Skip to main content
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Yükleniyor...

Jane Austen'den İnan Kıraç'a: Türkiye burjuvazisinin evlilikleri, ayrılıkları ve ihtirasları

İnan Kıraç etrafında kopan fırtına, Kıraç'la sınırlı değil. Koçlar'la da sınırlı değil. Ve hatta, Türkiye'nin patronlarıyla da sınırlı değil. Burjuvazinin asırlardır süren bir kavgası, hep birlikte şahit olduğumuz.

Deniz Sözüak, Ezgi Gevher Avcı

Yayın Tarihi: 04.10.2025 , 23:28 Güncelleme Tarihi: 30.12.2025 , 22:50

Jane Austen, Fransız İhtilali’nden 8 yıl sonra ünlü eseri Gurur ve Önyargı üzerine çalışmaya başlamıştı. Roman yayımladığında Napolyon çoktan iktidara gelmiş, orduları Batı Avrupa’nın neredeyse tamamını fethetmişti. Austen, eşsiz romanına şu cümleyle başlıyordu: 

Dünyaca kabul edilmiş bir gerçektir: Hali vakti yerinde her bekar erkeğin mutlaka bir eşe ihtiyacı vardır.”

19'uncu yüzyılın başında hali vakti yerinde, saygın bir erkek demek, aileden miras dönümlerce toprağın olması demekti. Ayrıca sahip olunan malikâneler, atlı arabalar ve hizmetliler demekti. Böyle bir erkeğin "mutlaka ihtiyaç duyduğu" eş ise şüphesiz o malikaneleri, zevkli ve eğlenceli kılacak meziyetlere sahip bir hanımefendi olmalıydı. 

Evlilik çağındaki genç kadınlar şayet resim yapıyor, gergef işliyor, mobilya tasarlıyor, çanta örüyor, piyano çalıyor ve modern dilleri biliyorlarsa hünerli; yani evlenilebilir kabul ediliyorlardı. Rekabet zorlu, stres büyüktü. Yasa ve gelenekler gereği kadınlar için tek gerçek, mirastan dışlanmaktı. Kadınların para üzerinde kontrol hakları çok azdı. Baba öldüğünde servet erkek akrabaya geçerdi. Kızlarsa geriye kalan soruyu taşırdı: “Evlenemezsem ne olacağım?” 

Cevap, balo salonlarında kurulan evlilik borsasında aranıyordu. Zarafet, güzellik, terbiye, eğitim…Bütün meziyetler yarışıyordu. Ama asıl belirleyici olan babalarının gücü ve çeyizlerinin ağırlığıydı… Eşleşmelerin matematiğinde bu ağırlık sonucu belirliyordu.

Austen, romanlarında üst sınıfların dünyasını ironinin ince iğnesiyle işlemişti. Toprak aristokrasisinin gücünü hâlâ muhafaza ettiği İngiliz taşrasını, toplumsal statü ve evlilik dinamiği üzerinden anlatıyordu. Romanlarını burjuvazinin ilerici bir sınıf olarak tarih sahnesine çıktığı (1811-1820) Regency Dönemi’nde yazmıştı. Haliyle; köhnemiş monarşilerin kaskatı geleneklerine isyan eden burjuvaların yeni toplumsal sözleşme vaadi, onu, mutlu sonlarla biten romanlar yazmaya teşvik ediyordu. Çünkü bu devrimci sınıf, insanlığa hukuk önünde eşitlik sözü veriyordu.

Austen romanlarının kadın kahramanları, dönemin ruhunun sesiydi. Burjuvaziyle birlikte yükselen erdem ahlakını kuşanmışlardı. Bu kadınlar inat ve umutla o erdemli adamı arıyor, sonunda da buluyorlardı. Gurur ve Önyargı’da içinden çıktığı aristokrasinin teamüllerine baş kaldıran karizmatik temsiliyle Bay Darcy ve yeniyetme burjuva sınıfının iyicil saflığını karakterize edişiyle Bay Bingley, onlara servetlerini büyütme fırsatı veren gönülsüz birleşmeleri değil onları ironi, akıl ve vakarlarıyla heyecanlandıran iyi eğitimli ama düşük servetli Bennet kardeşlerle evlenmişlerdi.

undefined
Gurur ve Önyargı'nın birinci cildinin birinci baskısının başlık sayfası.

