Skip to main content
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Yükleniyor...

İranlı kız çocuklarının düşündürdükleri: Tepkileri nasıl yorumlamalı?

Bu kanlı muhasebenin en dibinde D’Amato’nun üç cümlelik şu hükmü duruyor: "Savaş beyinlerimize içkin değildir; kapitalizme içkindir. Süregelen varlığı kapitalizmin varlığının kendisiyle ilişkilidir. Üzerinde temellendiği sınıfsal çıkarlar ortadan kaldırılmadıkça, savaş da ortadan kaldırılmaz.”

Esat Aydın

Yayın Tarihi: 02.03.2026 , 10:04 Güncelleme Tarihi: 02.03.2026 , 14:51

Hürmüzgan eyaletine bağlı Minab şehri. İran'ın güneyi. 28 Şubat 2026, sabah. 

Şeceretü't-Tayyibe Kız İlkokulu. Kırk beş öğrenci sınıfta. Dışarıda hava güneşli. Sonra bir ses. Ardından hiçbir şey…

Haberi öğrendiğimde saldırı hala devam ediyordu. İran devlet televizyonu ilk sayıyı açıkladığında 24'tü. Saatler geçtikçe 40'a çıktı. Akşama kadar 85 oldu. Sabah 148… 

İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan "barbarca" ve "insanlık dışı" dedi. 

Batı başkentlerinden gelen açıklamalarda bu iki kelimeyi aramak boşuna.

Bu yazıyı, o okulun üzerine yazıyorum ve bugün, 28 Şubat 2026'da başlayan bu yeni savaşın ve onlarca yıllık bir düzenin neye benzediğini anlatmak için…

O gün ne oldu?

Sabahın erken saatlerinde İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz bir açıklama yaptı: "İsrail, İran'a önleyici saldırı başlattı." Birkaç dakika sonra ABD Başkanı Trump sosyal medya hesabından yazdı: "ABD, İran'a büyük bir operasyon başlattı. Hedef, İran rejiminden kaynaklanan tehdidi ortadan kaldırarak Amerikan halkını korumak. İran asla nükleer silaha sahip olamayacak."

Trump’ın sonraki açıklamalarındaki tehdit dili, Bush’un Irak işgali öncesi dilini hatırlatıyordu. “Irak’taki generaller, her davranışlarının bir sonucu olacağını açıkça anlamak zorundadırlar. Kendi yurttaşlarının yanı sıra komşu ülkelerdeki insanların da hayatlarını tehlikeye atacak şekilde davranmaları halinde, bunun ağır sonuçları olacaktır. Yaşanacaklardan sorumlu tutulacaklardır.

Aynı tehdit, 16. yüzyılda İspanyolların requerimiento’sunda var. Dinleyenleri itaat etmeye çağıran uyarılarda şöyle deniyordu:

…tüm gücümüzle ülkenize gireceğiz; elimizden geldiği her şekilde size karşı savaşacağız ve sizi Kilise ile ekselanslarının boyunduruğuna ve itaatine tabi kılacağız. Sizi, eşlerinizi ve çocuklarınızı alıp sizi köle yapacak; böylece ekselanslarının istediği şekilde sizi satacak veya yok edeceğiz; elinizdeki her şeyi alacak ve itaat etmeyen kullara yaptığımız gibi elimizden gelen tüm zararı ve kötülüğü size yapacağız.
(…) 
Bu savaştan doğan tüm ölümler ve kayıpların ekselanslarının, bizim veya bizimle gelen süvarilerin değil, sizin hatanız olduğunu bildiririz.”

Metin 16. yy’dan ama dili Bush ve Trump’ınkiyle aynı. “İtaat edin; reddederseniz size getireceğimiz yıkımdan siz sorumlusunuz.” 

