Skip to main content
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Yükleniyor...

James Watson öldü: Çift sarmalın ardındaki tahakkümün ideolojik mirası

1960’larda DNA’nın moleküler yapısının çözülmesine yönelik çalışmalarda yer alan ve bu keşifle Nobel Ödülü kazanan James Dewey Watson, 97 yaşında öldü. Watson’ın ekibiyle birlikte yaptığı çalışma, modern genetik araştırmaların ve İnsan Genom Projesi gibi büyük ölçekli girişimlerin önünü açtı. Ancak Watson, bilimsel başarılarının yanı sıra, yıllar boyunca sürdürdüğü ırkçı ve cinsiyetçi söylemleri nedeniyle bilim dünyasında tartışmalı bir figür olarak hatırlanıyor.

Ezgi Altınışık

Yayın Tarihi: 09.11.2025 , 00:01 Güncelleme Tarihi: 30.12.2025 , 23:01

Cambridge Üniversitesi’nde Francis Crick ile birlikte çalışan Watson, 1953’te Nature dergisinde yayımlanan “Deoksiribonükleik Asidin Yapısı” başlıklı makaleyle DNA’nın çift sarmal yapısını duyurduğunda henüz 25 yaşındaydı. 1962’de Crick ve Maurice Wilkins ile birlikte Nobel Tıp ve Fizyoloji Ödülü’nü aldı. Ancak bu keşfin temelinde yer alan X-ışını kırınım görüntülerini elde eden kişi, King’s College’da araştırmacı olarak çalışan Rosalind Franklin’di. Franklin’in verileri izni olmadan Watson ve Crick’e iletildi ve Franklin’in katkısı ödül sürecinde görmezden gelindi. Dahası, Watson yıllar boyunca Franklin’e yönelik cinsiyetçi ifadeleriyle yoğun eleştiri topladı. 1968’de yayımlanan İkili Sarmal adlı kitabında Franklin’i küçümseyici ve stereotipik bir dil kullanarak şöyle tanımlamıştı:

“Yüz hatları sert olmakla birlikte çekici olmaktan uzak değildi ve hatta giyim kuşamına birazcık ilgi gösterseydi oldukça alımlı olabilirdi. Ne var ki bu hiç yapmadığı bir şeydi. Hiçbir zaman düz siyah saçlarına zıt olarak ruj kullanmaz, otuz bir yaşında giydiği elbiseler yeni yetmelerin kılıkları kadar düş gücünden yoksun olurdu. Rosy'i tanıyınca onu, halinden hoşnutsuz, zeki kızları can sıkıcı erkeklerle evlenmekten kurtaracak şeyin iyi bir meslek olduğunu durmadan vurgulayan bir ananın yetiştirdiğini sanırdınız. Oysa onun ciddi yaşamı, kendini adamışlığı böyle açıklanamazdı. Rosy rahat ve kültürlü bir bankacı ailesinin kızıydı.”

Bu ifadeler, bilim tarihinde kadın bilim insanlarının görünmezliği ve akademide cinsiyetçilik üzerine verilen mücadelenin sembolik örneklerinden biri haline geldi.

Watson’ın ayrımcı söylemleri cinsiyetçilikle sınırlı kalmadı. Yıllar içinde, ırkçılığı bilimsel bir gerçeklik gibi sunmaya çalışan açıklamaları sık sık kamuoyunda tepki çekti. The Times gazetesine verdiği bir röportajda, “Afrika halklarının ‘daha düşük zeka düzeyine’ sahip olduğunu” iddia ederek, “sosyal politikaların yanlış varsayımlar üzerine kurulu olduğunu” öne sürdü. Moleküler genetik, popülasyon genetiği ve evrimsel biyoloji alanlarındaki uzmanlar ise, bu iddiaların bilimsel hiçbir dayanağı olmadığını ve Watson’ın açıklamalarının insan çeşitliliğinin karmaşık yapısını yok saydığını vurguladı. Gelen yoğun tepkilerin ardından Watson, onlarca yıldır çalıştığı Cold Spring Harbor Laboratory adlı araştırma enstitüsünden ayrılmak zorunda kaldı.

