Breadcrumb
Merdan Yanardağ’a 'casusluk' suçlamasına karşı soL’un tanıklığı
Haber Merkezi
Yayın Tarihi: 17.11.2025 , 14:28
Gazeteci Merdan Yanardağ, “casusluk” suçlamasıyla tutuklu…
Yanardağ’ın tutukluluğuna yol açan suçlama, Hüseyin Gün denilen ne idüğü belirsiz şahsın, sözde Yanardağ üzerinden “İmamoğlu örgütü” için medyayı kontrol ettiği iddiası.
Bu iddiayla Yanardağ tutuklanmakla kalmadı, tüm hukuk ayaklar altına alınarak, daha herhangi bir yargı kararı yokken hükümet TELE1 kanalına çöktü, kayyım atadı.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na göre Hüseyin Gün, İsrail, İngiltere ve ABD ajanı. Ayrıca, komşumuz Suriye’de Beşar Esad yönetiminin devrilip İsrail dostu cihatçıların iktidara gelmesiyle sonuçlanan savaşta “muhalifleri”, yani bugün Türkiye’nin kol kanat gerdiği cihatçı çeteleri destekleyerek, bir başka ülkenin iç işlerine karıştı.
Bu suçlamanın Türk yargısında resmi bir metne dökülmüş olması manidar. Çünkü Suriye’deki savaşta “muhalif” grupları desteklemek suçsa, ilk önce Erdoğan başta bugünkü ve geçmiş AKP’li yetkililerin yargılanması gerekir.
Ama bu akıl almaz suçlamaların üzerine yapışamayacağı bir isim varsa, o isim, Merdan Yanardağ.
Yanardağ, Suriye’de emperyalistler ve AKP’nin kışkırtmasıyla büyüyen savaşın başladığı yıllarda soL’da yazıyordu.
Alttakiler, Yanardağ’ın o yıllarda soL’da yazdığı yazılardan ufak bir seçki.
Başka deyişle, Yanardağ’ın davasında, soL’un arşivinin tanıklığı.
Gazeteci Merdan Yanardağ, derhal serbest bırakılmalıdır.
Türkiye –İsrail Geriliminin Şifreleri...
Birincisi Türkiye’nin İslam ülkeleriyle aynı kültürel iklim içine çekilmesi, bunun için rejimin laik niteliğinin revize edilmesi kaçınılmazdı. Bunun adı ılımlı İslam rejimiydi. Türkiye’nin bölgedeki İslam ülkeleri için bir model oluşturması isteniyordu. Bu yaklaşıma göre, laik rejim Türkiye’yi bölge ülkelerini etkileyemeyecek kadar onlardan uzaklaştırmıştı. Büyük Ortadoğu Projesi’nin başarısı Batı yanlısı, Hıristiyan kültürüyle uyumlu ve çok partili bir İslami rejime sahip bir model ülkenin oluşturulmasına bağlıydı. Böyle bir rejimin kurulması için AKP, bir dizi başka dinamiğin yanı sıra üzerinde çalışılmış bir proje olarak örgütlendirildi ve iktidara taşındı.
İkincisi Ankara’nın görece Doğu’suna kapalı Batı’ya yönelimli ve bir ölçüde içine kapalı dış politika anlayışını değiştirmesi gerekiyordu. Bunun için Türkiye’nin bir imparatorluk varisi olduğu hatırlandı. Birinci Körfez Savaşı’ndan beri bu proje gündemdeydi. Turgut Özal bu projenin yaşama geçirilmesi için ilk adımları atmıştı. Yeni Osmanlıcılık bu yeni dış politika anlayışının taşıyıcı kavramını oluşturdu. Bu kavram, hem Türkiye’nin bölge ülkeleriyle tarihsel bağlarına işaret ediyor hem de ılımlı İslam rejimi için elverişli bir manevra olanağı sunuyordu.