Trump buna “dünya için harika bir gün” deyip “size özgürlük vereceğiz” diye bir ekleme yaptı. Bağdat’ın işgal edilmesini protesto eden Iraklılara; “size lanet özgürlüğünüzü vermek için buradayız, şimdi dağılın” diyen ABD askeri gibi…

Ve saatler içinde Tahran, İsfahan, Kum, Kereç, Tebriz, Kirmanşah, Buşehr bombalandı. İran Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi hedef alındı. Hamaney'in Tahran'daki konutu uydu görüntülerinde enkaza döndü. İkinci gün ölümü resmiyet kazandı.

İran misillemesini başlattı. Savaş bölgeselleşti. İran, Irak, Suriye, İsrail, BAE, Kuveyt, Katar… Hava sahaları kapandı. Havalimanları boşaltıldı, insanlar sığınaklara koştu.

Trump ise Washington Post'a verdiği röportajda şöyle dedi: "Tek istediğim İran halkı için özgürlük." 148 çocuğun ölüsünün üzerinden söyledi bunu.

Nereden bakılırsa bakılsın haydut devlet

"Haydut devlet" terimi, uluslararası normlara uymayan, küresel düzeni tehdit eden ülkeleri tanımlamak için kullanılıyor. 1990'lardan bu yana bu listenin başında İran yer alıyordu. Nükleer silah geliştirdiğinden şüphelenildiğinden, bölgede "terör örgütleri" desteklediğinden, iç baskı politikaları sürdürdüğünden dolayı…

Ama aynı kriterleri dürüstçe ve evrensel biçimde uyguladığımızda tablo tersyüz oluyor. 

İsrail, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması'nı imzalamayı reddeden yeryüzündeki çok az devletten biri. Buna karşın tahminlere göre 200 ile 400 arasında nükleer savaş başlığına sahip ve hiçbir uluslararası denetime tabi tutulmadı. Aynı İsrail, 1948'den bu yana onlarca BM Güvenlik Konseyi kararını ABD'nin veto kalkanı sayesinde çiğnedi. Lübnan'ı 2006'da, Gazze'yi 2008, 2012, 2014, 2021, 2023 ve sonrasında defalarca bombaladı. Suriye'ye ise, özellikle Aralık 2024 sonrasında neredeyse her hafta hava saldırısı düzenlemiş; Golan Tepeleri'ni 1981'de tek taraflı ilhak etmiş, bu ilhak BM tarafından yasadışı ilan edilmiş ama hiçbir yaptırım uygulanmamıştı.

Ve Amerika… 

Bu ülkede, Birleşik Devletler'in ne bir imparatorluk ne de emperyalist bir güç olduğunu söyleyen tuhaf bir ulusal mit var. Masala göre bizler, sadece özgürlük ile demokrasiyi yaymak veya zayıfı güçlüden korumak gibi soylu amaçlarla savaşa giren, özgürlüğüne düşkün bir milletiz” diyor Paul D’Amato ve tarihçi Sidney Lens'in kalemiyle ekliyor: 

'İyiliksever Amerika' diye bir şey yoktur ve hiç var olmamıştır. Birleşik Devletler çaresiz insanlardan topraklarını çalmış, yüzlerce anlaşmayı ihlal etmiş, olabildiğince korkunç savaş suçları işlemiş, daha önce hiçbir insanın görmediği emperyalist bir imparatorluk kurmak için ordusunu adeta bir sopa, dolarını ise bir havuç gibi kullanmış, istedikleri lideri seçmelerini önlemek için onlarca ülkenin iç işlerine acımasızca müdahale etmiştir.“

Devamla “Komünizmle karşı savaş 1953'te İran'daki Musaddık hükümetini, 1954'te Guatemala'daki Arbenz hükümetini, 1973'te Şili'deki Allende hükümetini ve diğerlerini devirmenin mazereti olmuştu” diyor. Bugün o mazeretin adı değişti. 

Nükleer tehdit… Bahane her zaman hazır. Hedef ise her zaman Washington'ın çıkarlarına uymayan hükümetler.