Kadınlar vasıta, evlilik gereklilik haline gelirken

Jane Austen, 19. yüzyılın başında, yaşadığı devrimci dönüşüm devrinin nikbinliği içindeydi. Olmazı olduruyordu. Nitekim birkaç on yıl içinde işlerin böyle ilerlemediği aşikâr hale gelmişti. Yeni para, eski soy istiyordu… İktidara gelir gelmez hızla yendiği sınıfın şeklini alan burjuvalar, “aile ilişkilerinin yürek titreten duygu dolu peçesini yırtmış ve onu düz para ilişkisine indirgemişti”. (Komünist Manifesto)

19. yüzyıl kapanırken Engels de parantezi kapatıyordu: Mülkiyet, mülkiyeti arzuluyordu… Marksist düşüncenin kurucu babalarından Engels’in 1884 yılında yayımlanan “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devlet’in Kökeni” kitabında servet ve miras kavramları, sınıflı toplumların doğuşuyla birlikte ele alınıyordu. 

Özel mülkiyetin ortaya çıktığı dönemde kadınlar, mülkiyetin devamını sağlayan bir vasıta haline gelmiş; evlilik de soy yoluyla çocuğun kime ait olduğunu somutlayan bir gereklilik olmuştu. Çünkü üretim araçlarının özel mülkiyetiyle birlikte birikmeye başlayan servetin çocuklara aktarılma ihtiyacı ortaya çıkmıştı. Kapitalizmle birlikte aile artık sadece biyolojik bir kurum değil; ekonomik bir yapı biçimini almıştı. Yani erkek egemenliğine ve özel mülkiyete dayanan bir miras kurumu haline gelmişti. 

Bu nedenle de Engels özellikle mülk sahibi sınıflarda evliliğin aşk ve kişisel uyumdan çok, servetin korunması için yapıldığına işaret ediyordu. Kısacası; mülkiyetin korunması ve servetin aktarılması, evliliği “iktisadi bir sözleşme” haline getirmişti. 

Engels’e göre artık aşk evliliği ancak mülksüzler için mümkündü.

'Kızı alan sermayeyi büyüttü'

Engels’ten tam 100 yıl sonra Türkiye…

Milliyet Gazetesi, 11 Nisan 1988 tarihli haberine “Kızı Alan Sermayeyi Büyüttü” başlığını uygun görüyor. Yayın hayatına yeni başlayan Panaroma Dergisi’nin araştırma dosyasına dayanarak hazırlanan bu haber “Türkiye’de evlilikle başlayan yakınlıklar para bağına dönüştü. Para parayı çektikçe sermayeler birleşti” diyordu. Haber Türkiye’nin önde gelen aile holdinglerinin birbirleriyle kurdukları akrabalık bağlarının envanterini çıkartıyordu.

Geç kapitalistleşen Türkiye’nin sermaye sınıfı da Batı’daki muadilleri gibi Engels’i haklı çıkartıyordu. Sabancı’ların Sapmaz ve Germirli’lerle; Germirli’lerin Has’larla; Has’ların Aksoy’larla; Sadıkoğlu Ailesi’ninse hem Süren hem Tokar hem Kalkavan hem de Boyner’lerle; Boyner’lerin ise Sazak’larla dünür olduğu görülüyordu. Koç, Profilo ve (zaten bizzat adı "enişte-kayınço"nun kısaltması olan) Enka’daysa holding içi evlilikler göze çarpıyordu. Araştırmanın yapıldığı 80’lerin sonunda hepi topu 50 kadar büyük holding vardı. Tabloda yer alan kimi holdingler de Özal’lı yılların nevzuhur gruplarıydı. 

Toprak ve çeyizin yerini hisse ve bilanço defterleri alırken

İleriki yıllarda, yeni iktidar bloklarının inayetiyle sermaye sınıfına yeni aileler eklenecek; evlilik ittifakları tablosu daha da karmaşıklaşacaktı.

Uzan’lar Tekfen’le; Giraud ve Demirağ’lar Koç’la akraba olurlarken, Aydın Doğan’ın kızları babalarınınkinin yanına Yalçındağ, Boyner, Sabancı ve Faralyalı isimlerini de ekleyeceklerdi. Ülker Tamince ile; Demirören Kalyoncu’larla… Liste uzayıp gidiyordu.

Resim
Doğan Ailesi: Önde Aydın Doğan ve eşi Sema Işıl Doğan. Sol başta Hanzade Doğan Boyner, Vuslat Doğan Sabancı, Arzuhan Doğan Yalçındağ, Begümhan Doğan Faralyalı.