Başbakan Erdoğan’ın Davos’ta Şimon Peres’e karşı yaptığı ve daha çok “artistlik” kokan “one minute/bir dakika” çıkışı da, Türkiye’nin Ortadoğu’da üslenmeye çalıştığı yeni rol için bir olarak yaratmış görünüyordu.
(...) Türkiye’nin İsrail’le orta ve uzun vadede stratejik ilişkilerini koparma ve bölgede tümüyle Arap ülkelerine yönelme ihtimali sıfıra yakındır.
İslamcıların tarihi işbirlikçiliğin tarihidir
Filistin'le dayanışmanın onuru sol'undur!
(...) Bu dünyada 60'lı yıllardan günümüze kadar Filistin halkının hakkını ve hukukunu savunan, onların emperyalizme ve siyonizme karşı yürüttüğü mücadeleyi bütün gücüyle destekleyen, işgal altındaki topraklara giderek Filistinlilerle birlikte savaşmanın onurunu taşıyan ve bu uğurda onlarca yol arkadaşını yitiren devrimcilere ve sosyalistlere karşı, bütün bu yakın tarih boyunca "Allahsız kızıl komünistler, anarşistler ve teröristler" diye ABD emperyalizminin yanında ve Türk derin devletinin hizmetinde saldıranlanların birdenbire Filistin halkıyla gösterdikleri dayanışma, belli ki bu toplumun bir kesimi tarafından hala samimi bulunmuyor.
(...) Filistinli gerillalarla İsraile karşı savaşan ilk devrimci kuşağın efsane liderlerinden Deniz Gezmiş hakkında Eygi şunları yazıyor:
Deniz Gezmiş, marksist-leninist bir terörist veya savaşçıdır. Bu ideolojinin dünyada yaptığı tahribat ortadadır... Deniz Gezmiş ve arkadaşları Türkiye'de bozuk düzeni silah kullanarak, terör metoduyla devirip yerine daha bozuk bir kızıl düzen getirmek istiyordu... Deniz Gezmiş ve arkadaşları Türkiye'nin idaresini ellerine geçirebilmiş olsaydılar, Müslümanlara büyük baskı yapacakları belliydi... Deniz Gezmiş'in asılmasına hayıflananlar, her nedense müslüman hocaların, şeyhlerin, vatandaşların asılmasına pek üzülmüş görünmüyorlar. (Mehmet Şevket Eygi, Milli Gazete, 22 Kasım 2007)
İşte böyle... Deniz'lerin idamını savunan iflah olmaz bir soğuk savaş gericiliğiyle karşı karşıyayız. Üstelik bu tutum bir sapma değil, bazı istisnalarla islamcı gericiliğin genel eğilimini yansıtmaktadır. Yukarıdaki sözler islamcılarla ortak bir gelecek projesi tasarlayan, demokratik bir düzen hayali kuranlara ithaf olunur.
Bitmedi... Şöyle devam ediyor, gönül adamı Eygi:
İslam hukukunun ve bilgeliğinin evrensel prensiplerinden biri de 'ehven-i şerreyn tercih olunur' (iki kötülükle karşı karşıya kalınırsa, bunlardan az kötü olanı seçilir) kaidesiydi. Biz müslümanlar ülkemizdeki düzenin kötü br düzen olduğunu kabul ediyorduk. Lakil o tarihdeki şartlar ve imkanlar içinde onu değiştirip yerine daha iyi bir düzen getirmek imkanlarına sahip değildik. O halde, o imkanlar elimize geçinceye kadar ehven-i şerreyn yani Amerikan nüfuzu bölgesinde bulunmak zorundaydık..." (Mehmet Şevket Eygi, Milli Gazete, 22 Kasım 2007)
Herhalde böylesine aşagılık bir suç ortaklığı ve işbirlikçilik tavrı tarihte bu açıklığıyla itiraf edilip savunulmamıştır. O tarihlerde Amerikan nüfuzu altında olmak aynı zamanda İsrail nüfuzu altında da olmak demekti. Aslında durum bugün de pek farklı değildir.