Gazeteci Jay Bookman'ın 2003 Irak işgali öncesinde yaptığı tespiti bugün İran için de geçerli. Savaşın amaçladığı şey Birleşik Devletler'i resmi olarak gezegenin polisi olarak tüm sorumluluğu ve yetkiyi elinde toplayan tam teşekküllü küresel bir imparatorluğa dönüştürmekti. Bugün nükleer tehdit söylemi, o rolü sürdürmenin yeni kılıfı.
 
Evet, ABD, 1945'ten bu yana dünya üzerinde 70'ten fazla askeri müdahalede bulundu. Irak'ta 2003'te başlayan işgal, uluslararası hukuku açıkça çiğnemişti.
Vijay Prashad da bu tarihi ıskalamadan yazar. Gizli operasyonlar, CIA destekli darbeler, Şili'den Endonezya'ya, Venezuela’dan, İran'dan Guatemala'ya uzanan bir suikast ve müdahale envanteri. 

"Haydut" damgası, yalnızca Washington'un çıkarlarına uymayanlara… 

Haziran 2025'te B-2 uçaklarının İran topraklarındaki nükleer tesisleri yerle bir etmesi de bu tabloda duruyor. 

Önceden gerçekleşmemiş bir saldırıya karşı "önleyici" olduğu iddia edilen bu operasyon, uluslararası hukuk çerçevesinde casus belli doğuracak nitelikteydi. 

Adı savaş suçu. 

Ama BM Güvenlik Konseyi bunu görüşemedi bile.

Büyük sahtekarlık: "Önleyici saldırı"

"Önleyici saldırı" kavramı, uluslararası hukuk tarihinin en fazla suistimal edilen sözcüklerinden biri. BM Şartı'nın 51. Maddesi meşru müdafaayı tanımlıyor. 
Ancak o da bir silahlı saldırı gerçekleştiğinde devreye giriyor. 

"Önleyici" gerekçesi, yani "henüz saldırmadı ama saldırabilir" mantığı, BM Şartı'nın hiçbir maddesinde meşruiyet zemini bulmaz.

İran, hiçbir ülkeye askeri saldırı düzenlememişti. Müzakere masasındaydı. Umman'da ABD ile görüşmeler yürütülüyordu. Umman Dışişleri Bakanı Busaidi şunu söyledi: "Hayal kırıklığına uğradım. Aktif ve ciddi müzakereler bir kez daha baltalandı."

Yani şunu anlıyoruz: Diplomatik süreç masadayken, ABD ve İsrail eşzamanlı bombalama başlattı. Bu, uluslararası hukukta saldırganlık suçunun derslerde okutulası bir örneği ve artık diplomasinin içinin boşaltılması anlamı taşıyor.

BM Güvenlik Konseyi acil toplantı kararı aldı. Ama 2003'te Irak savaşı başlamadan önce de toplantı yapmıştı. Bu toplantı da aynı yere varacak. Bildiri çıkacak; ölüler sayılacak. Sonra bir sonraki savaşa hazırlanılacak.

Colani projesinin anatomisi

Yaşadık, yaşıyoruz; dünyadaki çatışmaların tarihi, iktidar ilişkilerinin bir avuç devlet ve müttefiki arasında sürekli el değiştirmesinden oluşuyor. Bu el değiştirmenin en güncel sahnesi Ortadoğu. Ve el değiştirirken ödenen bedel, her seferinde, adı bile geçmeyen halklara aittir.

Ortadoğu'nun bugünkü haritasına bakıldığında görülen şey şu: Irak parçalandı. Libya parçalandı. Suriye yıkıldı. Lübnan çöküşün içinde. Filistin'de katliam sürüyor. Yemen'de bombalamalar devam ediyor.

Bu bir tesadüf değil. Samir Amin bunu teorik bir çerçeveye oturtmuştu. Emperyalizmin işlevi yalnızca kaynakları çıkarmak değil, direniş odaklarını sistematik olarak tasfiye etmek… Bölgesel güç olmaya kalkışan, petrodolar sisteminin dışında kalmaya çalışan, Çin ve Rusya ile ikili bağlar kuran her devlet bu tasfiyenin adayı. İran bu adaylar listesinin başında onlarca yıldır.

