Sayfa yolu
Kitap | 'Umuda, yeniden başlamaya ve kadın olmaya dair'
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Dilara İlbuğa Yıldırım
Yayın Tarihi: 18.09.2022 , 09:24 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
“Sevgi ne zarif bir şeydi. Yumuşacık yastıklar seriyordu düşenin altına.”
Van Gogh, en bilinen eserlerinden biri olan “Badem Çiçeği” tablosunu içinde bulunduğu türlü sıkıntı ve karamsarlıklara karşın aldığı iyi bir haber üzerine resmeder. Kardeşinden gelen bir mektupla bir yeğeni olacağını öğrenen ünlü ressam, “yeni bir hayatın başlangıcı” dediği bahar dallarını yeğeni için hazırlar. İlkbaharın gelişiyle çiçek açan badem dalları, yeni bir yaşamın başlangıcıdır. Akıl hastanesinde kaldığı dönemde baharla birlikte açan, tomurcuklanan dallara hayran olur, camdan onları izler. Bütün fırtınalara, kara kışlara rağmen bahar hep gelmiş, o dallar hep açmıştır.
Melisa Kesmez’in 4 yıl aradan sonra yazdığı “Küçük Yuvarlak Taşlar” bu tabloyu ve hikayesini getirdi aklıma. Bu kitapta birbirine dolanan dallar ve açan tomurcuklar var. İster bir kitapta isterse hayatın içinde olsun, kesişen ve birbirine değen hayatlar şüphesiz çok ilgi çekiyor. Sarmaşığın dallarının kime, nerede, ne zaman dolanacağı belli olmuyor ve bu belirsizlik yani tesadüflerin cilvesi belki de hayatı diri tutuyor. Küçük Yuvarlak Taşlar, tam da sarmaşığın tesadüfen dolaştığı dalları anlatıyor bize. Fark etmeden büyüyen sarmaşığın içinde, birbirine dokunan kişilerin kesiştiği üç öyküden oluşan bir novella. Parçalanmış bir ailenin üç yüzü: Nergis, Elif ve Mehmet…
Melisa Kesmez’in annelik sürecine denk düşecek şekilde öykülerin içinde anneliğe dair önemli anlatılar var. Doğum sonrası süreçte kadının tüm toplumsal baskılarla yaşadığı yalnızlığı ellilerindeki Nergis’in dilinden, “Nerede başlayıp nerede bitiyordum, ayırdında değildim. İstila edilmiştim. Annelikte kaçmak yoktu.” diye cesurca anlatıyor yazar. Bu toplumun dayattığı kutsal anneliğe ters köşe yaptırıyor adeta. Kadının anne olduktan sonra da kadın olarak kaldığını, toplumun dikte ettiği gibi annelik sürecinin “kutsal” değil, tam da hayatın içinde olduğunu, kırabildiği, yıkabildiğini şöyle aktarıyor:
“O gece günlerdir ilk kez uyuduğumu ve o uykuda Elif’i hiç aramadığımı hatırlıyorum. Sanki hiç doğmamıştı, sanki hiç hamile kalmamıştım. Sabah kalkıp, giyinip işe gidecektim. İnsanların arasına karışacaktım yine. Yine sadece ben olacaktım. Kahve içecektim mesela birileriyle. İş çıkışı birileriyle iki tek atacaktım. Öyle ferah, öyle deliksiz bir uyku. Bir yenidoğan annesi olarak derdimin uykusuzluk veyahut yorgunluk olmadığını, anneliği aslında sevmediğimi, elimde olsa önceki hayatıma geri dönmek istediğimi, birinin annesi olduğum bir yaşamın bana göre bir yaşam olmadığını, beni utandıran pişmanlığımı ilk kez yıllar sonra bir terapide kendi sesimden duyacaktım.”
Kitabı oluşturan kısacık üç öyküde sadece anneliğe dair değil, ilişkilere, evliliğe, arkadaşlığa, baba olmaya, evlat olmaya dair iç içe geçen, birbirine değen türlü uçlar var. Yarım kalan aşklar, aldatışlar, biten evlilikler, anne kız olmak, baba kız olmak, dost olmak ve dahası. Kötü giden her şeyin karşısında bir iyi, biten her şeyin karşısında yeni bir başlangıç sunuyor bize Melisa Kesmez. Umutlu bir yerden yazılmış kelimeler, düşülse de kalkmayı salık ediyor. Terk etmek ve terk edilmenin çerçevelerini çizdiği karakterlerin içi umutla yeniden örülüyor. Savrulup bir kenara fırlatılmak değil, dalgalarla şekillenen, değişen, yontulan taşlar olduğumuzun altı çiziliyor. Dolayısıyla yazarın diğer kitaplarında olduğu gibi tanışıklık/tanıdıklık hissi bizi kitaba biraz daha yaklaştırıyor.
Melisa Kesmez İstanbullu; kitaplarındaki karakterler de genelde İstanbul’da dolaşıyor ama sanki bir tarafları hep Ankara’da. “İstanbul’da doğmuş, büyümüş biri olarak yolum bir gün Ankara’ya düşmüş ve bir şey olmuş şehirle aramda, anlatması zor, çok sevmişim bozkırı, onun Turgut Uyar sarısını, bırakıp eve dönememişim.” diye anlatıyor Ankara sevgisini. Bu kitapta da tek bir cümleyle dev bir Ankara tanımı yapıyor ve biz Ankaralıları kalbinden yakalıyor: “Ankara’nın bir şehir değil, bir halet-i ruhiye olduğunu söylüyor.”
Küçük Yuvarlak Taşlar, Bilge Karasu’nun “İpi, koptuğu yerden bağlamağa çalışmalı. Denemeli, hiç değilse.” cümlesiyle başlıyor. Daha ilk sayfada “Yorulmuştu ama yorulmanın durmak için bir gerekçe oluşturmadığı insanlardı.” cümlesi yazarın bize umudu dokuyacağının bir işareti aslında. İçinden geçtiğimiz bu günlerde umuda, bir arada olmaya o kadar ihtiyacımız var ki. Tam da bu yüzden umudu dokuyan her kelimeye sıkıca sarılıyorum. Çok yorulduk, bıktık, umutsuzluğa kapıldık, kaybettiğimizi düşündük ama kopan ipleri bağlamak için çok da yalnız değiliz sanki. Durmamız için hiçbiri bir gerekçe değil. Barış Bıçakçı’nın da dediği gibi “Hareket etmezsen acı üzerinde birikir.” O zaman haydi hareket edelim. Küçük yuvarlak taşları yerinden oynatalım. Yan yana gelip taşları yerinden oynatacağımız ve kopan ipleri el birliğiyle bağlayacağımız günler yakın.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.