Muhakkak Çırağan Sarayı’nda gerçekleşen ve illaki belediye başkanlarının kıydığı nikahlar, topluma peri masalı anlatısıyla sunuluyordu ama bu gösterişli düğünlerde kuvvetle muhtemel aşıklar değil bilançolar birleşiyordu. İki asır önce Jane Austen’ın istihzayla anlattığı toprak ve çeyiz referansının yerini yüzyılımızda hisse ve sektör birleşmeleri alıyordu.

Austen, mülksüzlerin acı dolu yaşamını kayda geçirmediği ve romanlarını mutlu sonlarla bitirdiği için hafifsense de aslında gerçekçi bir yazardı. “Jane Austen, Karl Marx ve Aristokrasi Dansı” makalesinde David Daiches onun için “bir bakıma Marx’tan önce marksist olan tek İngiliz romancı” demişti. Çünkü üst sınıfların aile, arkadaşlık ve aşk mefhumuna yaklaşımında gördüklerini hicvetme arzusu, öfkeden istim alıyordu.

Türkiye burjuvazisinin malikanelerindeki ihtiras

Türkiye’deyse benzer bir örüntünün ekonomi-politik mantığıyla kafa bulmak şöyle dursun, yetenekler gözbağcılığına hasrediliyordu. Saydığımız ailelerin kültür-sanat ve basın alanlarında da patron olmalarının bunda payı olsa gerek. Has burjuvaları, cemiyet hayatı programlarında sergilenen satın alınmış imajlar merceğinden izleyebiliyoruz ancak. Başarı hikayeleri, aile bağları, tarihi yalıları, moda anlayışları ve elbette sanatseverlikleri, hayırseverlikleri, hayvanseverlikleri… Cemiyet hayatı içerikleri, sosyeteyi bizlere saygınlık halesi içinde takdim ediyor. 

Bu programlarda onlarla ilgili ince hesapçılık, açgözlülük, entrikacılık gibi habis özellikler elbette mevzubahis edilemez. Bilakis müşfiklik, zarafet ve görgüleriyle öne çıkartılıyorlar.

Oysa 40 yıl önce Milliyet gazetesinin yayımladığı tablo bize burjuvazinin evlilik yoluyla nasıl ağlar kurduğunu gösteriyordu. Ama bu tablo yalnızca soyadlarının eşleşmesinden ibaret değildi. Zira Engels’in işaret ettiği üzere servet aktarımı soyut bir kavram değildi. Somut kavgalarla ayakta duruyordu. 

Türkiye burjuvazisinin malikanelerinde de ihtiras, tıpkı Austen romanlarında olduğu gibi zarafetin ardına gizlenmişti. Bunu deşifre eden çarpıcı örnekler art arda ve yakın zamanda yaşandı.

'Artık İpek adında bir kızım yok'

Önce Suna Kıraç’ın 2020 yılında yaşamını yitirmesi ve holding hisselerini kızı İpek’e bırakması, sonrasında baba İnan Kıraç’ın açtığı iptal davası şaşkınlık yarattı. Çünkü İnan Kıraç, kızını aile mal varlığına el koymakla suçluyordu. Ardından 2023 yılında evlatlıktan ret davası geldi. İnan Kıraç “Artık İpek adında bir evladım yok” diyerek kızıyla olan bağlarını kopartmıştı.

İnan Kıraç yoğun bakıma kaldırıldı
Baba kız arasında sulh sağlandıktan sonra paylaşılan fotoğraf.

On yıllarca Koç Holding’de yöneticilik yapan, Vehbi Koç’un damadı olduktan sonra yönetim kuruluna giren İnan Kıraç, bu hamleleriyle sadece iki aylıkken evlat edindiği kızını değil, parçası olduğu Koç Holding'i de karşısına alıyordu. Çünkü bahse konu hisseler, holdingin geleceğinde stratejik önemdeydi. 

Kendisi gibi Koç Grubu'nda uzun yıllar üst yöneticilik yapmış Emine Alangoya ile evlenmesiyse hem şaşkınlığı artırmış hem de bu karmaşık denkleme yeni bir oyuncuyu sokmuştu. Emine Alangoya da Koç Holding’de yarım asrı aşkın muhasebe ve finans müdürlüğü yapmış bir yöneticiydi. 75 yaşındaki Emine Alangoya’nın 87 yaşındaki İnan Kıraç'la herhalde aşkından evlenmediği açık olduğu için Alangoya dikkatleri üzerine çekmişti. 