İran saldırısını salt 2025'in ürünü olarak okumak da gerçeği yarım görmektir. Bu saldırı, Ortadoğu'da onlarca yıldır kurulan bir düzenin, sistematik parçalanmanın, devlet yıkımının, vekalet savaşlarının sonucudur. Bu düzenin en keskin laboratuvarı Suriye... 

Sosyal medyada dolaşan bir görüntü var. İsrail'e ait bir çift F-16 savaş uçağının Suriye hava sahası üzerinde KC-707 Re'em tanker uçağından havada yakıt ikmali yapması. Basit bir operasyonel detay gibi görünüyor. Değil.

Bu görüntü, birbirine bağlı büyük resmin bir karesini oluşturuyor. Suriye'nin, İran'a yapılacak saldırı için bir koridor, lojistik bir platform, bir hava yolu olarak kullanılması… Bunun olabilmesi için Suriye'nin "güvenli" olması, yani Şam'da ABD-İsrail eksenine yakın bir yönetimin bulunması gerekiyordu.

Aralık 2024'te Esad rejimi çöktüğünde ve yerine Colani geçtiğinde, Batı başkentleri "özgürlük" söylemiyle kutladı. Ama İsrail o günlerde Suriye'nin güneyine ilerliyor, askeri altyapıyı yerle bir ediyor ve yasadışı olarak işgal ettiği Golan Tepeleri'ndeki varlığını güçlendiriyordu.

Bugün ise Suriye hava sahası üzerinden İran vuruluyor. Dahası Suriye Dışişleri’nin açıklamasında şunlar yazıyor:

Suriye Arap Cumhuriyeti, İran'ın kardeş ülkelerin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne yönelik ağır ve açık saldırılarını en sert şekilde kınar…….Suriye Arap Cumhuriyeti, bu haksız ve vahşi saldırılara maruz kalan kardeş ülkelerle tam dayanışma içinde olduğunu ifade eder."

Duraksayalım.

Hava sahasını İsrail savaş uçaklarının kullandığı ülkenin Dışişleri Bakanlığı, İran'ın "saldırgan" olduğunu açıklıyor. Ülkesini vuranlara değil, o ülkenin misilleme füzelerinin isabet ettiği Körfez devletlerine dayanışma mesajı gönderiyor. ABD'nin bölgedeki yeniden yapılandırma projesinin en net belgesi bu. Suriye Dışişleri, Washington'ın çıkarları doğrultusunda konuşuyor.

Colani bugünlere hazırlanmıştı, iktidarı bunun için inşa edilmişti.

Körfez kuklaları ya da petrodolar karşılığı egemenlik

Bugün Körfez ülkelerinin açıklamalarını okuyunca da garip bir tablo ortaya çıkıyor. Saldırıyı kim başlattı? ABD ve İsrail. Kim bombalandı? İran. Peki Körfez monarşileri ne yaptı? İran'ın misillemesini kınadı.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı'nın açıklaması şunu söylüyordu: "Suudi Arabistan Krallığı, İran'ın acımasız saldırısını ve Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Katar, Kuveyt ve Ürdün'ün egemenliğinin açıkça ihlal edilmesini en kuvvetli ifadelerle kınamaktadır.” 

Kuveyt, "uluslararası hukuk ihlali" dedi İran'ın misillemesi için. BAE, "ciddi sonuçlar" diye uyardı İran'ı. Katar ise İran'ın bir füzesini Patriot sistemiyle düşürdüğünü açıkladı.

Görmezden gelinen gerçek ne? Bu Körfez ülkeleri, ABD üslerine ev sahipliği yapıyor. 

