Skip to main content
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Yükleniyor...

Karakolda ayna var, insanda ahlak...

Sokaktaki özgürlüğün karşısında duran devlet kapısı tutsaklıktan başka bir şey değildir Cevriye'ye. Kolluğun kollamaktan geldiğini düşünmemiştir bile!

Özlem Yücesan

Yayın Tarihi: 22.02.2026 , 00:40 Güncelleme Tarihi: 22.02.2026 , 20:21

"Yitik sularında gezdik bendi yıkık bir geçmişin
Yandı dilimiz düne aklımız güne değdikçe" Ş. Erbaş

 

Devletin ve (onun sayesinde) toplumun gözünde sakıncalı, şüpheli, ahlak yoksunu ve daha bilumum kötü sıfatların takıldığı iki sözde suçlu tipi pek değişmedi geçmişten bugüne... İkisi de meslek değil ama dolaylı olarak meslek diye nitelendirilir. Bu ortak özellikten gayrı ortaklıkları yoktur ve apayrı yerlerdedir aslında bu iki sözde suçlu tip!

Tapınak fahişelerinden bu yana "en eski meslek" benzetmesi de yapılır fahişelik için! Mabetlerde tanrılara sunulan bir cinsellik, kutsal fahişelik ve güçlü kadın tipolojisinin anlatıldığı Antik tarihten günümüze, ataerkil düzene geldikçe aşağılandığını görürüz bu kadınların. Ve bu aşağılama ikiyüzlü şekilde yapılarak bir ticari fiile dönüştürülmüştür... Kutsal fahişelik "kutsal aile"nin şeytanı olmuştur artık! Bir o kadar ticaret özgürlüğünün kitabını yazan kapitalizmin kurallarına göre (bu alım satım kiralama işlediği sürece) no problemdir!

Diğer sözde suçlu tipi ise her dönemin devrimcisi idi. Her dönem derken bukalemun olanlar konumuz dışı elbette! Politik tarihin ilerleme dönemlerinden, dönemin ilerici güçlerinden, bu güçlerin aydınlarından bahsediyorum.

1905-1972 arasında yaşayan Suat Derviş onlardan biri. (Yakın arkadaşı Nâzım Hikmet gibi o da bir Paşa torunu.) Daha 16 yaşında yazdığı şiirin dergide yayımlanması ve romantik yazın ürünleriyle başladığı kalem yolculuğu, gazetecilik deneyimi ve edindiği siyasal bilinçle gerçekçi eserlere evrilip devrimci bir üslup geliştirerek devam etmiş.

Bu üslupla yazdığı eserlerden biri olan Fosforlu Cevriye’de bu zıt kutuplu iki sözde suçlunun arkadaşlığını yazmış Suat Derviş. Şarkısından dolayı da çok yayılan bu popüler isim, üç ayrı filme de başlık olmuş. 1959 ve 1969’da çekilen iki filmin romanla hiçbir ilgisi yok! Ne var ki birçok kaynakta (hatta meşhur sinema eleştirmeni Atilla Dorsay’ın kitaba yazdığı önsözde) “romanın uyarlaması” olarak söz ediliyor!

2000’de çekilen ve diğerlerinin aksine “Suat Derviş’in aynı adlı romanından uyarlanmıştır” yazısı akan filmde ise evet bir fahişe var ve karakolda başlıyor film ve yine ne var ki gerisi tepetaklak edilmiş bir felsefe, absürtleştirilmiş karakterler, ahlaksızca değiştirilmiş olay örgüsü ve final! Romanda karakterler varken burada sadece şablonlar var!

Romana gelirsek...

Bu karakterlerden biri, yazarın da içinde bulunduğu politik ortamda devrimcilere, kendisine, yoldaşlarına yaşatılan hapis ve idam tehdidi altında kaçak yaşayan bir solcu... Diğeri, sokak gazeteciliği yaparken yakından tanık olduğu yoksul kesimin aşağısının da aşağısında olan ve her türlü aşağılanarak bir 'mal' gibi bedenini satmak zorunda kalan kadınların yaşamından hareketle çizdiği Cevriye karakteri...

Hastaneden tam iyileşmeden çıkarılan ve o bitkinlikle girdiği bir kayıkta uyuyakalan kadının kolundan tutan adamın en az kendi kadar tedirgin olduğunu hissediyor Cevriye. Gerçekten hasta olduğunu anlayınca ise ona yardım ederek kaldığı yere götürüyor, toparlanana kadar ona bakıyor ve en önemlisi de ona "siz" diyor bu adam... Bu yaşına kadar kimseden böyle bir davranış görmemiş olan Cevriye'yi kendi yatağına yatırıyor. Cevriye yıllardır ona yanaşan her erkeğin beklediği karşılığı bildiğinden yatağın bir tarafına çekilip yanına adamın gelmesini bekliyor!

