Skip to main content
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

İstanbul'u da kesintiler mi bekliyor? Halkın su kıtlığına razı olması isteniyor

Piyasayı esas alan yaklaşım, su sorununda çözümün bireysel tercihlerle mümkün olacağı yanılsamasını besliyor. Halk, su hakkını savunmak yerine su kıtlığına ve ticarileştirilmiş suya razı olmaya çağrılıyor. Oysa su bir meta değil, yaşamın kendisi. Çözüm, suyun bir meta olmaktan kurtarıldığı, halkın ortak ihtiyaç ve değeri olarak korunduğu ve yönetildiği kamusal bir düzenin inşasından geçiyor. 

Ömür Yaşayan*

Yayın Tarihi: 04.02.2026 , 11:45

Son yıllarda İstanbul’un su kaynakları, özellikle baraj doluluk oranlarında gözlenen sürekli düşüş eğilimi nedeniyle giderek artan susuzluk sorunu ile karşı karşıya kalmıştır. Bu eğilim, 2025 yılının son çeyreğinde daha belirgin hâle gelmiş; kentin başlıca su rezervuarlarının büyük bölümünde doluluk oranları kritik seviyelere gerilemiştir. Sınırlı sayıdaki rezervuar dışında, barajların çoğu işletme güvenliği açısından riskli kabul edilen yüzde 20’nin altındaki seviyelerde seyretmiş ve bu durum, İstanbul’un uzun vadeli su yönetimi ve planlaması açısından önemli bir uyarı niteliği taşımıştır.

Nitekim 2025 yılı Kasım ayı itibarıyla İstanbul’a içme ve kullanma suyu sağlayan 10 ana barajın ortalama doluluk oranı yaklaşık yüzde 20 düzeyinde ölçülmüş, bazı barajlarda ise bu oran tek haneli yüzdelere kadar düşmüştür. Söz konusu seviyeler, son beş yılın aynı dönemleriyle karşılaştırıldığında en düşük değerler arasında yer almakta olup, nüfusu 20 milyonu aşan bir metropol için sürdürülebilir su temini açısından ciddi belirsizlikler ortaya koymaktadır. Bu tablonun oluşmasında; Marmara Bölgesi genelinde yağışların mevsim normallerinin altında kalması, yaz aylarında artan buharlaşma kayıpları ve kentteki su talebinin sürekli yükselmesi gibi etkenlerin eş zamanlı ve birikimli etkisi belirleyici olmuştur.

2026 yılı Ocak ayına gelindiğinde ise kış yağışlarının etkisiyle baraj doluluk oranlarında sınırlı bir toparlanma gözlenmeye başlanmıştır. Aralık 2025’te yaklaşık yüzde 17 seviyelerine kadar gerileyen ortalama doluluk oranları, Ocak ayı ortasında yapılan ölçümlerde yüzde 22–23 aralığına yükselmiştir. Ancak bu artışa rağmen, mevcut doluluk seviyeleri hâlen uzun yıllar ortalamasının altında seyretmektedir. Elmalı Barajı gibi bazı rezervuarlarda görece daha yüksek doluluk oranları izlenirken, İstanbul’a verilen toplam su miktarının 1.161.020.209 m³ olduğu bir dönemde, Elmalı Barajı’ndan yararlanılan su miktarının yalnızca 7.369.683 m³ seviyesinde kalması, Elmalı Barajı’nın doluluk oranı yüksek olsa dahi İstanbul’un su arz güvenliğine katkısının son derece sınırlı olduğunu ortaya koymaktadır. Bu durum, kentin su sorununu çözme noktasında Elmalı Barajı’nın etkisinin oldukça zayıf kaldığını ve sistem ölçeğinde belirleyici bir rol üstlenemediğini göstermekle beraber asıl rol sahibi; Terkos, Büyükçekmece ve Kazandere gibi kentin su arzı açısından kritik öneme sahip barajlarda düşük seviyeler korunmaktadır. Bu görünüm, kuraklığın yapısal etkilerinin devam ettiğini ve İstanbul için bütüncül ve ileriye dönük su yönetimi politikalarına duyulan ihtiyacın sürdüğünü açık biçimde ortaya koymaktadır.

