Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Nükleer denizaltı hayalinden nükleer teknoloji stratejisine

AKP iktidarında Türkiye sermayesinin nükleer tahrikli denizaltı hedefi, giderek genişleyen nükleer teknoloji gündeminin askeri ayağı olarak öne çıkıyor. Akkuyu ile başlayan süreç, küçük modüler ve yeni nesil reaktör arayışlarıyla genişlerken NÜKDEN en ileri hedefi oluşturuyor. Asıl soru ise Türkiye'nin nükleer teknolojiyi dışarıdan transfer eden mi, yoksa kritik halkalarını kendi üretebilen bir ülke mi olacağı.

Ogün Eratalay

Yayın Tarihi: 30.09.2026 , 00:10

İki yıl önce 1 Türkiye'nin nükleer tahrikli denizaltı yapma hedefini tartışırken sorulabilecek temel soru “Türkiye'nin böyle bir denizaltıyı yapması mümkün olup olmadığı” yönündeydi. Bugün aynı soruyu aynı biçimde sormak artık yeterli değil. O tarihten bu yana Türkiye'de nükleer tahrikli denizaltı fikri, Deniz Kuvvetleri'nin yayınlarında ve üst düzey komutanların açıklamalarında daha görünür hale geldi. Ardından NÜKDEN (Nükleer Tahrikli Denizaltı) terimi ortaya çıktı. 2026'da Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ise nükleer denizaltı için tasarım, üretim ve fizibilite çalışmalarına ilişkin bir zaman çizelgesinden söz etti. 2

Böylece konu, yalnızca savunma sanayii çevrelerinde tartışılan uzun vadeli bir hedef olmaktan çıktı. Ancak aynı dönemde Türkiye'nin nükleer gündeminde başka bir gelişme daha yaşanıyor.

Türkiye, Akkuyu'nun ardından küçük modüler reaktörlere, yeni nesil reaktörlere ve farklı ülkelerin nükleer teknolojilerine yönelik daha kapsamlı bir arayış içine giriyor. ABD ile yapılan yeni işbirliği bunun son örneklerinden biri.

Dolayısıyla bugün Türkiye'nin nükleer denizaltı hedefini anlamanın yolu, yalnızca denizaltıya bakmaktan geçmiyor. Asıl mesele, Türkiye'nin nasıl bir nükleer teknoloji ekosistemi kurmaya çalıştığı.

 

'Hayal'den devlet hedefine

Türkiye'nin nükleer denizaltı gündeminin izleri yeni değil.

Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nın yayınlarında nükleer tahrikli denizaltılara ilişkin değerlendirmeler yapılması, dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Ercüment Tatlıoğlu'nun MİLDEN'in ardından nükleer enerjili denizaltılara geçileceğini söylemesi ve daha sonra NÜKDEN adının kullanılması, projenin uzun zamandır kurumların gündeminde bulunduğunu gösteriyordu.

Türkiye'nin nükleer denizaltı hedefi henüz kamuoyuna açık, ayrıntılı bir devlet programı olarak ortaya konulmuş değildi. 2026'da ise Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, nükleer denizaltı için tasarım, üretim ve fizibilite çalışmalarından ve bunlara ilişkin bir zaman çizelgesinden söz etti. 3 Bu açıklama, tartışmanın niteliğini değiştirdi.

Artık soru yalnızca “Türkiye nükleer denizaltı yapabilir mi?” değil. Soru Türkiye’nin bunun için gereken nükleer teknoloji altyapısını nasıl oluşturacağı olmuş durumda. Nükleer denizaltı, adının çağrıştırdığı şekilde geleneksel bir denizaltının daha büyük, daha gelişmiş veya daha pahalı bir biçimi değil. Onu farklılaştıran temel özellik, denizaltının enerji kaynağı, itki yani tahrik sistemidir. Bu da konuyu nükleer reaktör meselesine getiriyor.

NÜKDEN yalnızca bir denizaltı projesi değil

Bir nükleer denizaltı projesinin başarıya ulaşması için denizaltı gövdesinin, sonarların, silah sistemlerinin veya elektronik altyapının geliştirilmesi tek başına yeterli değil. Asıl karmaşık alan, denizaltının kalbinde bulunan nükleer tahrik sistemidir. Bunun içinde sınırlı bir hacimde çalışacak kompakt bir reaktör, reaktör güvenlik sistemleri, kontrol sistemleri, güç üretimi ve aktarımı, radyasyon güvenliği, nükleer yakıt, bakım ve yakıt çevrimi gibi çok sayıda alan bulunuyor. Üstelik bu teknolojiler, sıradan bir enerji santralindeki reaktörün küçültülmüş biçimi değil. Denizaltıda kullanılan reaktörün geleneksel reaktörlere göre çok daha farklı koşullarda çalışması gerekiyor.

