoliberalizmin felsefesi olarak anılan postmodernizmin, başta Marksizm olmak üzere “büyük anlatılara” savaş açarken zamanın ruhuna ayak uydurmakta zorlanan akademi dünyasını etkilememesi beklenemezdi. Sonuçta, bilim araçsallaştırıldı ve evrensel niteliği gözden düşürülmeye çalışıldı. Neoliberal kapitalizm kendini korumak için postmodernizm ve onun kavramlarından destek aldı.
Egemen güçlerin sınıfsal bencilliği, neoliberalizmin pompaladığı bencillik, bireylerin gündelik yaşantısına yansımayacak mıydı? Kitapta, bütün bu süreçlerin sonrasındaki durumun bireyin toplumsallaşmasına verdiği zarar, küresel ve yerel düzeyde ayrıntılarıyla değerlendiriliyor. Maddesel ve ruhsal yoksunluk içindeki kişilerin özellikle internetin denetlenmemesi sonucu, alkole ve giderek ucuz sentetik yasaklı maddeye yönelmesiyle, kişinin yaşanacak her türden çılgınlığa alıştırılması, trajik niteliğiyle akla ilk gelen örnek… Kişiliğine yabancılaştırıcı bir yaşam biçiminde karar kılan bireyse, mitolojideki bir efsaneye gönderme yapılarak inceleniyor: Yüzünün göldeki yansımasına aşık olan Narkisos, ona ulaşmak için başını suya iyice daldırınca boğulur. Kendi güzelliğine duyduğu hayranlıktan gözü dış dünyayı görmez olmuştur. (Günümüzde bu, psikiyatride “narsist kişilik” olarak tanımlanıyor.) Oysa kendimizi tanımamız, başkalarıyla ilişkiler içinde gerçekleşiyor. Konuyu enine boyuna irdeleyen yazar, Marx’a göre de, “İnsan toplumsal ilişkilerinin bütününe eşittir.” hatırlatması yaparak zihinlerdeki kuşkuları dağıtıyor.
Yaygınlığı nedeniyle kitleler halinde liberal manipülasyonlara kapılabilen bireyler de incelemeye tabi tutuluyor kitapta. Bilindiği gibi neoliberalizm, sosyo- ekonomik ve siyasal eşitsizlikleri derinleştirirken sosyal devletin zayıflaması, dinci hareketlerin güçlenmesi, eğitimsiz ve yoksul kesimin cemaat ve tarikat gibi dinci yapılarca sahiplenilmesini kolaylaştırdı. Kitapta da dikkat çekildiği üzere, Siyasal İslamın Türkiye versiyonuyla tanışınca bundan biz de zarar gördük. Dinsel yapıların siyasi bir güç olarak yönetimlerde ağırlığını hissettirmesi, “devlet- yurttaş “ ilişkisine zarar verdi. Dinsel söylem ifade özgürlüğü adı altında meşrulaştırıldı. Osmanlı dönemi yüceltilirken tarihsel bağlamından koparılmış bir “Cumhuriyet rejimi ” eleştirisi öne çıkarıldı. İslamla kapitalizm arasında uzlaşma noktalarının aranmasındaysa fazla zorlanılmadı. Eğitim sistemimiz daha önce hiç olmadığı kadar ülkeyi yönetenlerin denetimine girdi, kültür-sanat dünyamıza yönelik baskılar arttı. Laik hukukta da yeri olan “her insanın, insanca bir yaşama sahip olması sağlanmalıdır” ilkesi, lafta kalmaya yazgılı kılındı. İnsan hakları, başta ifade özgürlüğü olmak üzere sürekli çiğnendi. Hak aramanınsa önü kesildi.
Kitapta göreli olan bu hakların ekonomik hakları içermediğinden kapitalizmin sömürüsünün üstünü örtmeye yaradığına dikkat çekiliyor ve yukarıda sıralanan bütün sorunlar, ayrıntılarıyla ve sola verdiği zararlar, solun zayıflatılması girişimleriyle birlikte irdeleniyor. Din, gelenek, görenek v.b. aracılığıyla topluma dayatılan, sömürü düzeninin kurumsallaştığı bir toplumda sanki mümkünmüş gibi ve ancak bağnazların savunacağı ahlâkın tarih üstü olduğu tezi de kitapta bilimsel verilere dayanılarak çürütülüyor.
Solun tanımı üretim biçimiyle yapıldığından yazar, son sözünü söylerken de yine bu konuyu hatırlatıyor okura: Değil mi ki kapitalizm, sınıf farkları yaratıyor, bu farklar temelinde kendini yeniden üretmeyi sürdürüyor; emekçiyi emek ürününe yabancılaştırıyor; öyleyse, “üretime toplumsal olarak karar verilmesini sağlayan bir sistem”e acilen ihtiyaç vardır. Bu ihtiyacı, “bilimsel olarak en üstün toplumsal örgütlenme ve var olma biçimi olduğundan” ancak “Marx’ın öngördüğü model” karşılayabilecektir. Yazar ayrıca eğitimi, sanatı, sporu v.b. alanları ayrıcalıklı kesimlere layık görüp bu olanaklardan yoksun, insan onuruna aykırı bir yaşamıysa doğallaştıran güçlere karşı Marx’a baş vurarak “yaşamı değerli kılma”nın önemini her vesileyle vurguluyor. Bireyi yalnızlığa iten sistemin manipülasyonlarına karşı korunmanın mümkün olduğunu ve kendini özgürce geliştirebilmenin çözüm yolları bulunduğunu belirtiyor.
