Skip to main content
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Yükleniyor...

Karadeniz'in derinliklerine bakmak: Orhan Gökdemir'le yenilgi, umut ve insan kalma mücadelesi üzerine

"Karadeniz Bunu Bilsin Derinliklerin" imece kültüründen kapitalizmin Karadeniz’e taşıdığı talana, 12 Eylül karanlığından bugünün tek adamcılığına uzanan geniş bir hattı yalın ama sarsıcı bir dille aktarıyor. Orhan Gökdemir’e göre mesele yenilip yenilmemek değil pes etmemek, insanlığın bilgisini ve direncini korumak. Biz de tam bu yerden başlayarak kendisiyle yenilgi, umut ve insan kalma mücadelesi üzerine konuştuk.

Erkan Yıldız

Yayın Tarihi: 16.11.2025 , 01:47 Güncelleme Tarihi: 17.11.2025 , 11:47

Orhan Gökdemir'in son kitabı Karadeniz Bunu Bilsin Derinliklerin, Ekim ayında Yazılama'dan çıktı. 

Gökdemir, yazarken duygularını açık eden bir yazar. Sesi, öfkesi, dinginliği, kararlı ve net tavrı soL okurları için yabancı değil. Bunu bilerek, bunun heyecanıyla okumaya başladığım son kitabı, Karadeniz'in dönüşümünü toplumsal bir biyografi ile okura ulaştırıyor. Dalgaların, derelerin ve rüzgârın sesini hissetmenizi sağlayan bir sahicilikle yazıyor Gökdemir. 

Kendisiyle yaptığımız bu röportaj umarım soL okurlarını sadece kitabıyla değil, o sahiciliğin kaynaklarıyla da tanıştırır.

Yeni kitabın "Karadeniz Bunu Bilsin Derinliklerin” Yazılama Yayınları’ndan çıktı. Kaçıncı kitap bu?

20’den fazla olduğunu biliyorum. Önemli olan kaç tane olduğu değil, her kitap kendi içinde ayrı bir serüven, ayrı bir konu, ayrı bir hikâye. Öğrenme süreci aynı zamanda. Yazıya dökmek bildiğini sandığın şeyleri yeniden öğrenmeni sağlıyor ayrıca. Kitap okuyanı da yazanı da geliştirir. Ama daha önemlisi şu; bizim Osman’ın sözü sanırım, aydın denilen canlı yorulmak bilmeyen bir türdür. Demek ki çalışmaktan, yazmaktan heyecan duyan bir varlıktan söz ediyoruz. Yalçın Küçük hocamızdan öğrendik, uymaya çalışıyoruz. 

Onlarca kitap, soL Haber'de düzenli köşe yazmak bunlar gördüklerimiz, bildiklerimiz. Kim bilir daha ne verimlerin var. Bu büyük bir emek. Bu enerjinin kaynağı, bu üretkenliğin kaynağı nedir?

İşsiz kaldıkça yazdım, çok kovuldum. İş bulunca da yazdım, çünkü işim bu. Müstear adla yazdıklarım var, yayınevlerinde çalışırken editörlük işi sebebiyle üzerime kalanlar. Yayınevleri ile ortak kitap projeleri yaptık. Pek çok kitapta katkım var. Ortak kitap çalışmaları var. Birlikte yazmak ayrı bir heyecan. Pek çok yayında köşe de yazdım. Galiba en uzun süreli olanı soL oldu. Binlerce yazı demek bu. Bazen okuyucularıyla karşılaşıyorum, işe yaradığını görüp mutlu oluyorum. 

Orhan Gökdemir

Bir hafızayı güncelliyorsun kitapta. Doğaya, insana karşı muazzam bir saldırı var bu hafızada. Bunları akılda tutarak yaşamaya nasıl katlanıyorsun?

Kendimi bildiğimde, demek ki yedi-sekiz yaşlarında, başka bir ülkeydi bizimkisi. Daha iyi, daha umutlu, daha akıllı insanların ülkesi. Okumanın, öğrenmenin bir erdem olduğu, halkın çocuklarını okumaya yönlendirdiği bir dönem. Kimse okumayı boş ver, para kazanmaya bak demiyordu o zamanlar. Filmlerimizde zenginler aşağılanıyor, kötü insanlar olarak gösteriliyordu. Şahane 1970’li yılların tanığıyım. Sokakta sol vardı. İlk eğitimimiz sokaktandır. Karadeniz’de fındık mitingleri yapılıyordu, Bulancak’ta, Fatsa’da, Şavşat’ta kayda değer bir direniş vardı. Devlet sokağın denetimini kaybetmişti. Bir tür genişletilmiş Haziran Direnişi havasıydı yaşadığımız. Yoksulduk ama umutluyduk. Galiba kısa bir zaman aralığında devrim yapacağımıza da inanıyorduk. Mutluyduk yani. 