Kısıtlı hacim, ağırlık, titreşim, ani güç değişimleri, güvenlik, gürültü ve uzun süre yakıt ikmali yapılmadan çalışabilme gibi gereklilikler, denizaltı reaktörünü başlı başına özel bir teknoloji alanı haline getiriyor. Dolayısıyla NÜKDEN'in gerçek sınavı denizaltının gövdesini üretmekten önce, nükleer tahrik sistemini geliştirebilecek teknolojik altyapıyı oluşturabilmek olacak.

Akkuyu'dan sonra ikinci perde: SMR (small modular reactor)

Tam bu noktada Türkiye'nin sivil nükleer programındaki yeni gelişmeler önem kazanıyor.

Akkuyu, Türkiye'nin ilk nükleer santral deneyimini oluşturuyor. Ancak Akkuyu modelinde reaktör teknolojisi ve nükleer santral işletmeciliğinin önemli bölümleri yabancı teknolojiye ve bu teknolojinin sahibi Rus şirketi Rosatom’a bağlı.

Şimdi ise gündem genişliyor.

Türkiye küçük modüler reaktörler, yani SMR'lar ve 4. nesil reaktörler konusunda farklı teknoloji seçeneklerini incelemeye başladı.

Eylül 2026'da Türkiye ile ABD arasında imzalanan anlaşma kapsamında ABD'li şirketlerin SMR tasarımlarının ve farklı 4. nesil reaktör teknolojilerinin teknik, ekonomik, mevzuat ve lisanslama boyutlarıyla incelenmesi öngörülüyor. 4

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar da Türkiye'nin ilk küçük modüler reaktörünü 2030'ların ilk yarısında devreye alma hedefinden söz ediyor. 5

Sinop ve Trakya'da toplam en az sekiz reaktör için farklı teknoloji sağlayıcılarla görüşüldüğü de açıklanmış durumda. Bu tablo, Türkiye'nin nükleer enerji politikasının artık yalnızca Akkuyu'dan ibaret olmadığını gösteriyor. Nükleer enerji başlığının altında yeni bir teknoloji yarışı başlıyor.

'Nükleerde ikinci çağ' ve Türkiye

Vahap Munyar'ın aktardığı çerçevede Alparslan Bayraktar, büyük ölçekli reaktörlerle başlayan dönemi nükleerin ilk çağı, SMR'ların öne çıktığı dönemi ise ikinci çağ olarak tanımlıyor. Bu yaklaşımın Türkiye açısından önemi yalnızca enerji üretim kapasitesiyle sınırlı değil. SMR teknolojileri, farklı ülkelerin nükleer teknoloji yarışında yeni bir alan açıyor. ABD, Kanada, Fransa, Güney Kore ve başka ülkeler kendi tasarımlarını geliştirmeye çalışıyor. Türkiye de bu yarışın dışında kalmak istemediğini açıkça ortaya koyuyor. Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.

Bir ülkenin SMR satın alması veya yabancı bir teknolojiyle SMR inşa etmesi, o ülkenin otomatik olarak nükleer teknoloji sahibi olduğu anlamına gelmiyor. Asıl mesele teknoloji transferinin kapsamı. Reaktörün tasarımında hangi parçaların yerli olacağı, nükleer yakıtın nereden tedarik edileceği, kritik ekipmanların kimin tarafından üretileceği, bakım ve servisin kimin sorumluluğunda olacağı, reaktör teknolojisinin fikri mülkiyetinin kimde olacağı ve en önemlisi, Türkiye’nin bu projelerden ne kadar mühendislik ve üretim yeteneği kazanabileceği konuları kritik öneme sahip.

“Nükleer teknoloji sahibi olmak” ile “nükleer teknoloji kullanmak” arasındaki fark tam da burada ortaya çıkıyor.

ABD neden şimdi nükleer gündemin merkezinde?