Yani; ABD, dünya savunma harcamalarının yüzde ellisini tek başına yaparken, kendi ülkesi haricinde dünya genelinde 700’ün üstünde askeri üsle askeri gücünü tüm yerküreye yaymış tek devletken Körfez'deki bu üsler, o küresel ağın kilit halkası. 

Yani bu ülkeler, İran'a yapılan saldırının hem lojistik hem de diplomatik altyapısını oluştururken, ev sahipliği yapan devletlerin egemenliği ise bu ağ içinde dozlanmış bir egemenlikten ibaret.

Bu, bir güvenlik devşirmesi… Petrodolar sistemine dahil olmak, ABD askeri şemsiyesinin altına girmek ve buna karşılık bölgesel hegemonyaya ses çıkarmamak. Camp David'den Abraham Anlaşmaları'na uzanan süreç bunu kurumsallaştırdı.

Mısır ise İsrail ile 1979'dan bu yana resmi barış içinde. Bu anlaşmanın bedelini Filistinliler ödüyor. Gazze sınırındaki Refah Kapısı'nı açmak ya da kapamak, büyük ölçüde Kahire'nin tasarrufunda. Bu kapı, Gazze'nin yerle bir edildiği dönemlerde bile büyük ölçüde kapalı kaldı.

Öte yandan Pakistan, Endonezya, Malezya gibi büyük Müslüman nüfuslu ülkeler, resmi düzeyde güçlü bir tutum sergilemekten kaçındı. 

Ve bir de Dünya İslam Birliği var. Rabıta… Mekke merkezli, Suudi finansmanlı, "ümmet" adına konuştuğunu iddia eden örgüt. O da İran'ın "saldırganlığını" kınadı. Başlatan tarafı değil, misilleme yapanı…

Bu tablo, siyasal İslam'ın iddia ettiği "ümmet" dayanışmasının ne denli kırılgan olduğunu gözler önüne seriyor. Gerçekte iş başa düştüğünde belirleyici olan din ya da kültürel ortaklık değil; petrol fiyatları, silah anlaşmaları ve rejim güvenceleri. Bu, bölgenin halkları için bir trajedi, küresel emperyalizm için ise işlevsel bir düzenleme.

Ümmet lafını ağzına alanlar, bugün kimin ağzıyla konuştuklarını bir daha düşünsün.

Avrupa: Suça ortak olmak 

İngiltere Başbakanı Keir Starmer şunu söyledi: "İngiliz uçakları, koordineli bölgesel savunma operasyonlarının bir parçası olarak bugün gökyüzündedir." Ardından İran'a seslendi: "İran bunu şimdi sona erdirebilir. Daha fazla saldırıdan kaçınmalı, silah programlarından vazgeçmeli."

Yani İngiltere, bugün bu savaşın aktif katılımcısı ama sorumluluğu İran'a yüklüyor.

Fransa'nın durumu farklı değil. 

Macron İran ile ilgili "vahim sonuçlar" uyarısı yaptı. İspanya Başbakanı Sanchez hem ABD-İsrail saldırısını hem de İran'ın eylemlerini reddetti; bunu bizzat yazan ender Batılı liderlerden biriydi. Yine İspanyol milletvekili Irene Montero, “İran’ın bombalanması ve yaptırımlar, kadınlara özgürlük getirmez, Trump’a petrol getirir. Trump 21. yy’ın Hitler’idir. ABD tecrit edilmelidir. Biraz onurunuz olsun” dedi. AB Yüksek Temsilcisi Kallas, "diplomatik yolları araştırıyoruz" dedi.

Nie Wieder'i ulusal hafızanın merkezine yerleştiren Almanya'ya bakalım ve hatırlatalım: Bu ülkeler, bu ittifak, birkaç hafta önce Münih Güvenlik Konferansı'nda Trump politikalarından kaynaklanan "Atlantik kopuşu" nedeniyle ağlıyordu. "Artık ABD'ye güvenemeyiz, kendi ayaklarımız üzerinde durmamız gerekiyor" diyordu. Avrupa'nın stratejik özerkliği, görünüşe göre, Washington'un bomba yükünü paylaşmak demek…

Ortak bir açıklama yayımladılar: "İran'a rastgele saldırıdan vazgeçme çağrısı yapıyoruz." 

