İyi ki doğdun Orhan Kemal

Bu toprakların emekçilerini en güzel anlatanlardan biriydi. Nâzım'ın öğrencisi, Orhan Kemal, iyi ki doğdu ve iyi ki bize bizi anlattı...

Haber Merkezi

Mehmet Raşit Öğütçü ya da hepimizin bildiği adıyla Orhan Kemal 15 Eylül 1914'de dünyaya geldi. Türkçe'nin en üretken yazarlarından biri olarak her zaman ülkenin emekçilerini anlatmak için çabaladı: Onların dertlerini, düşüncelerini, yaşam koşullarını...

Onun sayesinde biz bizi daha iyi anladık.

Nâzım'ın öğrencisi olduğunu her zaman gururla anlattı. Onunla hapishanede geçirdiği zaman bize Orhan Kemal'i kazandırdı. Nâzım el vermişti, köylü çocuğu Mehmet Raşit'se büyük emek... 

Nâzım'ı ilk gördüğü anı şöyle anlatıyordu Orhan Kemal:

1940 senesi kışı idi. Dikkat edin 1940 dedim. O zaman harp çıktı, devam ediyordu. Fakat henüz yalnız batıda. Ben hapishane kaleminde evraklar ile uğraşıyordum. Amirim olan hapishane kâtibi postadan yeni gelmiş resmi evraka bakıyordu. “Ooo” dedi “gözün aydın üstadın geliyormuş.”

“Üstad da kim?” Hiçbir üstadım falan yoktu

“Hadi hadi numara yapma, canım Nâzım Hikmet işte. Senin üstadın sayılmaz mı?”

İnanamadım. Elinde tuttuğu müzekkereyi uzattı; “14 Mayıs 1966 tarihinde bitecek olan ceza süresini doldurmak üzere tutuklu Nâzım Hikmet idarenizde bulunan cezaevine naklen gönderiliyor.”

Bana hapishane bahçesinde dikilmiş zambakların yeşil yaprakları üzerindeki karlar erimiş gibi, umumi afla serbest bırakılmışım cezamın bitmesine kadar olan yıllar birden tükenmiş gibi geldi. Herkes gibi ben de ona gıyaben hayrandım. Herkes gibi kendimi bilmeden onu seviyordum. Muazzam koca şair…

İdareden usulcacık çıktım. Hapishanede şiir yazan kendilerini şair sanan bizler üç kişiydik; Necati, İzzet ve ben. Fakat birincilik bende idi. Ne de olsa yazdıklarım basılıyordu. Koşmamak kendimi zor tutuyordum. Necati’nin koğuşuna gittim. Necati Nâzım’ı İstanbul Tevkifhanesinden tanıyordu.

Nâzım’ın geleceğini duyar duymaz Necati bir çocuk gibi ellerini çırpmaya sıçrayıp hoplamağa başladı.

“Yaşasın!”

Sonra da “Aman!” dedi, “Sakın ha şiirmiş soruymuş canını sıkmayın. Bundan hiç hoşlanmaz, pılısını pırtısını toplar başka koğuşa gider. İzzete de tembih et.”

İki saat geçmeden bütün hapishane öğrenmişti; Nâzım’ı getiriyorlar.

Aradan birkaç hafta geçti, yine böyle kurşuni sisli bir sabah evrak karıştırıp pencereden karla örtülü yeşil zambak yapraklarına yine bakarken Necati nefes nefese kaleme geldi: “Nâzım Hikmet’i az önce getirdiler!”

İyice hatırlıyorum, kalemimi elimden düşürdüm.

“Müdürün yanına soktular, ona senden bahsettim gel şimdi neredeyse avluya çıkaracaklar.”

Bunları nefesi kesilerek bağırıyordu. Elimi kaparak beni neredeyse çekmeğe başladı. O kadar heyecanlıydım ki başım dönüyordu. Onu; Benerci, Jökond, Bedrettin destanlarını yazan insanı, şimdi görecektim demek!

Kapı açıldı, gülümseyerek çıktı. Göz göze geldik. Mavi gözlerinde, gülümsemesinde tertemiz apaçık çocuksu bir şey vardı. Nereye gitsem, ne yapsam diye düşünürmüş gibi durakladı sonra Necati’yi gördü. Ona doğru gitmek istedi fakat Necati Nâzım’a doğru koşarak beni takdim etti. Nâzım askerce topuklarını birleştirerek ve yüzüne ciddi bir ifade vermeye çalışarak kendini takdim etti:

“Ben Nâzım Hikmet!”

