Sayfa yolu
İnsanların Türküleri | Nevşehir'den bir ses: Refik Başaran
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Yayın Tarihi: 01.11.2026 , 11:02 Güncelleme Tarihi: 01.11.2026 , 11:36
Türkiye'de emekçilerin hafızasında bazen isimsiz yaşayan ozanlar vardır. Bir türküde, bir ağıtta dönüp dururlar. Adları geçmez ama derledikleri, kayda geçirdikleri, yaktıkları türkülerden koca bir külliyat oluşur.
Bu emeği bilen kimi aydınlar ve sanatçılar o türküleri yeniden seslendirir. Bugün Türk halk müziğinin önemli isimlerinden dinlediğimiz birçok türkünün bize ulaşmasında adı anılması gereken ustalardan biri de Refik Başaran'dır.
Kısacık ömrüne altmış beşe yakın plak, doksana yakın türkü sığdıran bu sanatçı, bugün hâlâ vedaların, buluşmaların, zorlukların ve mutlulukların içinde yaşıyor. Kimi zaman neşeli bir aile sofrasında, kimi zaman kederli bir kahvede.
Bu hafta Yusuf Şaylan ile Nevşehir'den Ankara'ya uzanan, sesiyle olmasa da bıraktığı eserlerle memleketin damından bacası tüten her hanesine ulaşmış bir ismi konuşuyoruz: Refik Başaran.
Ankara Nâzım Hikmet Kültür Merkezi'nde buluştuk. Kasım ayına girerken ağaçlardaki yapraklar sarısını iyiden iyiye dökmüş, kalanlar tane tane gün sayıyor. Çaylarımız geliyor. Şaylan, Dr. Doğan Kaya'nın 1991'de Millî Folklor'da yayımlanan araştırmasından ve Ali Özcan'ın yazısından aldığı notları masaya seriyor. Anlatacaklarının büyük kısmı, Kaya'nın Refik'in eşi Fadime Başaran'dan ve Taşkınpaşalılardan derlediği sözlü anlatılara dayanıyor.
Her türkü için bir altın
Söze köyden başlıyor: Taşkınpaşa, eski adıyla Damsa. Ürgüp'e bağlı, küçük bir Nevşehir köyü. Refik Başaran 1907'de burada doğmuş. Babası Mustafa Çavuş, annesi Emine Hanım.
"Esmer teninin de bir hikâyesi var," diyor Şaylan. "Dedesi Hacı Ali Ağa bir ara yolunu Arabistan'a düşürmüş. Dönerken yanında Şirin adında bir Arap kızı getirmiş, onunla evlenmiş. Refik'in annesi Emine de bu evlilikten doğmuş. O esmerlik oradan gelirmiş."
Şaylan'a göre Refik'in türküyle ilişkisinde hiç yapaylık yok. Müzik ona dışarıdan gelmemiş, hayatın tam ortasından çıkmış. Henüz altı yedi yaşındayken eline geçen bir ağaç parçasını göğsüne alıp saz çalıyormuş gibi yapar, türkü söylermiş. Annesi onu harman zamanı dövenci olarak verdiğinde de aynı yolu izler, öğle sıcağı çekilince dereye iner, orada söylermiş. İlk türkülerini bu dere kenarında söylemiş Refik Başaran.
Notlarından bir ayrıntı daha çıkarıyor Yusuf Şaylan.
"On bir yaşındayken köyden Ürgüp'e iniyor, bağlama çalan kim varsa kapısını çalıyor, danışıyor. Bir keresinde bağlamanın teli kopuyor, Refik pes etmiyor. At kuyruğundan kıl çekip cüraya tel yapıyor."
Çayından bir yudum alıp ekliyor Şaylan: "Böyle yetişiyor yani. Sofradan, dereden, atın kuyruğundan."
