Sayfa yolu
Leyla'nın kardeşleri ve kavgası
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Murat Akgöz
Yayın Tarihi: 02.04.2023 , 08:13 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
-Tüm zenginlerin birbirini tanıdığını biliyor muydun?
-Nasıl?
-Çünkü sayıları az. İş yerinden biliyorum. Yoksullarsa birbirlerini tanımıyorlar ama kılıklarından ayırt ediyorlar.
Tahran’ın en büyük AVM’sinde çalışan Leyla, her gün gördüğü zenginlerin birbirini tanıyor olmasını önemli buluyor. Belki de güç ve zenginliğin birbirini tanıma ve bu vesileyle kollamadan kaynaklandığını düşünüyor.
Kardeşi Ali Rıza’ya, evlerinin damında yaptıkları sohbetlerden birinde söylüyor bunları. “Büyümenin hayallerimden yavaşça ama emin adımlarla vazgeçmek olduğunu öğrendim” dedikten hemen sonra. Gerçek ve hayali karşı karşıya koyuyor Leyla. Güvencesiz bir hayatı var, ayakları yere sağlam basmasa sadece kendi değil, bütün aile yuvarlanır gider. Ali Rıza’nın bir sihirli lambası olsaydı, Leyla’nın ilk dileği “sırtını yaslayacağı bir abla” olacak. İnsanın tek başına ayakta kalması zor. O zaman Leyla ve erkek kardeşleri birbirlerine yaslanacaklar, birbirlerini kollayacaklar.
2022 Cannes Film Festivali’nde Fipresci ödülü alan Leyla’nın Kardeşleri filminin, bürokratik nedenler bahane edilerek, İran’da gösterimi yasaklandı. Bunun üzerine yönetmen Said Rustayi filmi internetten erişime açtı. Film Türkiye’de de sinemalarda gösterime girmedi, dijital platform MUBI üzerinden izlenebiliyor. Leyla’nın Kardeşleri Said Rustayi’nin üçüncü uzun metrajı. İran Sineması’nın genç yönetmenlerinden Rustayi, Leyla’nın Kardeşleri ile yakın dönem İran Sineması örneklerinde sıkça işlenen İran’ın boğucu toplumsal dokusunu yine başarılı bir şekilde ele alıyor. Ama orada kalmıyor ve bu dokunun ülkeye özgü hem geleneksel hem konjonktürel nedenlerini de irdeliyor.
Film Leyla (Tarane Alidusti) ve kardeşleri Ali Rıza (Nevid Muhammedzade), Manuşehr (Peyman Madi), Perviz (Farhad Aslani) ve Ferhad’ın (Muhammed Ali Muhammedi), anne (Nayire Ferahani) ve baba İsmail’le (Said Pursamimi) aynı evde yaşadıkları hayattan, boğuştukları ağır yoksulluktan kurtulmaya çalışmalarını anlatıyor.
Bir yol bulunacak ve bu çember kırılacak
2018 bahar aylarındayız. Tarih filmde özel olarak belirtilmiyor ama filmin akışı içinde ABD’nin İran Nükleer Anlaşması’ndan çekilmesinin kısa bir süre öncesinde olduğumuzu biliyoruz. Yeniden masaya gelecek olan yaptırımlar toplumun tüm kesimlerini etkileyecek bir gerginliği arttırmış durumda.
Filmin açılışında neyle karşı karşıya olduğumuzu anlayacağımız, aynı anda olayı üç olayı paralel kurguyla izliyoruz. Ali Rıza’nın çalıştığı metal fabrikası kapanıyor ve bir yıldır maaşlarını alamayan tüm işçiler polis zoruyla fabrikadan çıkarılıyorlar. O sırada baba İsmail’i, geçen yıl ölen aşiret reislerinin anıldığı bir buluşmada görüyoruz. İsmail çok yoksul olduğu için aşağılayıcı bir muameleye maruz kalıyor. Ve o anda hem çok çalışıp hem de dört erkek kardeşi, yaşlı babası ve annesiyle yaşadığı evin tüm yükünü sırtlanan Leyla’nın sırt ve bel ağrılarını tedavi ettirdiğini izliyoruz. Ali Rıza plastik mermilerden kaçarken bir dolap devriliyor, Leyla’nın canı yanıyor. İsmail reisin oğlunun karşısında rencide oluyor, Leyla ağlıyor.