ABD’nin yeni stratejisi, Suriye ve AKP
Barack Obama’nın açıkladığı yeni strateji belgesine göre, ABD bir hedef ülkeye artık tek başına ya da doğrudan müdahale etmek yerine, bölgesel müttefikleriyle birlikte hareket edecek veya yerel ortaklarını destekleyip yönlendirerek amacına ulaşmaya çalışacak.
Belgede şöyle denilmektedir:
“Dünyanın başka yerlerinde ortaklık oluşturabilme kapasitesini kurmak da, küresel liderliğin maliyetlerini ve sorumluluklarını paylaşmak için önemini koruyor.” (a.g.e, 13)
Yukarıdaki alıntıda yeralan “küresel liderliğin maliyetleri” vurgusu dikkat çekiyor. Evet ABD işte bu maliyeti azaltmak için geriktiğinde yükü yerel müttefiklerinin, işbirlikçilerinin sırtına yıkacak bir strateji geliştiriyor.
Örneğin Suriye’ye karşı açık bir ABD işgal girişimi, sıranın kaçınılmaz olarak kendisine geleceğini düşünen İran’ın da bir saldırı beklemeden savaşa girmesi demektir.
Suriye’ye yönelik açık bir işgalin İran’ın vurulmasıyla devam edeceğini gören Rusya ve Çin ise, bölgeyi kendilerine tamamen kapatacak ve ABD’nin bütün askeri güçlerini sorunsuz şekilde Asya-pasifik hattına kaydırmasını kolaylaştıracak bu girişime izin vermeyeceklerini açıklamış bulunuyor.
İşte ABD’nin sözkonusu bu riskleri ve maliyeti azaltacak bir Suriye müdahale planı olduğu anlaşılıyor. Bu plan Türkiye’yi Suriye’ye saldırtmak, bu ülke çocuklarının kanını akıtmaktır.
Bu nedenle AKP, iktidarını borçlu olduğu ABD’ye diyenitini ödemek için Suriye’ye karşı birden bire saldırgan bir politika izlemeye başlamıştır.
Türkiye’nin tam merkezinde olduğu bölgede dünya savaşına yol çabilecek bir yangının fitili ateşlenmek üzere. Türkiye’yi yöneten AKP ise kendi dar “ideolojik” hedeflerine ulaşmak için hem kendi halkına hem bölge halklarına hem de inandığı dine ihanet etmek üzere.
Evrim, devrim ve Suriye direnişi!
Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD), dünyanın kalbi olarak bilinen Merkezi Avrasya’yı denetim altına almak için geliştirdiği Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) ikinci etabı ilkine göre daha başarılı olsa da Suriye duvarına çarpmış görünüyor. “Arap Baharı” üzerinden yaşanan ikinci dalga, Doğunun “Birinci Cumhuriyetlerini” yıkarak ilerliyor. Bölge halklarını yeni bir Ortaçağ’ın içine itiyor.
Soroscu renkli darbe yöntemleriyle emperyalizmin doğrudan içinde yeraldığı gerici-faşizan terör operasyonlarının iç içe geçtiği kanlı bir “bahar” bu.
Geniş Ortadoğu sünni-islamcı gericiliğe teslim ediliyor. Tunus, Libya, Mısır, Yemen paradoksal olarak bir önceki çağın değerlerine iade ediliyor. Demokrasi, etnik ve dinsel kimliklerinin serbestisi olarak, bir ortaçağ kavramı şeklinde yeniden tanımlanıyor. Gerçekte sönümlenmeye başlayan etnik ve dinsel kimlik, kökler canlandırılıp ihya ediliyor.
İnsanlık ilkel ve kanlı bir boğazlaşmanın içine itiliyor. Dünyanın Güneyi dinsel ve etnik bakımdan homojen, küçük, güçsüz ve denetlenebilir birimlere bölünerek yeniden düzenlenmek isteniyor.
(...) Bu tarihsel kesitteki tek sorun ideolojik, siyasal, felsefi, örgütsel, entellektüel ve edebi bakımdan öncülük edecek bir toplumsal kesitin, bir hareketin, örgütün yeniden yaratılmasıdır. Yeni bir devrimci entelijensiyaya ihtiyaç var.
