Skip to main content
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

İsrail’in savaşları 5 | Filistin halkının görkemli direnişi: İntifada

İsrail yayılmacılığı işgal ve katliamlarını sürdürürken Filistin halkının direndiği dönemdi İntifada. Yaşamak için kitlesel olarak ve büyük bir öfke ile savaşmaktan başka yol kalmamıştı.

Ayhan Keser

Yayın Tarihi: 25.10.2023 , 07:45 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54

Türkçe karşılığı “ayaklanma” olan intifada sözcüğü kelimenin basit anlamıyla bir ayaklanmayı ifade etmiyor. Herhangi bir askeri, siyasi, dini ya da mahalli öznenin bir düşmana, rakibe ya da işgalci bir güce karşı ayaklanması elbette de küçümsenecek bir şey değil. Ancak Filistin’deki iki intifadanın ifade ettiği şey, bir halkın bütün araçlarla, çok geniş bir ölçekte ve çok büyük bir kitle katılımı ile gerçekleşen destansı bir direniş olarak çok daha köklü bir anlama sahip. 

Uzun süredir gündelik hayatı direnişle iç içe olmak durumdaki Filistinlilerin intifada sözcüğü ile ifade ettikleri ayaklanma dünyanın pek çok coğrafyasından bakıldığında algılanması güç, insanı dehşete sürükleyecek bir yoğunluğu temsil ediyor.

İntifadanın yollarını İsrail döşedi

Zaten ve en azından 1948’den beri hayatı zindana dönmüş bir halktan bahsediyoruz. Toprakları işgal edilmiş ama süreç bitmiyor; daha ne kadar üzerlerine gelecek İsrail, kestirmesi güç.

Ülkeleri, şehirleri yetmemiş evleri işgal edilmeye başlanmış. Altı Gün ve Yom Kippur savaşlarında kaybedilen topraklara gönderilen Yahudi yerleşimciler, zamanla askeri olarak işgal edilmemiş ve ihtilaflı bölgelerdeki Filistinlilerin üzerine de salınıyor.

Filistinlileri yıllardır, belki de on yıllardır yaşadıkları evlerden söküp atmaya gelen, üzerinde üniforma bulunmayan ama uyguladığı fiziksel ve psikolojik şiddetle insanları şoke ederek evlerine “çöken” bir sürü saldırgan…

Sırf bu tablo bile insanlık onuru için isyan etmeye yeter de artardı. Zaten Filistinliler gördükleri zulme direnişin çok güç örneklerine imza atmayı öğrenmek ve herkese öğretmek zorunda kalmışlardı.

Bitmeyen zorunlu göç

1948’den beri sürekli toprakları elinden alınan Filistinliler hem kendi ülkelerinde hem de komşu ülkelerde mülteci olarak yaşamak zorunda kaldılar. Dizimizin bir önceki yazısında Filistinli mültecilerin yaygınlığına ve ortaya çıkardığı sorunlara biraz değinmiştik.

Ancak orada sadece mültecilerin yaygınlığına işaret ettik. Mülteciliğin sosyo-ekonomik ve psikolojik tahribatı çok büyük oldu. Filistinli mültecilerin durumunu tarif edebilmek için önce daha içeriden bildiğimiz naif bir parantez açalım. 

Biz Almanya’ya işçi olarak çalışmaya gitmiş bir kuşağın çocukları, akrabaları, komşularıyız ve “Almanya acı vatan” türküsünün boşuna yakılmadığını ailemizden ya da komşularımızdan biliyoruz. 

Oysa hepsi olmasa da 60’larda Almanya’ya işçi olarak gidenlerin çoğunun Türkiye’de evini arabasını aldığını da yaşayarak gördük. Zaten mülteci değil işçiydiler, çalışmaya gittiler, isteyenler bir süre sonra Türkiye’ye döndüler. Ama o türkü yine de yakıldı, gurbet zordu, “el kapıları, kölelik kapıları…”

Bu parantezi konudan biraz uzaklaşmak pahasına açmamın nedeni şu: 50-60 yıl önceki Almanya’ya emek göçü bile ardında bir sürü dram biriktirmişken bununla asla kıyaslanamayacak boyutta şeyler yaşayan Filistinli mültecilerin hissettiklerinin şiddeti üzerine biraz daha düşünebiliriz belki.  