Saza asıl kavuşması ağabeyi Fettah sayesinde. Fettah'ın yolu Kırşehir'e düşünce kardeşine bir saz alıyor. İlk derslerini, bugün ilçe olan Yeşilhisar'ın Kavak köyünde, Topal Hasan'dan alıyor. Köylerine yedi kilometre uzaklıktaki bu yere Refik gidip geliyor, ısrar ede ede bağlamayı öğreniyor. Ağabeyi Fettah da Topal Hasan'ın öğrettiği her türkü için bir sarı lira ödüyor.
"Düşünün," diyor Şaylan.
"Köylü bir aile, malı mülkü yok. Ağabey, öğrenilen her türkü için altın sayıyor. Bir türkü, bir altın. Hem Refik için hem de ailesi için her türkü bir altın değerinde."
Düğünlerin aranan sazı
Refik kısa sürede köyün ve çevrenin aranan sazcısı oluyor. On yedisinde köylüsü Fadime ile evleniyor. Malı mülkü olmadığı için kız tarafı gönülsüz; Refik iç güveyi olarak giriyor eve. Emine, Hikmet ve Hacı Ali adında üç çocukları oluyor.
Askerliğini önce Kütahya'da, ardından Niğde'de jandarma olarak yapıyor.
Asıl hikâye de askerlik dönüşü başlıyor zaten. Dönüşünde ünü daha da yayılıyor. Ama askerlik dönüşünden sonra ömrü de o kadar uzun değil. "Hepi topu on beş yıl kadar bir emek bu," diyor Şaylan. "Ama o kısacık zamana öyle bir şey sığdırıyor ki."
Anlatılır ki Mustafa Kemal'in çağrısıyla dönemin mahallî sanatçıları Ankara'da bir toplantıda bir araya gelir; Refik de oradadır. "Başaran" soyadını da orada Atatürk'ün verdiği rivayet ediliyor.
Plaklar, İstanbul ve cebinde durmayan para
1935'te Sahibinin Sesi ile ilk plağını dolduruyor. Ardından Odeon, Polidor ve Columbia geliyor. Yusuf Şaylan'ın anlattığına göre altmış beşe yakın plak, doksana yakın türkü.
İstanbul'a gittiğinde plak şirketleri ve içkili lokanta sahipleri etrafını sarıyor. Refik, zamanına göre çok kazanıyor ama paraya değer vermiyor. Biriktirmek diye bir derdi yok. Kazandığını arkadaşlarıyla harcıyor. Düğün yaptığı köylerden hediye gelen elbise, çorap, kılıç... Hiçbiri elinde kalmıyor.

Uzun boylu, esmer, yüzünün bir yanı çopur, kalender bir adam. Gözü tok, dost canlısı. Ama hayat bir yanıyla acımasız. Hava soğuduğunda, devran döndüğünde "Elinde ne kaldı?" diye soruyor Refik Başaran'a. Refik'in ise elinde türkülerinden başka hiçbir şeyi yok.
"Bu yüzden zaman zaman sıkıntılı günler geçiriyor," diyor Şaylan. Bir süre İstanbul'da dönüp duruyor, sonra yeniden Ankara'ya geliyor. En sonunda Ayaş'a yerleşiyor.
'50 liraya bir türkü söyler misin?'
Ankara yıllarında üç ay kadar Radyoevi'nde mahallî sanatçı olarak çalışıyor.
Yoksul ama onurlu, kimseye boyun eğmeyen, gönlü tok biri Refik Başaran. Şaylan, Ankara yıllarını anlatıyor:
"Dönemin Ankara Valisi Nevzat Tandoğan, İtfaiye Meydanı'ndaki kahveleri teftiş ederken Refik'le karşılaşıyor. Tabii o zamanlar ünü var Refik'in. Bir türkü söylesin diye ona o günün parasıyla küçümsenmeyecek bir meblağ, 50 lira teklif ediyor. Az buz para değil. O yıllarda bir orta dereceli memurun bir aylık maaşına denk gelen para bu. Ama bu para teklifi Refik'i huzursuz ediyor. Malum, bu topraklarda para verip türkü söyletmek pek hoş karşılanmaz. Söylemiyor Refik Başaran. Reddediyor bu parayı. Sadece parayı değil tabii, valinin teklifini de reddediyor. O dönemde bu hadise çok konuşulmuş."