Leyla başlarına ne geleceğini iyi biliyor. Onu ve kardeşlerini neyin sıkıştırdığını görüyor. Bir tarafta iç ve dış nedenlerle İran’ın bozulan ekonomisi, diğer tarafta İran’ın gerici toplumsal dokusu. Bir yol bulunacak ve bu çember kırılacak.
Çalıştığı AVM’de bir dükkân açmak istiyor Leyla. Ama hangi parayla? Kimle? Hayatta dikiş tutturamamış olmalarına kızan Ali Rıza “salak kardeşlerimizle mi çıkacağız bu yola?” diye soruyor. “Salak değiller, yoksulluk özgüvenlerinin kaybolmasına neden oluyor ve salak gibi görünüyorlar.” diyor Leyla.
Haklı Leyla. En zekileri olduğunu söyledikleri Manuşehr zamanında okula devam edememiş. Perviz 4 çocuğu ve yeni doğan bebeğine bakmak için tuvalet bekçiliği yapıyor. En gençleri Ferhad’ın hiçbir umudu kalmamış. Leyla bunu bildiği için olsa gerek, kadınlığından dolayı toplumsal statüsünü sürekli ona hatırlatan, onun sözünü hiç dinlemeyen erkek kardeşlerini sevmeye, kızsa da affetmeye devam ediyor.
Ya babası? Leyla’ya göre yeni bir gelecek kurmalarının önündeki en büyük engel o. Gelenekleri uğruna çocuklarına verebileceği desteği vermiyor, üstelik yalan söylüyor. Bu durumu deşen Leyla’yı “keşke bunu hiç doğurmasaydın” diye annesine şikâyet ediyor. Ama Leyla da babası İsmail’e karşı daha şiddetli, daha cüretkâr. Sadece ağzına geleni söylemekle yetinmiyor.
Peki babasını da anlıyor mu Leyla? Anlıyor. Bulduğu çözümün onu da kurtaracağını düşünüyor. Öfkeli Leyla ama öfkesi sadece babasına değil de onda cisimleşen düzene karşı. Filmin sonunda, Alidusti’nin çok iyi oyunculuğuyla Leyla’nın hem sevinci hem üzüntüyü bir arada barındıran yüz ifadesinin nedeni de bu.
Peki Leyla doğru yolda mı? Sanmıyorum, bu toplumsal yapıyı dükkân açarak kıramaz Leyla, kıramıyor da zaten.
Kavga verilecek ama kime karşı?
İran’da 1979’da mollalar iktidara geldiklerinde, Dünya’da neoliberal dönüşüm başlamıştı. İran’ın yeni iktidarının önce komünistleri etkisizleştirmekle işe başlamasının tek nedeni gerici olması değildi. Mollalar ABD’nın etkisini sınırlandırıp “bağımsızlık” söylemiyle bir molla kapitalizmi inşa etmeyi istiyorlardı, başardılar. Ama bu İran’da neoliberal olmayan bir kapitalizm olduğu anlamına gelmiyor. Daha İslam Devrimi’nin üzerinden on yıl geçmeden, İran egemen sınıfı Avrupa sermayesi ile ilişkilerini geliştirmeye başlar. 90’lardan itibaren İran’da da bir özelleştirme furyası görünür. Birkaç on yılda bir iktidarı değiş tokuş eden farklı siyasi klikler farklı sermaye gruplarının temsil eder ve hepsinin de derdi sermaye birikiminin artmasıdır. 40 yılı aşkın süredir devam eden bu süreç kuşkusuz önemli bir sermaye birikimi oluşturmuş ve bunun doğrudan sonucu olarak yoksulları daha da yoksul hale getirmiştir.
