Kitap | Deli İbram Divanı

'Eczacı Süleyman’a biraz dikkatli baktığınızda göreceğiniz Cumhurbaşkanı ile poz veren ve kârını sürekli artıran Koç ailesi, Sabancı sülalesidir.'

Erkan Yıldız

Ne kadar az umut, ne çok öfke ve kızgınlık üretiyor hayatımız. Gülümsemesi solan çocuklarla çevrili bir dünyada, ışığı görme olasılığıyla gözlerimizi kocaman açarak seğirtiyoruz. O tarafa, yok bu tarafa, olmayacak ama biraz da şu tarafa, hayır hayır bu tarafa… Sahi yön kimin umurunda?

Oysa toplumsal işleyişin yasaları var. İçine düştüğümüz umutsuzluk, tutulduğumuz öfke nöbeti o yasaları belki görünmez hale getiriyor ama geçersiz hale getirmiyor. Adı üstünde yasa bu, işliyor. 

Başka şeylerin yanında edebiyat da öfkenin ve umutsuzluğun perdelediği bu işleyişi görünür kılmaya yardımcı olabiliyor. Bunun olabilmesi yazarın tercihleriyle doğrudan ilişkili. Yazar, bireyin yaşadığı problemlerle toplumun işleyişi; ekonomik, sosyal ve siyasal yapı arasında ilişki kurup karakterlerini, olay örgüsünü buna göre şekillendirdiğinde bu tercihi görünür  hale geliyor. Bu tercih, aynı zamanda, uzun bir süredir bireyin/anlatıcının iç sesine gömülüp kalmış, bir tür monolog metinlerden oluşan romanı da gerçekten olması gereken forma kavuşturmaya katkı sağlıyor.

Ahmet Büke'nin tercihi de bu yönde. Büke, öykülerinde tutturduğu toplumcu çizgisini yazdığı ilk romana da taşıyor. Deli İbram Divanı'nda uzak bir zamandan bugüne oldukça güçlü bir sesleniş var. Zamanın uzaklığına karşın güncelliğini yitirmeyen hikâyesiyle okuru şimdiki zamanda da çevreleyen umutsuzluğun, haksızlıkların kaynağını açık seçik hale getirirken  telaşa, umutsuzluğa düşmüş zamane okurunu seçeneksiz bırakmıyor. Can Yayınları tarafından yayımlanan ve ilk baskısını 2021 yılının Kasım ayında yapan kitap yeni baskılarıyla okura ulaşmaya devam ediyor. 

Zina Mehmet'in Mirası…

Deli İbram Divanı iki ana aks üzerinden ilerliyor. Bunlardan biri Köstence’de Balıkçı, Demirci Asım ve Deli İbram’ın Eczacı Süleyman’ın yunusları avlamak için kurduğu düzene karşı mücadelesini ele alıyor. Eczacı Süleyman’ın düzeni kendisine dedesi Zina Mehmet'ten miras kalmış bir düzen. Devletin olanaklarının, dini kurumların, kaymakamın, jandarma komutanının, bakanlıkların çıkarları için çalışan birer aparat olduğunu dedesinden biliyor Eczacı Süleyman. Dedesinin  “Evladım sakın siyasete girme, sen siyaset ol” öğüdünü kulağında küpe yapmış, elindeki güçle, gözünü ve vicdanını karartarak daha fazla para, daha fazla güç için ilerliyor. Adadaki siyasetin, ticaretin, her şeyin kendisi Eczacı Süleyman. Demirci Asım’ın deyişiyle “Paranın sahabı, devletin sahabı, diyanetin sahabı…” s.113

Diğer aksta ise ana karakter Osman’ın, Eczacı Süleyman’ın kurduğu/sahip olduğu düzene bağlı olarak, bir tür sürgün sonucu İzmir’e gitmesiyle orada ve sonrasında yaşadıkları var. 

Bu iki aks roman boyunca okura eşlik eden irili ufaklı pek çok öykü ile zenginleşirken zaman ve mekândaki sıçramalarla ilerliyor. Çanakkale Savaşı’dan Kurtuluş Savaşı’na, Cumhuriyetin kuruluşunda rol alan halkın Cumhuriyetin dışına itilmesinden, CHP şapkasını çıkarıp Demokrat Parti şapkasını takan her devrin adamlarına ve Kadırgalılar'a büyük bir öykü zenginliği ile ilerliyor roman. Bu öykü çeşitliliği roman söz konusu olduğunda riskler barındırıyor. Öykülerin ana doğrultuyu gölgede bırakması, birbirleriyle doğru ve dengeli bir şekilde ilişkilenmemesi bu riskler arasında sayılabilir. Büke’nin bu riskleri büyük bir anlatım gücüyle ve kurgu maharatiyle giderdiğini söylemeliyiz. 