Araştıran gazeteciler, Emine Hanım’ın aileden zengin bir kadın olduğunu aktarıyordu. İnan Kıraç da öyleydi. Babası Ali Numan Kıraç 1920’li yıllarda Atatürk’ün talimatıyla kuru tarım üzerine eğitim alsın diye ABD’ye gönderilmişti. Bu misyon nedeniyle yine Atatürk tarafından verilen bir soyada sahip olmuşlardı. Yani Kıraç’lar Cumhuriyet Türkiyesi'nin seçkin ailelerindendiler. Ancak hem Alangoya hem de Kıraç özelinde ne seçkin ve varlıklı ailelerin çocukları olmaları, ne yüksek tahsil ve görgü seviyeleri ne de sahip oldukları zenginlik, ihtiraslarını gemlememişti. Servet kavgasında hiçbir mefhumun hatrını saymıyorlardı. 

Yaşanan gerilim İpek Kıraç’ın evliliğin iptalini ve babasına vasi atanmasını talep etmesiyle doruğa ulaşmış, mahkemenin İnan Kıraç’ın kısıtlanmasına karar vermesiyle sular ancak durulabilmişti. İnan Kıraç’ın aile bağlarını kopararak hisse savaşına girmesi, basında demans hastası olması ve Alangoya’nın da bunu istismar etmesi üzerinden işlendi. Koç’lar da süreci olgun yürütmüşlerdi. Baba ve kız arasında sulh sağlanmış, işler kontrol altına alınmıştı.

 

Sabancıların piçi olmak

Aynı dönemde toplum Sabancıları da servet savaşları üzerinden sorgulamaya başlayacaktı. Çünkü İhsan Sabancı’nın onaylanmayan birlikteliğinden olan çocuklarıyla aile davalıktı. Dahası İhsan Sabancı’nın kızı Sevgi Sabancı “Adana’da Piç Olmak/Öteki Sabancılar” kitabını yazmış ve iki kardeşiyle birlikte yaşadıkları dışlanma, baskı, tehdit ve tacizleri ortalığa dökmüştü. Mirasın istenmeyen ortakları oldukları için özellikle üvey ablaları Güler Sabancı ve amcaları Sakıp Sabancı’nın onlara yaşattıkları, her iki patronun toplum nezdinde sahip oldukları imajı yerle bir ediyordu. Adana’da Piç Olmak kitabının aktardıkları elbette cemiyet&magazin haberciliğinin otosansürüne takılacaktı. Ailenin karanlık tarihi, basında sınırlı olarak yer bulabildi.

ADANA'DA PİÇ OLMAK - ÖTEKİ SABANCILAR, Sevgi Sabancı - Kitap - kitantik |  #2172411000034

Ama Sabancı cephesinde magazinin bile bigâne kalamayacağı başka bir skandal daha yaşandı. O da Ömer ve Arzu Sabancı çiftinin büyük oğlu olan Hacı Sabancı’ya açılan babalık davasıydı… Eşiyle nişanlıyken görüştüğü bir kadından oğlu olmuş, açılan babalık davası nedeniyle yapılan dna testine göre çocuğun babası olduğu ortaya çıkmıştı. 

Hem Hacı Sabancı hem de ailesi evlilik dışı çocuğu sahiplenmemekte kararlıydı. Sosyal medyalarında ısrarla mutlu aile fotoğrafları paylaşmış, birliktelik pozu vermişlerdi. Hiçbir suçu olmayan küçük bir çocuğa karşı koydukları kararlı mesafeyi diğer çocukla çekilen fotoğraflarla nispete çevirmeleri, toplumun tepkisini çekecekti. Halk, ailenin kimi gerçek Sabancı saydığıyla ilgili ödünsüz tutumlarını yadırgamıştı.

Mülkiyetin evlilik ittifaklarını anlatarak başladığımız yazının son örneği ise onlardan birinin ayrılık haberi olsun. 

Hiçbir skandal özelliği taşımasa da Ali Sabancı ve Vuslat Doğan’ın çekişmeli boşanma davasında telaffuz edilen meblağlar, iki ayrı holdingin birleşmesi gibi evlenen iki insanın ayrılığının da adeta iki ayrı holdingin ortaklığa son verişi gibi yaşandığını gösteriyordu.

Cemiyet hayatı programlarının özenle inşa ettiği tok gözlü elitler sunumuna rağmen onların dünyasında asıl olan ne olursa olsun servetin korunması kavgasıydı.

Evlenirken ve boşanırken, evlat edinirken ya da evlatlıktan reddederken, çocuk sahibi olurken veya sahip olduğu çocuğu evladı saymazken sermaye, bu itkiyle hareket ediyordu.

sermaye_evlilikleri

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.