İşte Suriye dünyanın içinden geçtiği bu tarihsel dönemeçte emperyalizme ve gericiliğe direniyor. Suriye’nin direnişi insanlığın içinden geçtiği bu dönemde özel anlam ve tarihsel bir değer kazanıyor.
Halep sokaklarında kim savaşıyor?
Türkiye’nin tam merkezinde bulunduğu bölgede dünya savaşına yol açabilecek bir yangının fitili ateşlenmek üzere. Türkiye’yi yöneten AKP, kendisini iktidara getiren ve orada tutan güçlerine diyetini ödemek ve kendi dar “ideolojik” hedeflerine ulaşmak için hem bu ülkeye halkına hem de bölge halklarına ihanet ediyor. AKP hükümeti fitili ateşleyecek meşaleyi elinde tutuyor.
Hatay küresel cihatçıların merkezi haline geliyor. Arap dünyası ve Türkiye dâhil bütün Müslüman toplumlar bir önceki çağın değerleri ve kurumları üzerinden parçalanıyor. Geniş Ortadoğu halkları dar anlamda etnik ve dinsel kimliklerine iade ediliyor. Etnik ve dinsel bakımlardan küçük, güçsüz ve denetlenebilir homojen ülkeler oluşturma projesi ilerliyor. Ortada ne Arap ne de Müslüman kalıyor. Toplumsal sınıflar parçalanıyor ve Sünniler Şafiiler, Vahabiler, Şiiler, Nuseyriler, Aleviler dünyası oluşuyor.
"Modern Türkiye" hızla kendisini inkar eden bir noktaya doğru savruluyor. Uzun ve acılı bir intihar süreci başlıyor.
Suriye krizi AKP iktidarının sonunu hazırlıyor
Suriye’ye askeri müdahale ya da işgal girişiminde ihale, AKP hükümetine kalmış görünüyor. Bu kriz, AKP iktidarının da sonunu getirecek bir derinliğe ve kapsama sahip. Çünkü, ABD ve Batılı ortakları ile AKP iktidarının Suriye konusundaki hesaplarının bütünüyle yanlış çıktığı görülüyor.
(...) Önceki ay NATO’dan yapılan açıklamada, Suriye’ye yönelik doğrudan bir askeri müdahalenin içinde yer alınmayacağı resmen ilan edildi. Bu durumda Türkiye, ABD ve Batılı ortaklarının çıkarları ve baskısı sonucu tek başına Suriye ile savaşın eşiğinde gelmiş durumda.
(...) ABD ve Batılı ortakları, yukarıda ortaya konulan nedenlerle ortaya çıkacak olumsuz sonuçlardan (bölgesel ya da dünya savaşından) kaçınmak ve fakat Suriye’yi (ardından da İran’ı) etkisizleştirmek için cepheye Türkiye’yi sürmek istiyor.
Türkiye-Suriye savaşı çıkartmayı, başka bir anlatımla oldubitti yaratarak Baas rejimini yıkmayı planlıyorlar. Böylece Rusya’nın, Çin’in ve İran’ın müdahalesini, “bu iki ülke arasındaki bir sorun” diyerek önleyebileceklerini düşünüyorlar.
(...) Cumhuriyetin tarihsel kazanımlarını tasfiye ederek yerine bir ılımlı islam rejimi kurmak isteyen AKP hükümeti, iktidarı kaybetmekten ölümcül br korku duyuyor. Bu korku, Gülen Cemaati’nde daha da derin. AKP-Cemaat iktidarına karşı biriken öfkenin sert bir intikam dalgasına dönüşmesinden ürküyorlar.
AKP iktidarı, ABD ve Batılı ortakları ile İsrail’in taleplerine bu nedenle “hayır” diyemiyor. Ve yine bu nedenle, daha bir yıl once birlikte Bodrum’da ailece tatil yaptıkları Beşar Esad yönetimine karşı ahlaksızca saldırıyor.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.