12 Eylül fırtınası ben lise ikinci sınıftayken geldi. Geldi ama, sanıldığı gibi ortalığı bir anda karartamadı. Aşağı yukarı 1982’ye kadar 70’li yılların havası sürdü. Özgüvenimizi kıramamışlardı, korkutamamışlardı. Asi, boyun eğmez çocuklar olarak devam ettik bir süre daha. Sonra aramızdan aldıklarını öldürüp öldürüp sokağa atmaya başladıklarında fark ettik karanlığın derinliğini. O durumda bile üniversite sıralarında karşıladık geleni. Gizlice buluştuk, kafa kafaya verip fısıldaştık, toplanıp Yılmaz Güney filmleri seyrettik. Kapaklarını değiştirip Marx, Lenin okumaya devam ettik. Yenildiğimizi henüz kabul etmemiştik. 

Yenilmedik mi? Yenildik evet. Ama diz çökmedik. Sonra şunu fark ettim; bu benim yaşam biçimim. Kaybetsek kaybetmesek ne. Ben buyum, böyle düşünmeye, böyle inanmaya, böyle yaşamaya devam etmek zorundayız yani. Erkan, mesele şu, komünizm bizim için bir siyasal programın parçası olmaktan ibaret bir şey değil. İnsan kalma, insan olma mücadelesi bu. Vazgeçebileceğimiz bir şey değil yani.

Vazgeçemeyeceği şeyi olanlar mutsuz, umutsuz olmaz. Hiçbir zaman umutsuz olmadım. Mutsuzluk ise saldırıyı görüp durduramamaktan kaynaklanan geçici bir hal. Onu için de iyi müziklerimiz, iyi kitaplarımız, müthiş şairlerimiz, dost sofralarımız var. Ağrı kesicilerimizdir. Yazıp paylaşmak da hafifletir. Karadeniz kitabı böyledir.

Adam gelip ormanı yakıp otel yapıyor. Suyu zehirliyor. Denizle insanın, dereyle hayvanın arasına giriyor. İnsan bu kötülüğün kaynağında sadece para kazanma hırsının olabileceğine inanamıyor. Nasıl bir manyaklık bu?

Karadeniz bir dağ köyünde doğdum. Sonra araştırdım, köklerim 18. yüzyıldan beri orada. Bizde aileler kapalı küçük ekonomik birimler halindeydi. Yiyeceğini kendi üretir kendi tüketirdi. Dışarıdan aldığı birkaç kalem zorunlu temel ihtiyaçtan ibarettir. Onu da takasla hallederdi. Köyler kalabalıktı, imece kültürü ayaktaydı. Kızlı erkekli toplanır bütün işleri el birliğiyle yaparlardı. Hatırladığım ilk şenlik bu imecelerdir. Geniş ailede büyüdüm, amcalar, halalar bir sevgi yumağına sarar seni, çekirdek ailede büyüyenlere üzülüyorum. Yoksulluğu bir yana koyarak söylüyorum, iyiydik yani. 

Üç yüz yıl boyunca doğduğum köy aynı köy olarak kalmıştır. Ne toprağı parçaladılar ne dereyi yağmaladılar. Akıllarına geldiğini sanmıyorum. Bunlar, kapitalizmle, piyasayla birlikte geldi. Köylerde köylü bırakmadı. Önüne ne çıktıysa parçaladı, ufaladı. İl örneği Karadeniz’in kasabalarında kurulan hamsi fabrikalarıdır. Bunlar balık unu fabrikalarıydı. Bazı iş bilir adamlar parayı bastırıp makinalar aldılar. Yoksul balıkçılara haber saldılar. Onlar da trollerle denizi tarayıp ne buldularsa topladılar. Hamsi fabrikaları üç otuz paraya ellerinden aldı hamsileri. Isıtıp un yaptılar hayvanlara yedirmek için. Karadeniz’i çöle çevirdiler böyle böyle. Sonra hamsi çıkmamaya başladı denizden. Fabrikalar kapandı. Biz de bulamamaya başladık. Oysa temel besinimizdi hamsi. Böyle bir alçak saldırıdır. Kapitalistleşme süreci insanı yaratıklaştırma süreci aynı zamanda. Tabii bunlar Karadeniz’e özgü şeyler değil. Dünyayı bir dönüşüme uğrattılar böylece. Kitaptaki bu dalgaya kapılmayanların, direnenlerin hikayesi. İnsan tükenmez, haliyle umut hep var. 

1
Karadeniz Bunu Bilsin Derinliklerin, Orhan Gökdemir, 190 sf. Yazılama Yayınevi, 2025.

Bu tablonun tek sorumlusu olarak sadece “AKP” yi ya da “tek adam rejimi” ni görmek ne kadar doğru?