Ne var ki ondan sedirde yatacağını işitiyor ve utanç içinde kalıyor... Öyle utanıyor ki, utandığına kendi de şaşıyor: "Ruhunun hangi kıvrımında bu iffet ve ismet duygusu şimdiye kadar bir tohum halinde mevcuttu da birdenbire onun bir hareketiyle yeşermiş, gelişmiş ve Cevriye utanç hissetmişti? ... Ancak iffetli ve ismetli bir kadının varlığında olabilecek zannedilen böyle bir duygu Cevriye'de ne arıyordu?"

Gözünü sokakta açan Cevriye, İstanbul'u karış karış bilir ve gece gündüz bu sokaklarda kendine has özgür karakteriyle dolaşırdı. Ta ki "gizemli adam"ın odasında geçen bir haftadan sonra! İstanbul sokaklarına elbette hep aşıktır ama o küçücük ve bu adamın aslında bir nevi hapishanesi olan karanlık oda, apaydınlık gelir ona; orada nefes aldığını, insan olduğunu hisseder Cevriye.

Tam da bu sıralarda, üzerine atılan bir suç yüzünden "kodes"te geçirdiği, sürgünde kaldığı günleri azap içinde geçirir Fosforlu. Zira o adam ve o oda, Cevriye için bambaşka ve yaşanası dünya olmuştur çoktan... Orada sadece insan olduğunu değil, kadın olduğunu da hissetmişti. Öyle bir sevgiye dönüşüyordu ki içinde, zaman zaman “Tanrı misali ibadet edilesi bir varlık gibi” görüyordu bu suskun ve insan adamı.

40'lı yıllar savaş yılları... Emperyalizmin, keza dev şirketlerin sermayelerinin geleceği uğruna dünyayı ateşe attığı, faşizmi büyüttüğü yıllar... Diğer yandan eşit ve özgür insanı yaratacak sosyalist bir gelecek için ateşe karşı savaşan Sovyetler Birliği... Savaştan çıkalı, Cumhuriyet'i kuralı daha yirmi sene olmamış ve bir o kadar bağımsızlık konusunda kafası karışık kurmaylara sahip genç Türkiye Cumhuriyeti devleti de bu kara yıllardan fazlasıyla nasibini almış.

Cevriye o kadar benimsemiş ki doğma büyüme sokak olan hayatını, başka bir hayatı olur muydu diye aklının ucundan geçmemiş. "Biz sokak çocukları en fazla hükümetin eline düşmekten korkarız. Malum ya, insanı hemen oraya, sakatların, delilerin yanına götürürler. Darülaceze'ye…"

Sokaktaki özgürlüğün karşısında duran devlet kapısı tutsaklıktan başka bir şey değildir Cevriye'ye. Kollukun kollamaktan geldiğini düşünmemiştir bile! Onu kollayan İstanbul sokakları ve sokakdaşlarıdır yalnızca! Annesini o kadar hatırlamıyordur ki "acaba gökyüzünden mi düştüm" diye düşlemesi bile o kadar gerçek geliyor ona ve hatta okuyan olarak bana da!

Aklıma Yaşar Nezihe Bükülmez düşüyor; "Ben ışıl ışıl bir yıldız idim / Düştüysem yere gökyüzü utansın" dizeleri ile... İlk işçi kadın şairimiz Yaşar Nezihe daha 1900'lerde başlamıştı hayat yolculuğuna ve hak mücadelesine ve aslında Cevriyeler olmasın düşlemesine... Cevriye böyle şeylerden ve başka bir hayatın mümkün olacağından bihaberken sonuna kadar, yine de ölümü aslında bu iyi hayat mücadelesi için oluyor. Bu nasıl oluyor?

Bu elbette diğer sözde suçlunun ona insan gibi davranması, kadınlığından yararlanmak aklının ucundan geçmeden ona iyileşene kadar bakmasıyla başlıyordu. Ve böyle birini polis neden arar ki sorusuna yanıt bulamayışı, şimdiye kadar tanıdığı hiçbir suçlu profiline benzemeyişiyle, onun odasında geçirdiği her an kendisinde de değişimler hissediyordu. Artık gittikçe "Hayatının sahibi olmamanın acısını duyuyordu. Başkalarının çizdiği hudutlar içinde yaşamak zorunda olmanın ne ağır olduğunu anlıyordu."

“Başkalarının çizdiği hudutlar” arasında namus vardı, ahlak vardı. Fosforlu Cevriye’yi okuyunca “idama mahkum bir solcu”nun ve ona bu sınırı çizenlerin siyasi ahlakını düşünüyor insan? Aynı zamanda ”kendini hapisten kurtarmak için” bile sokakdaşını ispiyonlamayan ve kendine insan gibi davranan birine yardım için canını ortaya koyan bir “damgalı”nın ve ona damga vuranların namusunu da...

Bir de Cevriye’nin o cümlelerini; 

“İnsanların hepsi eşit doğar... Herhalde ben de doğduğum zaman, benim de bir namusum vardı... Biz köprüaltı çocuğuyuz. Köprüaltında namus hak getire! ... Köprünün altında namus olur mu?..."

Fosforlu Cevriye, 2016, İthaki Yayınları.
(Roman 1944-45'te tefrika olarak yayımlanmış, roman olarak 1968’de basılmıştır.)

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.