Son dönemde İstanbul’un su kaynakları üzerindeki baskı yalnızca iklim değişikliğinin yağış rejimini bozması ve kuraklığın derinleşmesi ile sınırlı kalmamıştır; bir yandan da kentleşme ve rant odaklı imar politikaları su havzalarını doğrudan tehlikeye atmaktadır. Avrupa Yakası’nın su ihtiyacında kilit bir rol oynayan Sazlıdere Barajı çevresinde planlanan Yenişehir tipi yerleşim projeleri, koruma altındaki su havzası alanlarını betonlaşmaya açmakta; bu süreçte suyun doğal döngüsü, yüzey geçirgenliği ve ekosistem fonksiyonları göz ardı edilmektedir. Böylece, bir yandan su varlıkları üzerinde yapısal bir baskı artarken, diğer yandan su havzalarını korumaya yönelik bilimsel yaklaşım ve yönetim ilkeleri arka plana itilmekte, kamu yararı değil sermaye çıkarları ön planda tutulmaktadır.

Zira su, metalaştırılabilecek bir kaynak değil, herkes için eşit ve güvenli biçimde erişilmesi gereken vazgeçilmez bir yaşam hakkıdır. Bu hakkın korunması, yalnızca bugünün ihtiyaçlarını karşılamakla sınırlı olmayıp, gelecek kuşakların da sağlıklı ve yeterli suya erişimini güvence altına almayı zorunlu kılmaktadır. Buna karşın, su havzalarının yapılaşmaya açılması ve doğal alanların geri dönüşü olmayan biçimde tahrip edilmesi, toplumun geniş kesimlerinin bu temel haktan mahrum kalma riskini artırmakta tüm kentliler için eşitsizlikleri derinleştirmektedir.

Su varlıklarının korunması ve yönetiminde karar alma süreçlerinin bilimsel veriler, kamusal yarar ve toplumsal katılım temelinde yürütülmesini gerekli kılmaktadır. Su havzalarının rant baskısına karşı korunması, suyun bir meta değil temel bir hak olarak ele alındığı kamucu bir yönetim anlayışının hayata geçirilmesiyle mümkündür.

Benzer şekilde, Anadolu Yakası’nda Ömerli Barajı havzası içine Biyoteknoloji İhtisas Organize Sanayi Bölgesi (OSB) kurulmasına yönelik planlar, su havzası koruma ilkeleri ile doğrudan çatışmaktadır. Ömerli Havzası, İstanbul’un içme suyu ihtiyacının yaklaşık yarısını karşılayan kritik bir su kaynağı olup, bu havzanın mutlak korunması gerektiği uzun süreli bilimsel çalışmalar ve yönetmelikler tarafından vurgulanmıştır. Buna rağmen Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından verilen ÇED onayı ve belediye meclis kararları, havza içindeki biyoteknoloji OSB projesini yürürlüğe sokmaya çalışmıştır; bu durum, tehlikeli atıkların su sistemine ulaşma riskini, havzanın su toplama kapasitesinin azalmasını ve ekosistem bütünlüğünün bozulmasını beraberinde getirecek ciddi bir tehlike olarak değerlendirilmektedir. Sivil toplum ve meslek odaları; bu tür projelerin su havzalarında yürütülmesine karşı çıkarak hem hukuki mücadele yürütmüş hem de planların iptali için çağrılarda bulunmuştur.