İşte karşılaşmamız böyle oldu, böylece talebesi oldum.

Ben de ona kendimden fazla inanıyordum.

O anı kendi sesinden dinlemek imkanına sahibiz. TÜSTAV'ın yayınladığı kaydı dinlemek için tıklayınız: Orhan Kemal Nâzım Hikmet ile tanışmasını anlatıyor 

Çok yoksulluk çekti, çok işte çalıştı, ama inandığını yazmaktan ve anlatmaktan hiç vazgeçmedi. Onun kitaplarındaki "kahramanlar" öyle tuhaf hikayeleri olan tuhaf insanlar değillerdi. Adeta "bir kahraman arıyorsanız bu ülkenin emekçileridir onlar" demek ister gibi sıradan, en az dikkat çeken insanları anlattı. Ama öyle bir anlattı ki onları artık arkadaşımız gibi tanır, adlarını bilir olduk. 

İlk baskısı 1957 yılında yapılan Kardeş Payı öykü kitabı, 1958 yılında ‘’Sait Faik Hikaye Armağanı’’ aldı. 19 öyküden oluşan kitapta ‘’Pırıl Pırıl’’ öyküsünden küçük bir alıntı bize Orhan Kemal'in hayatla kurduğu ilişkiyi çok güzel anlatıyor:

(…)

Yaklaşan ev kirasıyla delik pabuçların mosmor sıkıntısı başladı şimdi. Ne yapmalıyım? Nereye gitmeliyim? Nasıl kurtulmalıyım bu mosmor sıkıntıdan?

Dar, eğri, çamurlu sokaklardan ağır ağır dönüyorum. Meydanlık. Hâlâ çift kale oynayan küçük futbolcular…

Yeni bir sokakta, çürümeye terk edilmiş bir kamyon enkazının yanı başındaki küçük öğrenciler dikkatimi çekiyor. Yere diklemesine koyduğu tahta çantasına oturmuş kısa pantolonlu bir öğrencinin etrafına halka olmuş, onu dikkatle dinliyorlar.

Çocuğun gözünde gözlük, yüzünde bir bilimadamının ağırbaşlı ciddiliği var. ‘’Proton, pozitron, nötron’’lardan bahşediyor. Az daha sokuluyorum. ‘’Konferans’’ını kesmiyor; Atom, proton, nötron, pozitron, maddenin yapısı, atom çekirdeği…

Elindeki paslı jiletle ‘’atomun nasıl parçalandığını’’ göstermeye çalışıyor. Dizleri üzerinde bir mermer parçası, mermerin üstünde de jiletin boyuna parçalayıp ufalttığı bir kurşun çubuk!

Merakım hayranlık derecesine yükseliyor. Adi bir jiletle atomu parçalayıp çekirdeğin içindeki gücün çıkarılmaya çalışılması hiç de komik gelmiyor. Tersine. Sevincimden hüngür hüngür ağlamak, bangır bangır nutuklar çekmek istiyorum.

O….usuz, p…..nksiz, gamsız, kedersiz, pırıl pırıl yarınlara olan inancım şahlanıyor.

Mosmor sıkıntının anasını satmışımdır artık. Artık sabun balonları üfleyebilir, kırlarda doludizgin çember çevirebilirim.

Futbol oynayabilirim be futbol!

***

"Adi bir jiletle atomu parçalayıp çekirdeğin içindeki gücün çıkarılmaya çalışılması"ından hayata, insana ve onun geleceğine tutkuyla inanan bir insandan başka kim böylesine coşku duyabilir? "Aman işte çocuk kafası" deyip de geçmez ve en ağır sorunlarını bile bir anda unutup kıvançla dolabilir?

İşte Orhan Kemal'in sırrı...

Orhan Kemal Sovyetler Birliği'nde

Orhan Kemal eşiyle birlikte 1969 yılının Ağustos’unda Sovyetler Birliği’nin davetlisi olarak Moskova’ya gider. Fikret Otyam’ın Cumhuriyet gazetesi için yaptığı haberde şunlar dile getirilir: “Tanınmış Türk yazarı Orhan Kemal eşi refakatinde Moskova'ya gelmiş ve tedavi edilmek üzere önceki gün hastaneye yatırılmıştır. Uzun zamandan beri kist dermoid, tüberküloz ve kalbinden rahatsız olan ünlü roman ve hikaye yazarı Orhan Kemal buraya geldiği ilk günün gecesi önemli bir kanama geçirmiş, davetlisi olduğu Sovyet Yazarlar Birliği, yazarı ertesi gün yazarlar hastanesine kaldırmıştır.” 