Minab'daki kız ilkokulunu vuran ABD-İsrail saldırısına dair tek bir kınama cümlesi yok. Okul vuran taraf ABD-İsrail'di; ama açıklama misilleme yapana yönelik.
Samir Amin bunu "Avrupamerkezcilik" diye tarif etmişti. Hakları ve sorumlulukları evrensel değil, hiyerarşik bir şekilde dağıtan ideoloji. Hangi ölümlerin sayıldığını belirleyen zihinsel altyapı…

Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasında da iki şey dikkat çekici: "İsrail ve ABD'nin İran'a saldırmasıyla başlayan..." Bu cümle, Körfez ve Avrupa'nın çoğu açıklamasında yok, doğru. Türkiye'nin burada öne çıktığı, saldırganın adını koyması…

Ama açıklamanın ikinci yarısı ciddi bir sorun. "Taraflara" yönelik genel bir çağrıya dönüşüyor. Saldırgana ve saldırılana eşit sorumluluk atfeden bu dil, kasıtlı ya da kasıtsız, hukuki ve ahlaki eşitliği ima ediyor. Uluslararası hukuka aykırılık kayıt altına alınmış; ama bu ihlali kimin gerçekleştirdiği, metnin merkezinde yok.

Bu, kısmen ABD ile ilişkiyi koruma kaygısından, kısmen de bölgesel konumlanmayı esnek tutma hedefinden kaynaklanıyor. Rejim açısından anlaşılabilir bir denklem. Ama o denklemin ağırlığı var. 148 çocuğun öldürüldüğü bir günde, "taraflara" çağrı yapmak, okul vuranları saklıyor.

Mamdani'nin cümlesi

New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani ise şunu söyledi: "Amerikalılar bunu istemiyor. Rejim değişikliği peşinde yeni savaş istemiyorlar. Geçim sıkıntısından kurtulmak istiyorlar. Barış istiyorlar."

Bu cümle küçük görünüyor ama değil. ABD'nin en büyük şehrinin başkanının kendi ülkesinin başlattığı savaşı bu açıklıkla reddetmesi, hem siyasi risk taşıyor hem de temsil ettiği sınıfı tanımlıyor. Çünkü savaşların bedeli, her zaman, güvencesi olmayan insanlar tarafından ödeniyor.

Mamdani biliyor ki Trump’ın opereasyonu Mar-a-Lago'dan takip ettiği, Netanyahu Tel Aviv'de sığınakta olduğu gün Minab'daki 148 çocuk hiçbir yerde değil artık.

Emperyalizm, siyaset değil, sistem

Bu yazıda çok sayıda somut örnek sıralandım. Suriye hava sahası, Körfez açıklamaları, İngiliz savaş uçakları, Minab'daki okul, Rabıta'nın tutumu… Ama bu örneklerin bir araya gelmesi bir sistem oluşturuyor. Tesadüf değil…

Antropolog Ashley Montagu şöyle yazmıştı: "Kuşkusuz modern dünyada savaşın en güçlü sebebi ekonomik rekabettir ve bu hiçbir şekilde biyolojik bir temeli olmayan kültürel bir fenomendir."

Bugün Minab'daki okulu vuran bombalar; doğalgaz boru hatlarının, petrol rezervlerinin ve bölgesel hegemonyanın mantığından düşmüştür. Bu, ekonomi politiktir. 

Yine D’Amato’ya atıfla söylersek, “emperyalizmin mantığı, devletler arasında savaşlara yol açan uluslararası ekonomik rekabete dayanmaktadır. ABD'nin hegemonik stratejisi, potansiyel bir yeni güç oluşacak zayıflıktan yararlanmasın diye, Amerikan yöneticilerini sürekli bu hakimiyetlerini göstermeye ve pekiştirmeye itmektedir.” İran bu tabloda ne kadar yerleşik bir güce dönüşürse, o hakimiyeti tehdit etme kapasitesi o kadar artar. 