2024 yılı İSKİ Faaliyet Raporu verileri, İstanbul’un su temin yapısının tekil kaynaklara değil, çok bileşenli bir sisteme dayandığını açık biçimde ortaya koymaktadır. Rapora göre kente verilen toplam ham suyun yüzde 41’i barajlardan, yüzde 59’u ise regülatörler ve çok sınırlı ölçekte yeraltı kuyularından karşılanmıştır. Bu dağılım, İstanbul’un artık yalnızca kendi baraj havzalarına dayalı bir su sistemiyle yönetilemediğini, dış kaynaklı ve aktarım temelli bir yapıya giderek daha fazla bağımlı hâle geldiğini göstermektedir. Bu veriler, İstanbul’un su güvenliğinin yalnızca baraj doluluk oranlarına indirgenemeyeceğini; buna karşılık barajların korunmasıyla birlikte talep yönetiminin ve bütüncül kaynak planlamasının hayati önem taşıdığını ortaya koymaktadır.

Yağış projeksiyonlarına dayalı iklim modelleri ise İstanbul’un önümüzdeki yıllarda daha sıcak ve daha kurak dönemlerle karşı karşıya kalacağını göstermekte, bu durum baraj doluluklarının yalnızca yağışlara bağlı olarak kalıcı biçimde yükselmesini güvence altına almamaktadır. Bu nedenle barajlar için yapılan doluluk beklentilerinin, yağış senaryoları ile birlikte Melen ve Yeşilçay sistemlerinin sağlayacağı katkı dikkate alınarak modellenmesi gerekmektedir. İstanbul’un mevcut su arz yapısında bu iki regülatör sistemi, artık tamamlayıcı değil belirleyici unsurlar hâline gelmiştir. Ancak bu kaynakların sürdürülebilirliği de yalnızca teknik kapasiteyle değil, bu sistemlerin beslendiği havzaların etkin biçimde korunmasına bağlıdır. Melen ve Yeşilçay havzalarında yürütülen arazi kullanımı kararları, sanayi baskısı ve plansız gelişme, İstanbul’un su güvenliğini doğrudan etkileyen bir bütünün parçasıdır. Dolayısıyla su yönetimi; barajlar, regülatörler, havzalar ve tüketim politikalarıyla birlikte ele alınması gereken entegre bir sistem olarak değerlendirilmelidir.

Bu çerçevede kamuoyunun yanıt beklediği temel sorulardan biri de şudur: İstanbul’u, İzmir’de olduğu gibi planlı su kesintileri beklemekte midir? İstanbul açısından ise benzer bir riskin bulunup bulunmadığına ilişkin olarak yetkili kurumlardan açık, veri temelli ve düzenli bilgilendirmelere ihtiyaç duyulmaktadır. Olası senaryoların, riskleri ve alınacak önlemlerin kamuoyu ile paylaşılması, krizin yönetilmesi kadar toplumsal güvenin sağlanması açısından da kritik önemdedir.

Sonuç olarak, İstanbul’da yaşanan su krizinin yalnızca yağış miktarındaki dalgalanmalarla açıklanamayacağı ve bu yolla çözülemeyeceği açıktır. Su havzalarının korunması, kentleşme ve sanayi baskısının sınırlandırılması, talep yönetiminin güçlendirilmesi ve alternatif kaynakların ekosistem temelli bir yaklaşımla ele alınmalıdır. İstanbul gibi megakentlerde suya ilişkin tüm planlama ve karar süreçleri kamu yararı gözetilerek şeffaf biçimde yürütülmeli; DSİ ve İSKİ başta olmak üzere ilgili tüm kurumlar, yedek su planlarını ve olası kriz senaryolarını kamuoyundan gizlemekten vazgeçmeli; bu planlar halkın bilgisine sunulmalı ve gerçek bir toplumsal denetime açılmalıdır. Ancak bu yolla su havzalarının tahribatı durdurulabilir; suyun bir rant aracı değil, herkes için eşit ve kamusal bir hak olduğu gerçeği hayata geçirilebilir.


* Ömür Yaşayan, TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.