Sovyet doktorların tavsiyesine uymayıp tedavisinden birkaç gün sonra Türkiye’ye dönen Orhan Kemal ile Doğan Hızlan, Sovyetler Birliği’ndeki gündelik yaşama dair aşağıdaki röportajı gerçekleştirir. Orhan Kemal’in ölümünden bir ay sonra yayımlanan söyleşi, Yeni Edebiyat dergisinin Temmuz 1970 tarihli 9. sayısından aktarılmıştır. Yazım ve noktalama işaretleri olduğu gibi korunmuştur.

***

1.Sovyetler Birliği gezinizde neler dikkatinizi çekti?

İlk dikkatimi çeken, Moskova’nın çok büyük bir Avrupa şehri oluşu. Çok geniş caddeler, gerçekten büyük, düzenli yapılar, bir de, sekiz milyon olduğunu söyledikleri şehirin hemen hemen hiç kalabalık olmayışı, ya da bana öyle gözüküşü. Kaldırımlardan gidip gelen kadınlı, erkekli, çocuklu insanlar telâşesiz, itişip kakışmasız, âdeta sinirsizdiler.

2.Halkın sanatçıyla olan bağları orada nasıl bir durumda?

Dillerini bilmediğim için genel yargılardan kaçınmak zorundayım. Yalnız, başımdan geçen olaylardan birkaçını anlatmakla bilmem sorunuzu gereğince yanıtlıyabilecek miyim?

Mihmandar ve tercümanımız Bayan Vera İvanova ve eşimle birlikte Çekhof müzesini gezmeğe gitmiştik. Daha önce, ziyaretçilerin kimliklerinin bir deftere kaydedilmesi usuldenmiş. Bayan Vera benim adımı da yazdı. Yazılana bakmakta olan yaşlı bayanın birden dikkat kesildiğini gördüm. Tercümanımıza bir şeyler sordu. O da herhalde gerekli karşılığı vermiş olacak ki, yaşlı bayanın yerinden heyecanla kalktığını gördüm. Elimi sıktı. Tercümanımızın anlattığına göre, SUÇLU ve başka romanlarımı Rusça çevirilerinden okumuş. Bir anda müzeye yayıldı bu. İlgi hemen arttı ve deftere Orhan Kemâl olarak Çekhof üzerine bir şeyler yazmam istendi. Müzeyi gezip dolaştıktan sonra istenen birkaç satırı yazdım. Bir de, kaldığım hastahanenin temizlik işlerine bakan, hattâ yerleri paspas eden bir kadının, tercümanımıza benden söz etmesi. “— Ben onun romanlarını okudum…” demesi. Bu iki örnek, yabancı bir yazara karşı gösterilen ilginin derecesini anlatmağa yeter sanırım.

Haydi buna bir de aydın kişinin, hem de bir yazarın dediklerini ekliyeyim: Kaldığımız Pekin oteline gelip benimle konuşan yaşlı bir Ukrayna yazarı aynen şunları söyledi: “— Sizi tanımıyordum. Dergim için sizinle konuşma yapmadan önce, dilimize çevrilmiş eserlerinizi görmek istedim. Kitabevlerine başvurdum. Yapılan çeviriler tamamen satılmış. Birer nüsha olsun bulmak kabil olmadı. Okuma odalarına gittim. Orada da bulamadım. Çünkü kitaplarınız okuyucular tarafından alınmış. Hem de her kitabın daha sonraki tâlipleri kuyruk olmuşlardı. Yâni adlarını yazdıranların kuyruğu…”

Nasıl şaşırdığımı, kuşkusuz, nasıl sevindiğimi kestirebilirsiniz.

3.Edebiyat günlük yaşamlarının bir parçası olabilmiş mi?

Evet diyeceğim. Hiç umulmadık yerlerde, hiç umulmadık zamanlarda ellerinde kitaplarla insanları bol bol görebilirsiniz. Anladığım kadarıyla çok okuyorlar.

4.Yazar Yayınevi ilişkilerinin durumu?

Yayınevi ve yazar ilişkileri.. incelemedimse de, sanıyorum durum şu: Yazar, kitabını yayınevine götürüyor. Yayınevinin ilgilileri kitabı inceliyorlar. Basmağa yatkın buluyorlarsa basıp satıyorlar. Önce herhalde bir miktar avans vermeleri mümkün. Ama asıl kesin hesap, kitabın satışından sonra oluyor. Bu arada öğrendim ki, öyle her kitabı da hemencik basıvermiyorlar. Basılmaya yarıyan kriter nedir bilmem.