İlk gençliğimizde Kenan Evren vardı. Ondan önce Süleyman Demirel, Alparslan Türkeş. 12 Eylül geldi onları kapattı, daha fenası, Turgut Özal çıkıp geldi. Hangisi daha nefretlik bilemiyorum. Her dönemin bir kahramanı vardır böyle, biri gider diğeri gelir. Mesut Yılmaz’ı, Tansu Çiller’i kim hatırlıyor. Onlar da zamanlarında pek muktedirdiler. Bu Turgut Özal denilen vasıfsızdan hepimiz nefret ediyordu. Ülkeye cuntadan daha fazla kötülük yaptığının farkındaydık. Kartal Demirağ bunu vurduğunda biz Ankara DAL’da gözaltındaydık, orada duyduk vurulduğunu. Keyiflendiğimizi hatırlıyorum. Sonra o elemanı bizim koğuşa bitişik bir hücreye kapattılar. Kimseyle görüştürmüyorlardı, arada seslerini duyuyorduk, kendi kendine böğürüp duruyordu. Özal’ın hükmü sürüyordu.

Sürer, Evren gider Özal gelir. Can sıkıcı olan düzenin sürmekte olmasıdır. Yani bu tek adamlar değil sorun, onları var eden düzen. Düzeni değiştirmek gerek. Tek adamdan kurtulmaktan daha karmaşık bir sorundur bu tabii. Sabırlı ve akıllı olmak gerek. 

Sen bize başka bir Karadenizlilik anlatıyorsun kitapta. Son 45 yılda soykırıma uğramış, kaybedilmiş bir Karadenizlilik. Bir “romantik damar” var diyorsun Karadenizlilerde. soL okurları için açar mısın? Övelim biraz şu Karadenizliliği.

Romantik olmadan Karadenizli olunmaz. Bol öfke, bol gözü karalık lazım Karadenizli olmak için. Doğası böyle, deresi, dağı böyle. Kolay değil. Direneceksin, teslim olmayacaksın. Ya da bendeki Karadenizlilik böyle. Biraz delikanlılık var içinde, biraz kabadayılık. Beş yaşındaydım, karşıki dağlara bakar, arkasında ne olduğunu merak ederdim. Denizi keşfetmem öyle. Küçük amcam elimden tutup yüzme öğretmeye götürdü bir gün. Öğretmek dediğim, iskeleden denize atmak. Sonra kıyıya çıkabiliyor mu diye bakmak. Çıkanlarımız çoğunluktur, bir kısmı çıkamamıştır. Aysel Gürel bölümünde var, 1950’li yıllarda kızlar denize “tomanlarıyla” girer dalgaya kapılıp boğulurlarmış. Aysel Gürel aralarında mayo giyen tek kızmış. Hayatta kalmak için cüretkâr olmak lazım burada. “Denizde karartı var, şu gelen kayık mıdır? Ben özledim yârimi, özlesem ayıp mıdır?” Ağlamanın ayıp olmadığını böyle öğrenmiştir bölge insanı. Karadeniz kitabı o öncülerin kitabıdır bir anlamda. 

Kitap bir açıdan yenilgilerimizin de gün sonu raporu gibi aslında. “Yenilgi ile Zafer Arasında” diye isimlendirdiğin 10. bölümde “yenilmenin” o kadar da mühim bir mesele olmadığını anlatıyorsun. Nedir peki mesele?

Yenilgi değil sorun, pes edip etmemek her işin başı. Düşersin, ayağa kalkabiliyorsan sorun yoktur. Bizim kuşak talihsiz bir kuşak, ömrünün çoğu karanlıkta geçti. Ama umutsuzluğu sonraki kuşaklardan daha azdır. Çünkü aydınlıkta büyüdük biz. Büyük kalabalıklarla yürüdük, dağın taşın solcu olduğuna tanık olduk. Köylerde sol örgütlerin şubelerinin olduğu olağanüstü bir dönemdi bu. Yenildik ama yine yapabileceğimiz biliyoruz. Cumhuriyet meselesi de öyle değil mi? Yıkıldı, yine yapacağız, daha iyisini yapacağız, yıkılmayanı yapacağız. Böyle baktığımızda yenilmek niye mesele olsun?  

Keyifli bir şeyle bitirelim söyleşiyi. Kitap boyunca yazdıklarına şarkılar, türküler eşlik ediyor. Genel olarak müzikle aran iyi sanırım.

Bağlama çalmayı kendi kendime öğrendim. Direniş şarkısız, türküsüz, marşsız olmaz. Yenilgiyi de şarkısız, türküsüz göğüslemek mümkün değildir. Bir de halkımızın bilgeliği sinmiştir onlara. Halkımız de çok yenilmiş, çok örselenmiş, çok itilip kakılmıştır. Türküler onun bir direniş halidir. Bizimkisi de öyle. Kitabın hazırlığında katkısı olan Nurdan Yıldırım yoldaşımız bir listesini de yapmış kitaptaki şiirlerin ve türkülerin. Spotify platformundan aynı adla, "Karadeniz bunu bilsin derinliklerin” yazarak ulaşmak mümkün. Bu müzikler eşliğinde okunmasını öneririm. Şiirli ve müzikli bir kitap olsun istedim. Umut bulaştırmak istedim. Umutla devam ediyoruz. 

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.