Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Kapitalizmin en yüksek aşaması: Killers of the Flower Moon

''Bazı yönetmenler vardır ki, devrim ve dönüştürme iddiası olmadan kendince karanlığa itiraz ederler. İşte, Killers of the Flower Moon tam olarak böyle bir film.''

Ali Aytaç Mehmetoğlu

Yayın Tarihi: 17.12.2023 , 08:00 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54

Sinema listelerinin gedikli filmlerinden en az birini (The Godfather) yönetmiş olan Francis Ford Coppola’nın “Yaşayan en iyi yönetmen” dediği Martin Scorsese’nin son filmden bahsetmek gerek. Killers of the Flower Moon…

Neredeyse her türde film çekmiş 81 yaşındaki yaşayan efsane Martin Scorsese bir önceki filmi The Irishman’de kendisinin de başını çektiği “mafya” türüne ve kendi filmlerine bakış atarak büyük bir takdir kazanmıştı. Filmlerinde Amerika tarihini didiklemeyi seven Scorsese’nin sıklıkla başvurduğu bir diğer nokta ise “Amerikan Rüyası” palavrasına karşı çıkmak. Bu filmde de aynı konuya daha da cesur bir perspektifle değiniyor.

Tam bir sinefil ve sinema aşığı olan Scorsese, dünyanın dört bir yanında kaybolmaya yüz tutmuş değerli filmleri restore ettirip korumaya aldığı bir vakfın da (The Film Foundation) ortak kurucularından ve aktif başkanı. TFF’in World Cinema Project kapsamında restore edip korumaya aldığı filmler içerisinde tanıdık isimler de var. Metin Erksan’ın Susuz Yaz’ı, hem senaristi hem de başrolü Yılmaz Güney’in olduğu Lütfi Akad’ın Hudutların Kanunu ve hatta Küba başyapıtı Soy Cuba. Bu bilgiler, yönetmenin dünya görüşünü anlamamız açısından önemli zira sanatı bir kâr aracı olarak gören kapitalist düzen ve onun sonucu emperyalizm olmasa ne böyle bir vakfa ihtiyaç olacaktı ne de Fransız sömürüsü Senegal, Ousmane Sembéne’in Black Girl filmini restore ettirip korumaktan mahrum kalacaktı. Scorsese, sosyalizmi göstermeden bir kapitalizm eleştirisi yapmaya çalışıyor. 

Anayurtları emperyalizmin saldırganlığına maruz kalan Osage halkı, verimli topraklarından çoraklara sürgün ediliyor. Yeni yurtlarını tanımaya çalışırlarken verimsiz olarak bilinen bu topraklardan petrol fışkırıyor ve bu siyah altının kokusu Amerika burjuvazisini Osage halkıyla buluşturuyor. Halk, aniden gelen bu zenginleşmeyle kendisini altına boğdukça sözde yardım için gelen “beyazlar” kapitalizmin çok işlevsel temsilcileri oluyor. İlk işleri kendi şirketlerini kurarak bölge halkına dostluklarını(!) sunmak için okullar, hastaneler ve hatta kiliseler yaptırmak oluyor. Artık bölgeye gelen her beyaz erkeğin tek bir amacı vardır; yerli bir kadınla evlenmek, onu yok etmek ve sahip olduğu her şeyi ele geçirmek. Yöntem ise oldukça tanıdık: Yalan, hırsızlık, dolandırıcılık ve beraberinde getirdikleri hastalıkları. Osage halkı, kapitalizmle tanışıyor hem de toprağını, petrolünü, mezardan mücevherini ve hatta kalplerindeki sevgiyi dahi çaldırarak…

