Kazanacağını haykırarak öldü...

"Bir adam, diye anlattılar sonradan, yüzü koyun yatırıldığı yerden doğrulmuş, “Venceremos”u çalıp söylemeye başlamış. Şili Ulusal Stadyumu inlemiş."

Asaf Güven Aksel

Che için şarkısında, “ya özgür vatan, ya ölüm… Kaderiydi bu onun!” diyordu, “gerillayı öldürdüler…” Victor Jara’nın kaderi de aynıydı. Onu da öldürdüler.

“Fiesta”sı ayda yılda bir sofraya et geldiği günler olan ailede, hasat sonrası eğlencelerde ve cenaze törenlerinde gitar çalıp şarkılar söyleyen bir anne. Jara’nın çalıp söylemeyi ondan öğrendiği söylenir, ama hasat ve cenaze, toplumun bütün hallerinin görülmesi demektir de, o yüzden, “sahne alınan” ortamların eğiticiliği de unutulmamalıdır bu olguda. Büyük bir çiftliği ve orada çalışma karşılığı yalnızca sebze ve meyve alabilmeyi bir arada görmek gibi. Santiago’da şanslarını denemeye karar verdiklerinde, çok daha beter bir yoksulluğun pençesinde, gitarı ve şarkıları susan, sesi pazar tezgâhlarında çığırtkanlıkla kısılan bir anneyi yitirmek, bir ailenin dağılmasına tanık olmak, bir başka yoksul ailenin himayesine sığınmayı daha 13’ünde yaşamak, artık annesinin sesi duyulmayan pazar yerinde sırtında küfeyle acılarını taşımak gibi.

Yeni şarkı akımına bir oğlu daha

O yılların her yarım saatte bir çocuğun öldüğü Şili’sinde, resmedilen bu tabloya karşın, “şanslı” çocuklardan biridir gene de Victor Jara. Sağ kalmış, büyümüş, sonradan sosyal hayata tahvil edeceği muhasebeyle ilgilenmiş, dine inancıyla birlikte terk ettiği ilahiyat eğitiminden geçip annesine, başka bir deyişle folklore kendini adamış, tiyatro eğitimi alabilmiştir.

Violetta Parra vardı bir de o Şili’de. Yanında kızı ve oğlu, elinde gitarıyla köy köy dolaşarak türküler derleyen, şarkılar söyleyen bir başka anne. Üniversite korosundaki Victor ile yolları, kendi çalıştırdığı kafede buluşan Violetta. O ki, sadece çocuklarının değil, protest çalışmaların, İnka ve Aztek kültürlerini, Akdeniz ve Afrika kültürleriyle harmanlayan “Yeni Şarkı” akımının da annesidir ve bu akıma, bir oğul daha kazandırmıştır.

Bu noktadan sonra, asıl uğraşı tiyatro, giderek arka planda kalır Jara’nın yaşamında. Eşinin anlatımıyla, olan şudur: “Tiyatro konusunda oldukça derin bir bilgisi olmasına rağmen, bu ona yetmiyordu. Genellikle hep aynı insanlarla ilişkide bulunmak sıkıyordu onu. Santiago’da tiyatroya gidenlerin sayısı birkaç yüzü geçmezdi. Tiyatroyu bırakarak kendini şarkı söylemeye verdi.”

Daha çok insana ulaşmak! Bu, politik görüşlerini daha yaygın hale getirmek demekti. Burada, Pete Seeger’ın bir saptamasını da anmadan geçmeyelim. “Şu an kesinlikle inanıyorum ki, besteciler, sanatçılar arasında en şanslı olanlardır. Çünkü, güzel bir şarkıyı öldürmek olanaksızdır.” Bu sözler, Jara özelinde doğrulanacaktır, ama, gelmek istemediğimiz bu nokta biraz beklesin.

Bir safın sanatçısı olursan büyürsün

“Şarkının ilk kaynağı, insanın kendisinde yatıyor insanın, en içten duygularını, iletişim sürecinde topluma ulaştırabilmek için dile getirme çabasında yatıyor. Bir zorunluluktan doğmuştur şarkı.” Bir yazısında böyle dedikten sonra, bunun tek başına bir şey ifade etmeyeceğini gösteren, “bir şarkıcı” ile Victor Jara gibi bir şarkıcı arasındaki temel farka işaret eden noktaya geliyor: “Kimi zaman biri alıyor gitarı eline, sahneye çıkıyor ve devrimden söz eden, haksızlığa ve sefalete karşı çıkan tatlı şeyler söylüyor, ama sahneden inince, söylediklerinden çok uzak bir yaşam sürdürüyor. Devrimci şarkıcı, yaşam ile şarkıyı birbirinden koparamaz. Bir sanatçı, ancak, halkın tarihi olan pek çok simadan biri olduğunu kavramaya başladıysa devrimcidir.” Halkın tarihi olan simalardan biri olmak, iki açılı anlamla iç içe geçmiştir burada. Bir: Ancak bunu başarırsanız, size sanatçı diyecektir toplum, siz onu kendi başınıza unvan olarak alamazsınız. İki: Simanızın yer almasını istiyorsanız, o tarihi yazanlar arasında safa gireceksiniz.