İran halkının, özellikle 2000’lerde şahit olduğumuz, zaman zaman patlayan öfkesi, rejimden duyulan rahatsızlıkla dışa vurmuştur. Çoğunlukla doğrudan doğruya İran kapitalizmini hedef almayan eylemler, rejimin çıkarları farklı sermaye gruplarının desteğini de alır. Üstelik rejimin de yoksul kesimler arasında örgütlü olduğu düşünülürse, İran’da halkın rejimden kurtulma kaygısının bir yandan son derece haklı ama öte yandan da gerçeği perdeleyici bir işlev gördüğü ve yoksulları karşı karşıya getirdiği söylenebilir.
Leyla’nın Kardeşleri’nde de bu çelişkiyi görüyoruz. Film bütün kapıları kapata kapata karakterleri ve seyirciler olarak bizi bir yere doğru itiyor: bir şeyin değişmesini istiyorsak, bir kavgaya girmekten başka çaremiz yok! Ama Leyla, kardeşleri, anne ve babası o kavgayı kendi aralarında veriyorlar. Mevcut durum bozulmasın istiyorlar. Bu da korkaklıklarını, tutuculuklarını açıklıyor. Yaşadıkları sorunların nedenleri sadece kendileri değilken, çözümü orada arıyorlar. Bir açıdan bakıldığında Leyla ve Ali Rıza’nın doğrultuları, “bir dükkân açmak üzere birlik olmayı” ve “her koyunun kendi bacağından asılacağını” öneren iki ayrı liberal teze denk düşüyor ve bu tezler çarpışıp, çöküyorlar.
Said Rustayi ülkesini ve insanlarını, Leyla’nın kardeşlerini ve babasını sevdiği gibi seviyor belli ki. Kızsa da gericiliğin ve akılsızlığın kuşattığı insanları bir bütün olarak görmüyor. Borç batağına batıp AVM’nin merdivenlerinde trajedilerini yaşayan kardeşlerle, lüks bir cipten inip alışveriş yapmak üzere içeri giren zengin kadınlar arasında bir fark gözetiyor. Ve yoksulları, yoksulluğa neden olanlarla beraber bir obruğun öte tarafında bırakmıyor.
Sıkışmayı aşmak
Film, çoğu kişinin işaret ettiği gibi, sadece adıyla bile İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin önde gelen yönetmenlerinden Luchino Visconti’nin Rocco ve Kardeşleri’yle (1960) benzerlikler barındırıyor. Ayrıca duygusu ve yaklaşımı itibariyle, Rocco ve Kardeşleri’nin Türkiye uyarlaması sayılabilecek Halit Refiğ’in Gurbet Kuşları’nı (1964) da akla getiriyor. Önemli bir ayrım bu iki filmde ülkelerin değişen iktisadi yapısı ve bunun tetiklediği göç olgusu merkezde duruyorken, Leyla’nın Kardeşleri’nde zaten şehirde yaşan, çoktan kentlileşmiş emekçi bir aile söz konusu. Ancak şurada açık bir ortaklık var: yoksullar mevcut düzen içinde bir çıkış arıyorlar ama öyle bir çıkış yok. Üstelik gelenekler “işçi” olmayı, “birinin hizmetine girmek”, “fabrika köşelerinde sürünmek” diye tarifleyip olumsuzluyor. Kendi işlerini kurmak ve zenginleşmek geleneğe de daha uygun görünüyor. Özetle sınıf atlama hayali gelenek tarafından da teşvik ediliyor.
Ama belki bir ortaklık daha vardır. İlk iki film, iki ülkenin de tarihlerinde o dönem yaşanan toplumsal uyanışın şafağına denk düşüyor. Böyle bir uyanışın hemen öncesinde toplum öylesine sıkışır ki ne ekonomi ne gelenek ne de egemen ideolojik ve siyasi söylem sıkışmayı aşamaz. Bu çıkışsızlık doğal olarak kültür sanat üretimine de yansır. İşte belki bu açıdan da benzerlikler vardır. Bunu bugünden bilemeyiz ama belki önümüzdeki günlerde öyle bir şey gelir ki, her şey değişir.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.