'Muhalif' yönetmenlerin en büyük eksiği: Kapitalizm karşıtlığı

Bu başlık kendi başınca bir çalışma olmayı hak etse dahi şimdiden üç beş kelam etmek gerekir. Görsel üretimlerde içerik ve üslup yani öz/biçem ikilisi oldukça önemlidir. Bir filmin de bize neyi anlattığıyla birlikte nasıl göstererek anlattığıdır sinemayı sinema yapan. İşçi sınıfı filmi yapmak tabi ki bir tercihtir ve en değerlisidir. Bunuel gibi burjuvaziye savaş açmak, Godard gibi burjuva kurallarını paramparça etmek, Yılmaz Güney gibi dört duvar arasından dahi plan plan film yönetmek devrimci iddia ve irade olmadan yapılması imkansız işlerdir. Mesele; bu köhne düzen içerisinde emekçi halkı mücadelemize katmak, filmlerimizi “en iyisini yaparız” iddiasıyla tarihimize yakışır bir şekilde yapmaktır. Ki bu örnekler onurlu tarihimizde mevcuttur da. Ayzenştayn’ın çığır açan o devrimci montajı, Vertov’un yıkıcılığı, Loach’un usanmak bilmeyen sınıf inadı, Angelopulos’un adeta “mevzu şiirsel sinemaysa, onun da en iyisini devrimciler yapar” dercesine ürettiği filmleri. Buradaki asıl mesele her şeyi bir filmden beklememektedir. Unutulmamalı ki bir yönetmen de insandır ve insan hem çevresinden etkilenir hem de çevresini etkiler. Bir yönetmene insanlığın kötü tarafında kaldığı için; faşizmi, gericiliği, bu insanlık dışı düzeni övdüğü veya sesini çıkarmadığı için itiraz etmek ve hatta tam cephe almak en doğrusudur. Bazı yönetmenler de vardır ki, devrim ve dönüştürme iddiası olmadan kendince karanlığa itiraz ederler. İşte, Killers of the Flower Moon tam olarak böyle bir film. Peki, Scorsese’yi yakmalı mı? Killers of the Flower Moon’u atmalı mı? Yoksa bu filme hak ettiği tek eksiği izledikten sonra bizler mi eklemeli ve bir silah edinmeli? Filmler, son derece etkileyici silahlardır.

Son söz

Bir filme Brechtyen damgasını yapıştırmak çok kolay olmasa dahi Killer of the Flower Moon’da Brechtyen nüvelerden bahsedebiliriz. Filmin sinemadaki klasik “katliam” algısının aksine gerçekleşen olayın asıl sebebini, gerçeğin ardındaki gerçeği gösterme çabası, yabancılaşmayı destekleyen biçimsel dokunuşları, giriş – gelişme – sonuç noktalarının olmaması ve katarsise müsaade etmeyen epizodik anlatımı. Önceki filmlerinde dahi izleyende yer yer rahatlatma hissi yaratan ve kötü karakterlerini hukuka teslim eden Scorsese burada rahatlamamıza izin vermiyor. Karakterlerle özdeşlik kurulmasını istemiyor ve aslında bu tercihin kendisi bizi bu olayın merkezindeki bir şahit haline getiriyor. Bu karar son derece provokatif ve etkileyici. İşte ABD! İşte ABD’nin kanlı tarihi! Ve işte emperyalizm! Filmle en büyük bağımız bittikten sonra kuruluyor. İzleyeni düşünmeye itiyor ve bu düşünme süreci de emperyalizm üzerinde tartışma yaratmak için son derece elverişli bir ortam sunuyor. Bunlar çok değerli olmakla birlikte Scorsese en büyük hedefi göstermiyor, daha önce de defalarca eleştirip göstermediği gibi. Tüm kötülüklerin kaynağı olan, kapitalizmi! Scorsese’nin bıraktığı büyük boşluğu doldurmak zorundayız. Doldurmak zorundayız ki Apple tarafından finanse edilen bu filmi hak ettiği değere kavuşturalım.

Konusu ve Scorsese sineması göz önüne alındığında beklentinin aksine düşük tempolu ve görece izlemesi zor bir film. Bu konuyu işleyen bir filme de mısır yiyerek eşlik etme zevkini yaşatmadığı için itiraz edilmemesi gerek. Sadece, bir filmin kurguda nasıl neden - sonuç ilişkisini yaratabileceğini göstermesi açısından dahi izlemeye değer. Bu kurgu sayesinde şöyle bir sahne izliyoruz: “Bu tüketici hastalık nedir Mollie? Tüketen. Tüketip bitiren” karakter dış ses olarak bunu söylerken Scorsese bizlere osage halkını sömürmek için gelen “beyazları” tek tek gösteriyor. Sinematografiye inanın!

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.