Bu yüzden müzakere masasından bombaya geçildi.

Samir Amin, ömrü boyunca şunu yazdı: “Emperyalizm, kapitalizmin dışsal bir politikası değil, onun iç mantığıdır. Merkez ülkeler, çevrenin kaynaklarını, emeğini ve stratejik coğrafyasını denetim altında tutmak için kurumları, orduları ve söylemleri birlikte kullanır. Bu denetim sarsıldığında savaş gelir; savaş geldiğinde kurumlar meşrulaştırır; söylem ise suçluyu gizler.

Vijay Prashad da söylemişti: “Washington'ın kurşunları, tarihin her döneminde umudun bedenine saplanmıştır.” Bugün de saplandı. 148 kez…

Bu düzene itiraz etmek için İran rejimini sevmek gerekmez. İran'da işçiler greve gidince tutuklanır; kadınlar direniş gösterince öldürülür; halk sistematik baskıyla karşılaşmaktadır. Bunlar gerçektir ve tartışılmalıdır. Ama bunların hiçbiri, bir devletin askeri altyapısını, hastaneleri ve kız çocuklarının gittiği bir okulun bombalanmasını meşrulaştırmaz.

Biz solcular için kural basittir. Devletleri değil, halkları savunuruz.

Son: Adını koymak

Bu yazıyı bitirirken saldırılar devam ediyor. Tahran'da patlamalar sürüyor. 

Her şey belirsiz. Savaş ne kadar genişleyecek? Dünya petrolünün yüzde otuzunun geçtiği Hürmüz Boğazı kapanınca küresel ekonomi ne olacak? Bu soruların yanıtları henüz yok.

Ama bazı şeyler çok net.

ABD ve İsrail, müzakere masasına oturmuş bir ülkeye karşı askeri operasyon başlattı. 

Bu, uluslararası hukukta saldırganlık suçudur.

Bir kız ilkokuluna bomba düştü. 148 çocuk öldü. Bu, bir savaş suçudur.

İngiltere savaş uçaklarını uçurdu, Fransa ve Almanya "tarafları" kınayan açıklamalarını yayımladı. Bu, iki yüzlülüktür.

Suriye Dışişleri, saldıranları değil saldırılanı kınadı. Bu, kukla devlet pratiğidir.

Körfez monarşileri ABD üslerine ev sahipliği yaparken misilleme yapanı eleştirdi. 

Bu, bir güvenlik devşirmesidir. 

Türkiye Dışişleri "taraflara çağrı" yaptı. Bu, asimetriyi eşitleyen bir dildir.

Ve New York'ta Zohran Mamdani dedi ki: "Amerikalılar barış istiyor."

Bu sözün önemi şuradan geliyor: Egemen güçlerin halkları, çoğunlukla o güçlerin politikalarını desteklemez. Tarih, bu insanlara hiç hak tanımazken onlar vardı. 

Ve bugün de var.

Çünkü bütün bu kanlı muhasebenin en dibinde D’Amato’nun üç cümlelik şu hükmü duruyor: "Savaş beyinlerimize içkin değildir; kapitalizme içkindir. Süregelen varlığı kapitalizmin varlığının kendisiyle ilişkilidir. Üzerinde temellendiği sınıfsal çıkarlar ortadan kaldırılmadıkça, savaş da ortadan kaldırılmaz.” 
Minab’daki okulda ölen 148 kız çocuğu, bize bugünün suçunu, bu suçu mümkün kılan düzenin sürekliliğini gösteriyor.

Bu yüzden bombayı atan sistemi hedef almak gerekir. 

Bu yüzden halkları örgütlemek gerekir. 

Bu yüzden emperyalist sistemin tasfiyesi hedeflenmek zorundadır.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.