Bâlâ'daki bir düğünde de istenen türküyü söylemeyince dayak yiyor, iki ay hastanede yatıyor Başaran. Yine de söylemiyor. Türküyü sipariş üzerine değil, gönlü isteyince söyleyen biri olmuş hep.
'Geri dönmeye yüzüm yok'
Ayaş'ta beş yıl kalıyor, hatta bir ev yaptırıyor. Köylüler soruyor: "Refik, neden memleketine dönmüyorsun?" Cevabı hep aynı: Karısına tarla, bağ, ev alacağına söz vermiş, o parayı bir türlü denkleştirememiş. Hangi yüzle dönsün? Gurbette kazandığından evine gönderdiği yok denecek kadar az.
Bu öykünün bir başka rivayeti de köyden gitmesine razı olmayan eşi Fadime'den habersizce kaçması. Köyden ayrılmak istiyor ama Fadime onunla gelmiyor.
Ölümünden üç ay kadar önce Fadime'ye bir mektup yazıyor, çocukları alıp gelmesini istiyor. Fadime gelmiyor. "Benim sana içim ısınmıyor artık," diyor.
Şaylan sesini alçaltıyor: "Tarihe bakmak biraz böyle işte. Kimi haklı, kimi haksız diye okunmuyor. Bir tarafta yıllarca beklemiş bir kadın var, bir tarafta sözünü tutamayan bir adam. Gurbet biraz da böyle bir şey işte."
Bu topraklarda söylenenleri ve emekçilerin hafızasını şekillendiren üretimleri okumak için soL’a abone olun.
Türkü bir kişinin değil, bir belleğe ait
Refik'in ilk söylediği türküler, köyde herkesin bildiği türküler. Dr. Doğan Kaya, Refik Başaran'ın yaktığı türkülerin şiir gücünü zayıf olarak yorumluyor. Ama Refik'in hafızası bir yandan çok kuvvetli. Gittiği her yerde türkü öğreniyor, bir seferde belleğine alıyor, plağa geçiriyor. Yalnızca Ürgüp'ün değil, başka yörelerin türküleri de var plaklarında.
Şaylan, aldığı notlardan yola çıkarak Refik Başaran'ın repertuvarını beş gruba ayırıyor: Köyde herkesin bildiği anonim türküler, manilere söz eklenerek oluşturulanlar, gurbette öğrenilenler, kendi sözlerini taşıyanlar ve bir olayın ardından yakılanlar. "Yani Refik'in repertuvarı," diyor Şaylan, "bir sanatçının değil, bir coğrafyanın defteri."
"Asıl mesele şu," diye devam ediyor. "Eşi Fadime'nin, köylüleri Hacer ve Fadik'in repertuvara büyük katkısı var. Refik aslında onların söylediklerini hafızasına alıyor." Fadime'nin Fadik'le birlikte doldurduğu beş plak bile var.
"Karadır Kaşların"ın hikâyesi de böyle. Fadime'nin halasının dul komşusu, yine Fadime adında bir kadın, bir arabacı tarafından kaçırılıyor. Kaçırılan kadının yaktığı türküyü halası ağlaya ağlaya Fadime'ye söylüyor. Fadime de Refik'e öğretiyor, Refik plağa okuyor. Fadime, türkülerin bir kısmını bilerek kocasına öğretmemiş. Refik gurbetten dönmüyor, para göndermiyor, verdiği sözleri tutmuyor çünkü. Refik de "Sana şunu alacağım, bunu alacağım," diye eşine sözler verip türkü öğrenmeye çalışırmış. Şaylan bunu anlatırken gülümsüyor.