Türkiye'nin nükleer politikasında dikkat çeken gelişmelerden biri de ABD ile bu sektördeki ilişkilerin giderek daha görünür hale gelmesi. Akkuyu'da Rusya'nın ağırlığı bulunurken Türkiye bir yandan Sinop ve Trakya için farklı ülkelerle görüşmeler yürütüyor. ABD ile yapılan stratejik sivil nükleer işbirliği mutabakatının ardından 2026'da SMR ve 4. nesil reaktörler konusunda daha somut bir çalışma başlatıldı.

Burada dikkat edilmesi gereken önemli nokta, bu anlaşmanın nükleer denizaltı anlaşması olmaması. Kamuoyuna açıklanan çerçeve sivil nükleer enerji, SMR ve 4. nesil reaktör teknolojileriyle ilgili. Dolayısıyla buradan ABD'nin Türkiye'ye nükleer denizaltı teknolojisi sağlayacağı sonucunu çıkarmak mümkün olmasa da işbirliği sonucu ortaya çıkacak çalışmanın burada da kullanılabileceği açık.

İki gelişmenin aynı dönemde ortaya çıkması, Türkiye'nin nükleer teknoloji politikasının kapsamını tartışmayı gerekli kılıyor. Bir tarafta sivil nükleer enerji alanında ABD ile yeni bir işbirliği. Diğer tarafta Rusya ile Akkuyu deneyimi. Bunun yanında Kanada, Fransa ve Güney Kore gibi ülkelerle temaslar. Bütün bunların üzerinde yer alan Türkiye'nin nükleer denizaltıya sahip olma hedefiyle beraber düşünüldüğünde Türkiye'nin nükleer gündemi tek bir ülkeye bağlı bir teknoloji programından daha karmaşık bir yapıya dönüşüyor.

Rusya'dan ABD'ye: Çeşitlendirme mi, çoklu bağımlılık mı?

Türkiye'nin farklı nükleer teknoloji sağlayıcılarıyla görüşmesi ilk bakışta teknoloji seçeneklerinin çeşitlendirilmesi anlamına geliyor. Bu önemli bir gelişme ancak farklı ülkelerden teknoloji almak ile bağımsız nükleer teknoloji geliştirmek aynı şey değil.

Bir ülke aynı anda Rusya'nın, ABD'nin, Fransa'nın veya Güney Kore'nin teknolojilerini kullanabilir. Ancak reaktörün en kritik bileşenleri, yakıtı, bakım teknolojisi veya yazılımı üzerinde dışa bağımlılık devam ediyorsa, teknoloji sağlayıcılarının sayısının artması tek başına teknolojik bağımsızlık anlamına gelmez.

Dolayısıyla Türkiye'nin önündeki asıl mesele “Rusya mı, ABD mi?” sorusunun ötesinde. Türkiye'nin hedefi teknoloji sağlayıcısını değiştirmek mi, yoksa teknoloji üretme kapasitesi kazanmak mı? Bu ayrım, önümüzdeki yıllarda Türkiye'nin nükleer politikasını değerlendirmek açısından belirleyici olacak.

Nükleer denizaltının en kritik kelimesi: Nükleer yakıt

Nükleer teknoloji tartışmalarında reaktör çoğu zaman bütün hikâyenin kendisiymiş gibi ele alınıyor. Oysa reaktörün çalışabilmesi için nükleer yakıt gerekiyor. Uranyumun çıkarılması, işlenmesi, zenginleştirilmesi, yakıt haline getirilmesi ve kullanılmış yakıtın yönetilmesi birbirinden farklı teknoloji ve altyapılar gerektiriyor.

Denizaltı reaktörlerinde kullanılan yakıtın özellikleri ise ayrıca stratejik önem taşıyor. Bu nedenle “Türkiye bir nükleer reaktör yapabilecek mi?” sorusunun yanında daha zor bir soru bulunuyor: Türkiye nükleer yakıt çevriminin hangi aşamalarında kendi kapasitesine sahip olacak? Bu soru özellikle nükleer denizaltı açısından önem taşıyor. Denizaltı reaktörü yalnızca bir güç kaynağı değil, uzun süre boyunca güvenli biçimde çalışması gereken askeri bir sistem. Dolayısıyla yakıt tedariki, reaktör teknolojisi kadar stratejik bir mesele.