Kaybedilen bir toprak parçası değil nefes almak, su içmek, yürümek, yürürken şakalaşmak gibi en basit insani ve yaşamsal şeyler oldu. Filistinliler ne yöne baksalar İsrail şiddetini gördüler. Sevdikleri herkesin ya öldürüldüğünü ya sakat kaldığını ya da topraklarından sürüldüğünü gördüler. 

Yaşadıkları, büyüdükleri şehirlerinin yerle bir edilişine tanıklık ettiler. Dünleri, bugünleri, yarınları yok ediliyordu. 6 Şubat depreminde yerle bir olan şehirlerimizi düşünün burada. Neler gördünüz, neler yaşadınızsa işte Filistinlilerin hayatının bir rutini haline gelmişti işte hepsi. 

Depreme karşı alınacak önlemler başka elbet ama yaşananları kabullenemeyişimize eşlik eden o hınç, Filistinlilerin karakteri haline geldi. Bu nedenle yalnız kaybedilen savaşların ardından değil, en “sıradan” zamanlarda bile günden güne öfke doldu içleri.

(Birinci) İntifada başlıyor

İsrail işgalleri ile birlikte oradan oraya sürüklenen Filistinliler için bir başka önemli sorun da yaşamı sürdürebilmek için ihtiyaç duydukları geçim araçları oldu. Bunun sonucunda çok sayıda Filistinli artık İsrail toprağı sayılan bölgelerde çalışmak durumunda kaldı. 1985 yılına gelindiğinde yüz bine yakın Filistinli işçi İsrail’de çalışıyordu. 

8 Aralık 1987’de İsraile ait bir askeri aracın şoförü Erez kontrol noktasında İsrail’deki işlerinden dönen Filistinli işçilere çarparak dört kişiyi öldürdü. Hayatını kaybedenlerin üçü Cibaliye mülteci kampında yaşıyordu ve haber kampa ulaştığında büyük bir öfke açığa çıktı.

9 Aralık itibarıyla bu öfke Gazze, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te hızla yayıldı. İsrail askerlerinin protesto gösterisi yapan Filistinlilerin kollarını kırdığı görüntülerin televizyonda yayınlanmasıyla birlikte Filistinliler için tek yol kalmıştı: Yaklaşık altı yıl sürecek İntifada başladı. 

Taş İntifadası olarak bilinen ilk intifadada bizde de yaygın olarak kullanılan küçük sapanların dışında çoğumuzun artık haberlerden tanıdığımız ve deve sapanı da denen sallama sapanlar kullanan Filistinliler, İsrail güçlerini taş yağmuruna tuttu.

Ancak İntifada atılan taşlardan ibaret değildi. Filistinliler bu süre boyunca grevler düzenlediler, sabotaj eylemleri gerçekleştirdiler, başta İsrail bankaları olmak üzere ekonomik birimlere saldırdılar, bitmez tükenmez bir azimle baş kaldırdılar.

Örgütlü ayaklanma

İntifada’yı başlatan sosyo-ekonomik faktörler, İsrail yayılmacılığı ve vahşeti, sonu gelmez baskılar düşünüldüğünde o soförün aracı Filistinlilerin üstüne sürmesi fitili ateşlemiş olabilir ancak birikmekte olan öfke taştığı anda Filistinliler büyük bir örgütlülükle hareket ettiler.

Yurtsever Birleşik Önderlik çatısı altında hareket eden Filistin Kurtuluş Örgütü, Filistin Demokratik Cephesi, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ve Filistin Komünist Partisi ayaklanmanın önderliğini üstlenmişti. İslami Cihad da varlığını hissettiriyor ve bazı durumlarda YBÖ ile eşgüdüm halinde çalışabiliyordu. Yeni kurulan Hamas ise kendien alan açmaya çalışıyordu.

Yurtsever Birleşik Önderlik yalnızca saldırıları organize etmiyor, oluşturduğu Halk Komiteleri aracılığı ile gıdadan ilk yardıma, ticaretten tarıma 12 alt komite ile çalışıyor ve hayatın her alanında herkesi örgütlü bir şekilde İntifada’ya dahil ediyordu. İntifada başladıktan sonra kısa süre içinde yaklaşık bir buçuk milyon kişiyi koordine edebilen bir yapıya kavuştu. 

Birinci İntifada’nın sonuçları ve Oslo I Anlaşması

İntifada’nın sürdüğü altı yıl boyunca 1162 Filistinli hayatını kaybetti, yüz bine yakın Filistinli yaralandı, binlercesi tutuklandı. Ancak süreç İsrail açısından da iyi gitmiyordu. Özellikle örgütlenen grevlerin ve sabotajların ekonomiye verdiği zarar önemli seviyelere ulaşmıştı.   