Eczacı Süleyman nasıl dedesi Zina Mehmet’in mirasını devraldı ise karşısında duranlar da açlığı, yoksulluğu, iyiliği, emek harcamayı, isyan etmeyi, yoldaşlığı, ihaneti bir miras olarak geçmişlerinden devralıyorlar. Balıkçı, Deli İbram, Demirci Asım ve Yusuf Reis tüm bunların temsiliyle yer buluyor hikâyede. Eczacı Süleyman’a karşı iki mücadele biçimi sınav veriyor. İlkinde Balıkçı ve Demirci Asım haklılıklarından aldıkları güçle, gerçekliği çok da hesaba katmayarak mücadeleye tabir-i caizse dalıyorlar. Yekten, sadece kendi varlıklarına dayanarak girdikleri mücadele tek başına haklı olmakla değil mutlaka güçlü olmakla kazanılacak bir mücadele. Tam bu noktada komitacılıktan gelme Deli İbram'ın ısrarlı uyarısı anlam kazanıyor.

“Onlar yüz idi, biz bir idik! Karşındaki senin yüz mislin ise ne yapacaksın? Ben size dövüşmeyin mi diyorum? Bak, önce o biri muhafaza edeceksin. Çünkü bu kadarsın. Bir gitti mi ne bok kalacak geriye? İkincisi o bir ile onun istediği zaman değil, sen istediğin zaman vuracaksın.”s.140

Azı çok yapmak için duyguların ötesine geçmeye, aklın mihmandarlığına ve planlı hareket etmeye ihtiyaç var. Diğer tarafta ise Osman’ın yolu var. Osman’ın yolu daha planlı ancak karşılaştığı sorunlara ilişkin çözümleri hep daha kişisel. Balıkçı’nın ilkesel itirazları Osman’da yok. Henüz kitabın başında, açlıkla baş etmek için çıktığı yunus avında bile babası Balıkçı’nın öğütlerini kulak arkası edecek kadar cüretli, ki İzmir’e sürgünlüğüne biraz da bu cüretin sebep olduğunu söyleyebiliriz. 

Büke'nin dilindeki büyük zenginlik...

Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke olmamıza karşın denizin hayatımızdaki karşılığı az ne yazık ki. Ne balık biliriz adlı adınca, ne suya açılmasını, ne de bir kıyıda vakit geçirmesini. Kıyısı ile sınırlı kalmış ve birçok nedenle topluma nüfuz edememiş bir kültür. Edebiyattaki karşılığı da az olagelmiş. Cevat Şakir Kabaağaçlı’ya (Halikarnas Balıkçısı) ekleyecek kaç yazarımız ya da deniz emekçilerinin yaşayışına odaklanan kaç roman var? Hemen söyleyeyim; bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az. Artık o parmaklardan biri de Deli İbram Divanı'nı ve yazarı Ahmet Büke’yi işaret etmektedir diyebiliriz. Büke, büyük bir emek ve işçilikle başka pek çok şeyin yanında deniz emekçilerinin yaşantısının da fotoğrafını çekmeyi başarmış, üstelik bunu flasa, kuşgözü, piyan, çıma, anele bağı, pupa, frişka, ıskota, lambuka ve şimdi hatırlayamadığım daha pek çok denizle ilgili terimi kullanarak ve bunu  okuru hikâyenin içinde tutma becerisi göstererek yapabilmiştir.

Büke’nin dili sadece deniz söz konusu olduğunda değil her doğa betimlemesinde, içinden açlık geçen her satırda, İzmir’in bahsi geçen her mahallesinde, Köstence’nin tepelerinde büyük bir zenginlikle karşınıza çıkıyor. Etkisi o derece büyük ki romanın atmosferinin parçası olan İzmir adeta bir karaktere dönüşüyor. Benzer bir zenginliği, doğallığı Yaşar Kemal’den biliyoruz. Sizi sadece olay örgüsünün içinde tutan değil anlattığı tarihin, coğrafyanın, insanın parçası kılan bir dil bu.