5.Ortalama olarak bir hikâye ya da roman, ya da şiir kitabı ne kadar basılıyor ve ne sürede tükeniyor?

Romanların 80, 90, 100 bin civarında basıldığını biliyorum. Hikâye ve şiir kitapları için bir rakam veremiyeceğim. Yalnız şu var ki, roman, hikâye ya da şiir kitaplarının çok kısa sürede tükeniverdiği…

6.Türk edebiyatı örneklerinin bir çok çevirisi —içinde sizin de eserleriniz var— yayınlandı. İlgi uyandırdı mı? Sovyetler birliği okuyucusunun yabancı edebiyata karşı tutumu nedir? Çeviriler bizdeki kadar ilgi görüyor mu ?

Yukarda benimkilerle ilgili birkaç örnek verdim. Bunlara Nâzım Hikmet ve Aziz Nesin’i de eklemem şart. Bu iki yazarımızdan pek çok çeviri yapılmış ve çok ilgi uyandırmış. Sanıyorum ikinci ve daha başka baskıları yapılmış. Sovyetler Birliği okuyucusunun, gördüğüm kadarıyla, yabancı edebiyata karşı büyük bir ilgisi var diyebilirim. Yalnız hastahane bahçesinde rastladığım hastaların ellerindeki kitaplar bana şu fikri verdi ki, kendi yazarlarıyla birlikte yabancıları da harıl harıl okuyorlar.

7.Orada bir konuşma ya da röportaj yaptınız mı? Neler söylediğinizi Türk okuyucusu öğrenebilir mi?

Orda sohbet, edebî sohbet nev’inden konuşmalar yaptım kuşkusuz. Bu konuşmalarımızı tahmin edebilirsiniz, tamamiyle edebiyat ve sanat çerçevesi içinde oldu. Benimle röportajlar da yaptılar. Bütün konuşmalar ve röportajlar, edebiyatımızı tanımak isteyenlere, imkân nispetinde, gerekli bilgileri vermekten ibaret kaldı. Sorular hemen hemen şimdi bana sizin sorduğunuz cinsten şeylerdi. Türkoloji’deki konuşma en ilginci sayılabilir. Çünkü Türkoloji’nin fonksiyonu zâten yurdumuz edebiyat, sanat ve bilhassa diliyle ilgili. Bana, öz Türkçeciliğin durumunu sordular. Yâni, yeni tilciklerin halk tarafından tutulup tutulmadığını. İyi kullanıldığı takdirde halkın da hemen benimsediğini söyledim ki, gerçekten de böyle. Buna, dilimizin sâdeleştirilmesinden yana olduğumu da ekledim. Daha sonra yeni edebiyat sanat akımları üzerinde durdular. Bizden sonraki kuşaklardan adlar verdim. Birçoğunu, hattâ pek çoğunu isimleriyle biliyorlar. Bu kurumun ödevi Türk sanatıyla ilgilenmek olduğundan, durumumuz meçhulleri değil. Yalnız, en genç kuşak yazar ve şairlerine —Ben yolladımsa da— kitaplarını yollamalarını salık veririm.

8.Orada Yazarlar Birliği’nin görevi, ödevi ve taşıdığı fonksiyonu kısaca anlatır mısınız?

Sovyet Yazarlar Birliği devletin teminatı altında bir kurum. Maddî bakımdan çok zengin, birçok imkânlara sahip. Yazarları sâdece korumak değil, öyle sanıyorum ki sağlık durumları, maddî ihtiyaçlarıyla da ilgileniyor. Bu kurum, dünyanın çeşitli ülkelerinden çeşitli yazarı, sanatçıyı dâvet edip, yediriyor, içiriyor, barındırıyor ve yazarların ülkeleriyle yakınlıklar kurulmasına çalışıyor. Yalnız bu kadarıyla bile işin önemi meydanda. Bana, benden önce giden arkadaşlarımı karşı da aynı ilgiyi göstermiş. Bununla, halklar arasındaki yakınlaşmayı sağlamağa çalışıyor ki, faydası meydanda. Şunu ekliyeyim, yabancı bir yazar olduğum halde, benim bile hastalığımla yakından ilgilendiler. En aşağı üç, hattâ beş, altı ay orada kalmamı, tedavi sonra da nekahet devrimi orada geçirmemi ısrarla istediler. Bir yandan fazla kalamadım. Çünkü ancak bu kadarcık bir zaman için İstanbul’dan ayrılmıştım. Okullar açılacaktı, çocukların çeşitli okul ihtiyaçları, yaklaşan kış için odun, kömür temini…