1991’de gerçekleşen Madrid Konferansı ile başlayan barış görüşmeleri kesintilerle devam etti ve Filistin ile İsrail arasındaki Oslo Anlaşmalarının ilki 20 Ağustosta bağlanmış oldu. Anlaşma metni ise 13 Eylül 1993’te Bill Clinton’ın nezaretinde ve halka açık bir törenle imzalandı. 

Oslo I Anlaşması ile birlikte İsrail FKÖ’nün Filistin halkının temsiliyetini üstlendiğini ve Fililstin Ulusal Yönetimi’nin Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nden oluşan meşru bir idari yapı olduğunu kabul etti. 

Yaser Arafat liderliğindeki FKÖ ise bu anlaşmadaki bir madde ile İsrail devletinin varlığını ve güvenlik endişelerini tanıdı.

İkinci İntifada’ya giden süreç

Oslo I Anlaşması Batı tarafından “iki devletli çözüm”ün tutamak noktası olarak gösterilse de ne Filistinlilerin sorunlarını çözebildi ne de içeride güçlü bir destek gördü. 

Anlaşma ile Filistin yönetimine sadece Batı Şeria ve Gazze kalmıştı. Kimileri “en azından buradaki Filistin egemenliği tanındı” dese de madalyonun öteki yüzünde geri kalan bölgelerdeki İsrail egemenliğinin tanınması vardı. 

Birinci İntifada başladıktan iki gün sonra Müslüman Kardeşler’in Filistin kolu olarak kurulan Hamas ve İslami Cihad gibi İslamcı örgütlerin yanı sıra Filistin Halk Kurtuluş Cephesi başta olmak üzere Filistin solundan pek çok örgüt de Oslo Anlaşmalarını reddediyordu. 

28 Eylül 1995’te imzalanan Oslo II Anlaşması da tarafları memnun etmekten ziyade hoşnutsuzluğu artıran bi etki yaptı ve izleyen yıllarda tarafları memnun edecek çözümlere ulaşılamaması üzerine Camp David Zirvesi toplandı.

Camp David’den İkinci İntifada’ya

Temmuz 2000’de Camp David’de toplanan zirveye Bill Clinton, Yaser Arafat ve Ehud Barak katıldı. Ancak zirvede tarafları tatmin edecek sonuçlar alınamadı ve başarısız bir girişim olarak tarihteki yerini almış oldu. 

Zirvedeki tartışmalı konulardan biri Filistinlilerin Haram El Şerif, İsraillilerin de ise Tapınak Tepesi olarak adlandırdığı ve içinde Mescidi Aksa’nın da bulunduğu bölge idi. Hem Müslümanlar hem Hristiyanlar için kutsal anlamlar taşıyan bölge üzerindeki hakimiyet iddiaları gerilimi kolaylıkla tırmandırıyordu.

Zaten Birinci İntifada’nın ilk günlerinde kurulan Hamas gibi dinci örgütlenmeler için din temelli ayrımlara yaslanmak tercih edilir bir şeydi. Filistin soluna karşı güç kazanması için önü açılan Hamas’ın yaydığı dini propagandaya bir de Sabra ve Şatilla Katliamı’nın baş sorumlusu, Beyrut Kasabı namlı Ariel Şaron’un bölgeyi ziyaret etmesi tuz biber ekti ve öfke patladı. 

O sırada muhalefetteki Likud Partisi’nin lideri olan Ariel Şaron 18 Eylül 2000 günü yanına aldığı bin güvenlik mensubuyla Tapınak Tepesi’ni (Haram El Şerif) ziyaret etti ve Tapınak Tepesi’nin ilelebet Yahudilerin elinde olacağını ilan etti. 

Daha önceden yayılan haberlere verilen şiddetli itirazların etkisi ile Mescidi Aksa’ya girmeyen Ariel Şaron yine de bir gövde gösterisi yaptı ve hem Filistin halkına meydan okudu hem de İsrail içi dengelere müdahale etmeye başladı. 

İkinci İntifada’nın fitili ateşlendi

Şaron’un Haram El Şerif (Tapınak Tepesi) üzerindeki egemenlik iddiası ve meydan okuması büyük bir tepkiye yol açtı. Camp David zirvesinin başarısızlığı ile tükenen barış umutları yerini yine artan bir öfke bıraktı ve tarihe İkinci İntifada olarak geçecek dört buçuk yıllık ayaklanma başladı. 