Bu tür yapıtlar için kanımca okur, yazarın baskıcı değil, tartışmacı olmasından yanadır. Nevzat Evrim Önal buna ek olarak, okurun imgelem gücüne saygılı üslubuyla onun eleştirel düşünceye yönelmesini kolaylaştırıyor. Marksizmle yeni tanışan okuru da düşünerek, bazı metinlerin zorlayıcı olabileceğini ve bunun biraz çaba gerektirdiği uyarısını yapıyor ve sonra, “ama günü geldiğinde”, bu metinlerdeki düşünceler, “kendilerine ihtiyaç duyulduğu için anlaşılacak ve benimseneceklerdir” diyerek tarihsel bir gerçeği dillendiriyor. İşçi sınıfının tarihi, kendi aydınlarının da katkısıyla bu sözleri doğrulamıyor mu?
Öte yandan yazarın, aralarında organik bağ bulunan bilim, felsefe, mimari, edebiyat, sinema, teknoloji v.b. çeşitli alanlardan olumlamak ya da eleştirmek için seçtiği örnekler, okuma sürecinde üzerimizde bıraktığı entelektüel hazzın yanı sıra bu alanlara yönelik merak duygumuzu kamçılıyor. Victor Hugo, Voltaire, Goethe (Faust), Mary Shelley (Frankenstein), J.P. Sartre (Bulantı), John Stuart Mill, Adam Smith, hangi birini saymalı…Üstelik okurlar arası kuşak farkını gözeten yazar, örnekleri özenle seçiyor: Sözgelimi 1999 yapımı “Matrix” film serisi de var bunların içinde, 2012- 2015, “Açlık Oyunları” üçlemesi de.
Marx, Engels, Lenin’in ağırlıkta olduğu metinlerde bilim, felsefe, ekonomi, siyaset tarihinin ve çağdaş dünyanın bu alanlardaki tüm unutulmaz isimleri yer alıyor kitapta. SSCB örneği verilerek faşizmle, Nazizimle mücadele; ABD’nin Hiroşima ve Nagazagiyi atom bombasıyla bombalanması gibi dünya tarihine damgasını vurmuş çok önemli olayların içyüzü dökülüyor ortaya. Bunların yanı sıra ülkemizde belleklere kazınmış olaylar ve sorunlar da mercek altına alınıyor. Küresel ve yerel düzeyde insanlığı acılara boğan kitlesel katliamlara karşın hâlâ Postmodernizmi aratmayan sözde yenilikçi akımlar , Richard Dawkins ve yazarın demagog olarak nitelendirdiği Yuval Noah Harari v.b. benzeri polemikçiler de yazarın eleştiri oklarından kaçamıyor.
Görünen o ki baskı ve şiddetle ayakta durmaya çalışan kapitalizm, varlığını sürdürebilmek için önlemlerini almayı, dönemin koşullarına göre kendini yenilemeyi sürdürüyor; Covid-19 salgınıyla birlikte uzaktan eğitimin ve çalışmanın başlatılması, çevrimiçi yaşamın yaygınlaşması v.b. uygulamalarla.
Ama bu süreçte nasıl zorlandığını günlük yaşamımıza yansıyan sorunlardan - işsizlik, konut sıkıntısı, enflasyon, hayat pahalılığı - bile anlayabiliyoruz .
Yazara gelince; ülkemiz hakkındaki değerlendirmelerinde, “sınıfın tarihsel bir kategori” olduğu gerçeğinden yola çıkarak geçmişte, yakın tarihte ve günümüzde, “toplumsal gücün ortaya çıktığı etkili protestolardan” örnekler vererek ülkemizdeki devrimci potansiyelin varlığına olan güvenini belirtiyor. Mesele, tabii ki “eylemsizliği kırmak”.
Düşündürücü olan görece de olsa özellikle hak arayışı için hâlâ yaşamsal önemdeki laikliğin işlevselliğini yitirecek kertede yıpratılmış olması. Siyasi nedenlerle “etnik, dinsel- mezhepsel, bölgesel aidiyetlerin güçlendirilmesi girişimleri, sınıfsal aidiyetin etkisinin azalmasında büyük rol oynuyor.
“Sünni İslam dindarlığı”nı sahiplenen dinci çevreler, siyasetçilerin toplumda kabul gören baskıcı geleneği kullanmasının da yardımıyla yeni iletişim kanalları elde ettiler: Toplu iftarlar, toplu ramazan sohbetleri , medyadaki oturumlar ve çeşitli etkinlikler. Bu sorun da çözüm önerileriyle birlikte kitabın ağırlıklı konuları arasında yer alıyor.
Özetle, karşımızda okuru ikna edici ve üzerinde kalıcı, dönüştürücü etkiler bırakacak nitelikte bir kitap var. Kısa sürede ikinci baskıyı da yapmış zaten. Bu yazının sınırlılıklarına karşılık, politik bilinci yüksek okur, kitapta kuşkusuz daha fazlasını bulacaktır. Toplumsal bilincin yenilenmesine bu tür kitapların yarar sağlayacağı aşikâr. Devamı da gelecektir.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.