Nükleer denizaltı yalnızca mühendislik projesi değildir

Nükleer denizaltı programının bir başka boyutu da uluslararası hukuk. Türkiye, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması'nın tarafı ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın güvenlik denetimleri sisteminin içinde. Nükleer deniz tahriki ise bu sistem açısından özel bir alan oluşturuyor. Avustralya'nın AUKUS kapsamında nükleer denizaltı edinme süreci bunun güncel örneği. Avustralya nükleer silaha sahip bir devlet değil. Buna rağmen nükleer denizaltılarda kullanılacak nükleer malzemenin denetimi konusunda IAEA ile özel bir mekanizma geliştirilmesi gerekiyor. Dolayısıyla Türkiye açısından da mesele yalnızca “reaktörü yapabilir miyiz?” sorusundan ibaret olmayacak. Nükleer malzemenin denetimi, güvenlik mekanizmaları, yakıt yönetimi, liman ve tersane altyapısı, eğitimli personel ve uluslararası yükümlülükler de projenin parçası olacak. NÜKDEN gerçekleşirse Türkiye'nin karşılaşacağı sorunlardan biri de tam olarak bu olacak.

'Yerli ve milli' kavramının gerçek sınavı

AKP iktidarı Türkiye'nin silah sanayii projelerinde “yerli ve milli” kavramı sıklıkla kullanılıyor. Ancak nükleer teknoloji söz konusu olduğunda bu kavramın içini doldurmak çok daha zor olacak. Bir denizaltının gövdesini Türkiye'de üretmek önemli bir sanayi kapasitesidir. Silah sanayi şirketleri bu kabiliyete sahip fakat bu kabiliyet nükleer tahrik sisteminin de yerli olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde bir reaktörün Türkiye'de kurulması, reaktör teknolojisinin Türkiye'ye ait olduğunu göstermeyebilir.

Burada bir teknoloji merdiveninden söz etmek mümkün:

Denizaltı gövdesi üretmek >> Geleneksel denizaltı tasarlamak >> Nükleer tahrik sistemini denizaltıya entegre etmek >> Kompakt denizaltı nükleer reaktörü tasarlamak >> Nükleer reaktörün kritik ekipmanlarını üretmek >> Nükleer yakıt teknolojisine sahip olmak >> Nükleer yakıt çevriminde bağımsızlaşmak

Türkiye'nin hangi basamakta olduğu ve önümüzdeki yıllarda hangilerine ulaşabileceği, “yerli ve milli nükleer denizaltı” ifadesinin içeriğini belirleyecek.

Asıl mesele denizaltı değil

Buraya kadar anlatılanlar bir araya getirildiğinde, NÜKDEN projesinin aslında daha büyük bir dönüşümün yalnızca bir parçası olduğu görülüyor. Çok farklı alanlarda belirtilen hedeflerin çıktığı adres; nükleer mühendislik bilgisi, insan kaynağı, araştırma altyapısı, yüksek hassasiyetli üretim, malzeme teknolojileri, güvenlik kültürü ve uzun vadeli bir sanayi politikası olarak görülüyor.

Nükleer denizaltı bu zincirin en zor halkalarından biri. Ancak zincirin tamamı kurulmadan o halkanın üretilebilmesi de mümkün değil. AKP iktidarında Türkiye sermayesi açık bir şekilde nükleer ülke olmaya hazırlanıyor. Gelinen noktada tartışılması gereken temel mesele artık yalnızca kaç nükleer santral kurulacağı değil, nükleer teknolojinin hangi alanlarında uzmanlaşmaya çalışıp hangi alanlarda teknoloji ithal edecek, hangi alanlarda teknoloji geliştirmeye girişileceği. Çok sayıda ülkeyle işbirliği gündemi mevcut ancak bu ülkelerle yapılacak anlaşmaların ardından hangi bilgi ve kabiliyetlerin elde kalacağı kritik olacak. Nükleer santral kurmak ülkede nükleer mühendislik alanında bir kültür kurmaya yetmez. Üniversitelerden akademik alt yapıya, uzman üreticilerden düzenleyici kurumlara varıncaya kadar geniş bir sistemin yaratılması hiç de azımsanmayacak bir süreç.

AKP liderliğindeki Türkiye sermayesinin vereceği asıl sınav, daha önce pek çok alanda yaşandığı gibi nükleer alanda da teknoloji kullanan mı yoksa üreten mi bir konuma yerleşeceğidir.


soL'un dört kez sansürlenen X hesabını takip ederek yaygınlaştırabilirsiniz. 

soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.