"Şen Olasın Ürgüp" ise bir yas. Ürgüp'ün Karlık köyünde Cemal öldürülüyor. Genç eşi Şerife bir oğluyla ortada kalıyor; ağıdı o yakıyor. Yıllar sonra Şerife'nin ikinci kocası Hayrullah, Refik'e sitem ediyor: Herkese türkü okudun, bana okumadın. Refik de Cemal'in ağıdını plağa okuyor. "Yani o türkü Refik'in değil," diyor Şaylan. "Bir kadının yası. Refik sadece sesini veriyor." Şerife doksan yılı aşkın yaşamış. Türkü her çalındığında gözlerinden yaş akarmış.
Fadime de türkülere meraklı bir yandan. Zaten Refik Başaran, türkülerin çok önemli bir kısmını eşi Fadime'nin ve arkadaşlarının söylediklerinden ezberliyor. Bu yüzden üretiminde eşinin ve Ürgüplü kadınların ciddi bir katkısı var. Hatta bu katkı öyle büyük ki köylülerin teşvikiyle eşi Fadime ve komşusu Fadik Atlun, 1941 yılında İstanbul'a giderek bir plak dolduruyor. O yıllarda köyde yaşayan kadınların İstanbul'a gitmesi, hele bir de plak doldurması pek rastlanan bir durum değil.
Genç yaşta ölümü
Ölümüne gelince... Kimi kaynaklarda 1945, yerel kaynaklarda ise 1947 yılı yazıyor. Bu nedenle bazı kaynaklarda 38, bazılarında 40 yaşında öldüğü belirtiliyor. Askerlik malum, o yıllarda uzun sürüyor. Askerden dönüşüyle başlayan esas sanat hayatını baz alacak olursak, türkülerini ürettiği dönem hepi topu on beş yıl kadar sürüyor.
Ölüm sebebi de kesin olarak bilinmiyor. Rivayetler var; Şaylan hepsini tek tek sayıyor.
Eşi Fadime'nin aktardığına göre Ayaş'ta bir düğüne giderken yanına katılan adamlar tarafından öldürülmüş. Adamların kiralık olduğu söylenir ama bu, geride kalan eşin anlatımı; kanıtlanmış bir bilgi değil. Başka anlatımlara göre düğünden dönerken Ayaş ile Gökler köyü arasında bindiği eşekten düşmüş. Bir diğer söylentiye göre 6 Mayıs 1945'te Hıdırellez kutlanırken birden fenalaşmış.
"Hiçbirini kesin diye yazamıyoruz," diyor Şaylan. "Esas mesele bu ölüm hikâyeleri değil, hayatta bıraktıkları. Eşinden, köylülerden, onu tanıyanlardan derlenen bilgiler. Refik'i bu insanların ağzından tanıyoruz."
Mezarı önce Ayaş'ta, Abdüsselâm Dağı'nın eteğinde, iki söğüdün arasındaymış. Aradan otuz yıl geçmiş, 1977 yazında Taşkınpaşa'ya nakledilmiş. Memleketine ancak ölünce dönebilmiş.
Şaylan'ın aklına Murathan Mungan'ın bir şiiri geliyor:
"Sözünün tedavülü ömrüne denk düşen
Ustasız doğup çıraksız ölen
Yalnızca doğduğu yere gömülen
Çekilsin yanımızdan devrana kalsın"
"Refik'in hayatına bu kadar yakışan başka bir şey bulamadım," diyor Şaylan.
Biten çaylarımızı tazeliyoruz. Buharı üstünde tütüyor. Dışarıda Ankara'nın sarı yaprakları rüzgârda savruluyor. Şaylan notlarını topluyor. Taşkınpaşa'dan Ayaş'a, plaktan kulağa, kadınların hafızasından köyün diline... Refik Başaran'ın türküleri bugün de bir başka kapıdan giriyor.
soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.
Algoritmaya müdahale edin: Tek bir işlemle soL Haber’i Google’da ‘tercih edilen kaynak’ olarak seçin, aramalarınızda soL öne çıksın.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.