Siyasetin kendisi olmak…

Bu ülkede, neredeyse son 40 yıldır patronlar doğru bir şekilde anlatılmıyor. 80’den bu yana toplumsal, siyasal, ekonomik hayat patronların etrafında söylenen yalanlarla şekillendiriliyor. “Devlet küçülecek, herkes birey olacak, sermaye bolluk,bereket, özgürlük getirecek.” Bir süredir bu masalın inandırıcılığının kalmadığının dünyada ve ülkemizde herkes farkında. Sanırım biraz da bunun etkisiyle son yıllarda üretilen edebi metinlerde, sinema filmlerinde ya da dizilerde emekçilerin, yoksulların dünyasına daha fazla değini, neoliberal politikalarla posası çıkmış dünyadan hareketle kapitalizme daha eleştirel bir bakış sergileniyor. Bu eleştirellik genellikle kapitalizmin topyekün reddinden çok bir tür restorasyon özlemini dile getiriyor. Izlediğimizde, okuduğumuzda gündelik huzursuzluğumuzu, mutsuzluğumuzu besleyen, onaylayan ama bu huzursuzluğun gerçek öznelerini gizleyen pek çok iş “başyapıt” olarak arz ediliyor.

Bir ilk roman olan Deli İbram Divanı'nın  anlatılan tüm masallara çok güçlü edebi bir itiraz olduğunu düşünüyorum. Şiddeti yüksek, yıkıcı bir eser Deli İbrahim Divanı. Yıllardır inanmamızı istedikleri, allı boyalı hale getirdikleri  "zengin"i, tüm alçaklığı ile resmederek eserin merkezine çakmak bile bunları söylemek için yeterli. 

Başta da ifade ettiğim gibi roman uzak bir zaman diliminden, 1950’lerden bu güne  sesleniyor. Ama sanılmasın ki Eczacı Süleyman orada kalmıştır. Patron bugün Deli İbram Divanı'nda anlatıldığı gibi “siyasetin kendisi”dir. Eczacı Süleyman'a biraz dikkatli baktığınızda göreceğiniz Cumhurbaşkanı ile poz veren ve kârını üç kat, beş kat, 15 kat artıran Koç ailesi, Sabancı sülalesidir. Eczacı Süleyman'da talancı Cengiz’i, Soma’da katledilen 301 madencinin patronunu da görmek mümkün. İçişleri bakanı da, şükür için seslenen Diyanet İşleri Başkanı da, işçinin yolunu kesen “alay komutanı” da oradadır.

Başka bir şey daha var Deli İbram Divanı'nda. Büke, 40 yıldır anlatılan başka bir masala daha itiraz ediyor. Zor karşısında mağduriyet zırhını kuşanan, güçsüzlüğüne razı gelip mızıldanan, anlayış bekleyen, en baştan yenik kabul edilen yoksulların dayanışmayla, iyimserlikle, kazanacağına inanarak eylemli bir itiraz geliştirebileceğinin de hikâyesini anlatıyor.

Eylem de eylem hani. Roman bu sayede şok edici ve keyifli bir finalle sonlanıyor. Geçtiğimiz günlerde, yazar sosyal medya hesabından romanın finalini “teessüfle” karşılayanlar olduğundan söz eden bir paylaşımda bulundu. “Helalleşme” nin popülerlik kazandığı günümüzde “hesaplaşma” nın teessüfle karşılanması şaşırtıcı değil. Nabzı sosyetenin içinde atan “Osman”ın hikâyesini ilgiyle karşılayan edebiyat medyamızın Köstence’li Balıkçı’nın oğlu Osman’ı görmezden gelmesi de…

Deli İbram Divanı'nın içinde geçtiği 1950’lerin hemen başında Yaşar Kemal İnce Memed’i kaleme alıyordu. Yazıldıktan 10-15 yıl sonra emekçilerin, yoksulların “Abdi Ağa”lara karşı isyan edeceğini bilmeden yazdı Yaşar Kemal. Aradan geçen onca yıl sonunda Ahmet Büke belki de bize biri iki, azı çok yaparak yürüdüğümüz bu yolda “siyasetin kendisi” olacağımız günlerin yakınlığını hatırlatıyordur. Patronların hep ensesinde hissettiği ve hissetmeye de devam edeceği…