Watson 2011 yılında TÜBA’nın davetiyle Boğaziçi Üniversitesi’nde bir seminer verdiğinde de, gen-çevre etkileşiminin önemini reddedip zekânın genetik belirlenimli olduğunu öne sürdü. Ancak bugün epigenetik araştırmaları, davranış genetiği ve karmaşık kalıtım modellerine dair birikmiş geniş literatür, Watson’ın bu yaklaşımının bilimsel olarak hatalı olduğunu gösteriyor.

Nobel Hastalığı

Watson’ın ömrünün son yıllarında savunduğu ırkçı ve cinsiyetçi fikirler, “Nobel Hastalığı” olarak bilinen ve bilimsel otoritenin sorgulanmadan bir güç aracı haline getirildiği tehlikeli bir örüntünün parçası. Nobel Ödülü’nün yarattığı toplumsal saygınlık, bazı bilim insanlarında kendi alanları dışındaki her konuda hüküm verme hakkı olduğu yanılgısını besliyor. Daha kötüsü, bu kişiler, kişisel önyargılarını bilimsel gerçeklik gibi sunarak, toplumda bilim adına dogma üretiyor.

Bu durumun örnekleri az değil. PCR’ın geliştirilmesinde rol aldığı için 1993’te Nobel alan Kary Mullis, iklim değişikliğini reddedip AIDS’in HIV’den kaynaklanmadığını iddia ederek, milyonların hayatını ilgilendiren halk sağlığı politikalarını baltalayan bir pozisyona sürüklendi. 2008 Nobel ödüllü Luc Montagnier, aşı karşıtlığı ve “otizmi antibiyotikle tedavi etme” iddiasıyla, halk sağlığını doğrudan tehdit eden komplo kampanyalarının akademik yüzlerinden biri haline geldi. Daha da geriye gidildiğinde, 1918'de Nobel alan Philipp Lenard’ın Einstein’ın kuramlarına saldırarak “Aryan fiziği” söylemini Nazizmin içine yerleştirmesi, bilimsel otoritenin faşizme nasıl hizmet edebileceğinin en keskin örneğidir.

Bu örnekler yalnızca “yanlış fikirli bireyler”den ibaret değil. Ortada daha yapısal bir problem var: Bilimsel otoritenin, hesap verilebilirlik, toplumsal sorumluluk ve etik ilkelerden bağımsız bir güç alanı olarak görülmesi. Prestij, eleştiriyi gölgede bıraktığında, bilim insanı değil, dogma üreten bir ideolog ortaya çıkar.

Bir mirasın iki yüzü değil, tek hesabı

James Watson’ın hikâyesi “dahilik ile kusur” arasında salınan bir ikilik değil. Burada ortada durup “hem katkıları vardı hem hataları” demek, gerçeği halının altına süpürmek olur. Çünkü Watson’ın bilimsel prestijini kullanarak savunduğu ırkçı, cinsiyetçi ve biyolojik determinizmi mutlaklaştıran görüşler, yalnızca bireysel fikirler değildi; tarihsel olarak sömürgeciliği, ırksal hiyerarşiyi ve toplumsal eşitsizliği bilim adına meşrulaştıran bir çizginin devamıdır.

DNA’nın yapısını çözmek, insan biyolojisini anlamanın bir kapısını açtı; ancak Watson, o kapının ardında insan çeşitliliğini küçümsemek, eşitsizlikleri doğallaştırmak ve bilimi ideolojik tahakkümün aracı haline getirmek için durdu. Bu nedenle Watson’ı anmak, yalnızca bilimin bir başarısını değil, bilimin nasıl bir iktidar söylemine dönüştürülebileceğini de düşünmek demektir.

Watson’ın mirası şunu açık biçimde gösteriyor: Bilim, onu üretenlerin politik pozisyonlarından bağımsız değildir. Bilimsel bilgi, bir hakikat arayışı olduğu kadar, güç ilişkilerinin bir alanıdır. Otoriteyi elinde tutanın hangi dünyayı mümkün kıldığı, hangi dünyaları yok saydığı belirleyicidir. Watson’ın arkasında bıraktığı en önemli ders, bilimin ilerleme için değil, eşitsizlikleri gerekçelendirmek için kullanıldığında ne kadar yıkıcı olabileceğidir.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.