Burjuvazinin lanse ettiği “özel yaratıklar” statüsünü, duyarlılıkların kendilerine ün ve statü kazandırmasıyla yetinerek “toplumsal sorunların kıyıcığında yaşama”yı reddettiği için, çok uzun yıllar sonra, dünyanın bir ucunda, “ve bir türkü söyle ki sen şimdi, unutsun parmaklarının acısını Victor Jara” diyen bir dost şiiri gelmiştir aklımıza bu satırları yazarken. Elindeki bağlamayı zor karşısında bırakan gencin düşlerine giren bir Victor Jara’nın parmaklarının acısı… İstemiyoruz gelmek, bu nokta biraz daha beklesin.

Yalnızca şarkıcılık değildi yaptığı, maden ocaklarında, fabrikalarda, okullarda, gecekondu mahallelerinde halkıyla, çocuklarla buluşuyor, bir ezgi eşliğinde, anlatıyor, çağırıyor, kendisi gibi örgütlü bir toplum yaratma uğraşını sürdürüyordu. Bu çabanın bir aracı olmuştu artık müzik.

Komünist Parti'yi sözsüz, ezgilerle anlatmak

“Diskografi”sinden elbet söz etmeyeceğiz. Yaşam öyküsünü önce duyup, sonra Jara’yı dinlediğinizi varsayarsak, size zihninizde canlanandan çok daha yumuşak ve içli bir ses gelebilir Jara. Bu da konu değil. Hep “şarkı” denildiği için, akla çoğunu kendi yazdığı sözlerin iletilmesi gelebileceğinden, boyutu biraz genişleterek “müzik”le tamamlamak istedik. “La Partida”, sözsüz bir parçasıdır ve anlarsınız Jara’nın bir komünistin partisini hangi tınılardan fışkıran duygularla anlatabildiğinin örneğini sunduğunu. Devrimciliğinin içselleşmişliğine tanıklıktır bu.

“Unidad Popular”ın Inti Illimani’si başta olmak üzere, devrimci mücadeleyi destekleyen nice grupla birlikte çalışmış, danışmanlıklarını üstlenmiş, yorumcularca besteleri seslendirilmiş, giderek büyüyen bir isim olmuştur ki Victor Jara, o erteleyip durduğumuz noktaya gelinmiştir.

Belki az daha geciktirebiliriz. Victor Jara 1932’nin 23 Eylül’ünde doğmuş. Pablo Neruda, hani o şiirinden besteler yaptığı şair, aynı gün, 1973’te ölmüş. Victor bundan birkaç gün önce. Birinin artık yaşamayacağının belli olduğu tarihle, diğerinin cesedinin teslim alındığı gün, 18 Eylül. Neden bu tarihsel döküm? Belki yadırganacaktır, ama, Şili’nin büyük şairi, Şili’nin büyük müzisyeninin katledilmesini, acaba nasıl karşılardı düşünmekten kendini alamıyor insan. Paralel süren yaşamlarında, ölümlerini bilemediler. Ne biri şarkıya dökebildi, ne biri dizelere…

“Katledilmesi” dedik artık… 11 Eylül 1973. Radyoda, ABD darbesinin sözcüleri konuşuyor. Başkanlık Sarayı kuşatma altında. “Ben çocukları okuldan almak için aceleyle evden çıktım. Geldiğimizde Victor dışarı çıkmaya hazırlanıyordu.” Nereye? “Üniversitede, sivil savaşa karşı bir serginin açılışında şarkı söylemeye”… Böyle bir günde mi? “Öğrenciler toplanmış…” Gidiş, sokağa çıkma yasağı, üniversitede kalış… Radyoda askeri marşlar, her yerde patlamalar, gecekondu mahallelerine bomba yağdıran Hawker’lar… Çalan bir telefon bunların ortasında: “Beni ne kadar çok sevdiğini, cesur olmam gerektiğini anlattı ve iyi şanslar diledi. Bu onunla son konuşmam oldu.” Eşi Joan, 18 Eylül günü çağrılacak, ilk kez bir morga girecek, 44 kurşun delikli, elleri paramparça Victor’u teslim alacaktı. “Victor’un ölümü kaçınılmazdı. Sanırım o da dostlarının yanında ölmekten mutluydu.”

Kazanacağını haykırarak öldü

Bir adam, diye anlattılar sonradan, yüzü koyun yatırıldığı yerden doğrulmuş, “Venceremos”u çalıp söylemeye başlamış. Şili Ulusal Stadyumu inlemiş. Herkes katılmış namlulara karşı söylenen bu şarkıya. Adamın parmaklarını kırmışlar, tutuklanırken de elinden bırakmadığı gitarının tellerine dokunamasın artık diye. Gitarsız söylemiş. Ateş açılacağı uyarısına aldırmamış kimse. Dipçikler kafasına inmiş adamın. Yine “Kazanacağız!” sürmüş. Sonra makineli tüfeklerle taramışlar yerdeki adamı. Victor Jara, işte böyle ölmüş…

Sonradan, o koşullarda yazdığı şiir ulaşmış her yana, Şili Stadyumu’ndan. “Burada beş bin kişiyiz…” Bu, on bin el demekti Victor Jara için. İçlerinden ikisi artık tohum ekemez, fabrikaları çalıştıramaz halde miydi? İşlevsizleşmiş miydi? O uğursuz stat, niye artık onun adıyla anılıyor o zaman? Dünyanın öbür ucunda bir gencin, “sus” işareti yapan parmağı tutup çeken bir kırık parmak görmesi düşünde, neden?

*Asaf Güven Aksel'in 2013 yılında soL'da yayımlanan yazısı...