Birinci İntifada kullanılan en yaygın araçla özdeşleşip Taş İntifadası olarak da anılıyordu. İkinci İntifada ise olayları başlatan yer nedeniyle El Aksa İntifadası olarak anıldı. İki intifada arasındaki farklardan biri de ikincisinde Hamas ve İslami Cihad’ın intihar saldırısını etkin bir araç olarak kullanması oldu. 

İkinci İntifada aynı zamanda özgür bir Filistin devleti kurulmadan yapılan barış girişimlerine dönük de bir yanıt anlamını taşıdı ve direniş şiddetlendi. 

Hamas’ın güçlenmesi

Bu noktada bir tartışma Hamas’ın nasıl hızla güç kazandığı oldu. Hamas bir yandan uluslararası bir İslamcı örgüt olan Müslüman Kardeşler’in koluydu. Bu belli bir dış destek anlamına geliyordu ve büyümenin bir kanalını bu oluşturdu. 

İkinci olarak hayatlarının her gününü kapana sıkışmış halde yaşayan Filistinlilerin içinde biriken öfke ile Hamas’ın intihar saldırıları arasında kolay bir rezonans yaşandı. Kabına sığmayan öfke kendine akacak kanal buluyordu.

Üçüncü kritik nokta ise dinci bir örgüt olarak Hamas’ın Filistin Kurtuluş Örgütü’ne kıyasla daha tercih edilir bir düşman olmasıydı. Siyonist İsrail yönetimi açısından “İslamcı terör örgütü” Hamas ile mücadele dünyada büyük bir prestij elde etmiş olan Yaser Arafat önderliğine göre çok daha kolaydı. 

Bu bakımdan Mossad’ın Hamas’ın güçlenmesine seyirci kaldığı, bazı örneklerde çeşitli araçlarla önünü açtığı ve Filistin solunu geriletmek için Hamas’ı kullandığı artık sır değil.

İkinci İntifada ve sonrası

İkinci İntifada içindeki tek özne elbette Hamas değildi. FKÖ tarafından imzalanan Oslo Anlaşmalarını Filistin Halk Partisi dışındaki solun tamamı reddetmiş ve mücadeleye devam demişlerdi. 

Bu örgütler İkinci İntifada süresince bütün olanakları ile İsrail güçlerine saldırılar düzenlediler, grevler örgütlediler ve sabotaj vb. eylemlerle İsrail’i her alanda yıpratmayı sürdürdüler. 

İsrail ise İntifada boyunca direnşin liderlerine dönük saldırılarını artırdı. 2000 yılında FHKC Genel Sekreterliği görevini George Habaş’tan devralan Ebu Ali Mustafa Ramallah’taki ofisine helikopterle düzenlenen füze saldırısı sonucu öldürüldü. FHKC bu suikaste cevap olarak 2001’de İsrail Turizm Bakanı Rehavam Zeevi’ye suikast düzenledi ki aşırı sağcı Zeevi İkinci İntifada’da öldürülen tek İsrailli siyasetçidir. 

Ebu Ali Mustafa’nın öldürülmesinin ardından FHKC Genel Sekreteri olan Ahmet Saadat ise İsrail baskıları sonucu Eriha’da hapsedildi. İsrail daha sonra Saadat’ın bulunduğu hapishaneyi basarak onu İsrail’e kaçırdı ve düzmece bir mahkeme sonucunda 30 yıla mahkum etti. 

İsrail 2002 yılında Yaser Arafat’ı Ramallah’taki karargahında ev hapsine aldı ve Arafat 2004 yılında gttiği Fransa’da hayatını kaybetti. Arafat’ın ölümünden İsrail sorumlu tutuldu. 

İkinci İntifada’yı bahane eden İsrail Batı Şeria ile İsrail arasına Utanç Duvarı’nı (Ayrım Duvarı) inşa etmeye başladı. 

İkinci İntifada Arafat’ın ölümünü izleyen günlerde toplanan Şarm El-Şeyh Zirvesi ile son buldu. Zirvede yeni Filistin lideri Mahmud Abbas şiddet eylemlerinin sona ereceğini taahhüt etti. Ariel Şaron ise Batı Şeria’dan çekilmeyi ve 900 Filistinli mahkumu serbest bırakmayı kabul etti. Böylece yaklaşık dört buçuk yıl süren ve bin civarı İsrailli ile beş bine yakın Filistinlinin hayatını kaybettiği İkinci İntifada sona erdi.  

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.