Sayfa yolu
İnsanların Türküleri | Değirmenlere yakılmış türküler
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Konya Beyşehir, Adaköy su değirmeni
Yayın Tarihi: 25.10.2026 , 10:54
İnsanlık tarihinde hemen hemen her kültüre dokunan şeylerden biri değirmenlerdir. Kimi yörelerde rüzgâr, kimi yerlerde su, kimilerinde ise hayvanlarla döndürülen büyük değirmen taşları, içine aldığı buğdayı ve arpayı olduğu kadar koca bir zamanı da öğütürdü.
Bu yüzden değirmenler yalnızca öğüttükleri şeylerle değil, insanın hayatındaki büyük kırılmalarda geride bıraktığı şeylerle de anıldı.
Bu hafta İnsanların Türküleri'nde türkülerde geçen değirmenleri, değirmen taşlarından çıkan ezgileri konuşuyoruz.
Yusuf Şaylan bu kez de elinde bir sürü notla geliyor ve hepsini masaya seriyor. Güzel bir Ankara sonbaharındayız. Havalar soğumaya başlayınca masadaki çayların üstünde tüten buhar biraz daha belirginleşiyor. Değirmen başında söylenen türkülerle başlıyoruz.
Değirmen başında vurdular beni
Değirmenler, insanlık tarihinde emek ve üretim sürecinin kritik halkalarından birini temsil eder. Yerleşik hayata geçen insan, önce buğdayı ve arpayı, sonra hayvanları ehlileştirmeye, akan coşkun dereleri de işine koşmaya başladı. Çatalhöyük gibi Neolitik yerleşimlerde bulunan öğütme taşları, bu ilişkinin binlerce yıl öncesine uzandığını gösteriyor. Su gücüyle dönen değirmenin ise Anadolu'daki erken örneklerinden biri, Strabon'un anlattığına göre Pontus Kralı VI. Mithradates'in Kabeira'daki (bugünkü Niksar) sarayındaydı.
Aşağı yukarı aynı yıllarda Romalı mühendis Vitruvius da su çarkıyla dönen değirmeni tarif ediyordu.
Anadolu ve Mezopotamya'nın dünyanın pek çok yerine kıyasla bu kadar eski bir yerleşim alanına ev sahipliği yapmasının nedenlerinden biri de tahıldı. Hem insanın hem yetiştirdiği hayvanların ortak yediği buğday ve arpa bu coğrafyada boldu. Bereketli Hilal'de ve çevresinde insanlık koyununu da atını da çocuğunu da bu tahıllarla besledi.
Yani belleğimizin kayda geçtiği ilk günlerden beri değirmenler hep oradaydı, sessizce, bir gölge gibi.
Şaylan burada başka bir ayrıntıya dikkat çekiyor:
"Mesela edebiyatta modern romanın ilk örneğine bakalım: Don Kişot. Cervantes'in romanının ilk cildi 1605'te, ikinci cildi 1615'te yayımlandı. Orada da değirmenler çok önemli bir figürdür, değil mi? Don Kişot yel değirmenleriyle savaşır. Edebiyat, şövalye hayalleriyle yaşayan yaşlı bir adamın evden çıkmasıyla başlar. Değirmenler insanlığın hemen her üretim biçiminde ya üretimin konusu ya da üretimin imgesi olmuştur."
Anlatıda değirmen çoğu zaman tek başınadır. Alphonse Daudet "Değirmenimden Mektuplar"ında onu Fransa'da bir tepeye yerleştirir. Émile Zola'nın "Değirmen Baskını"nda ise bir savaşın ortasında kalır.
"En sevdiğin değirmen türküsü hangisi" diye sorunca Şaylan gülümsüyor: "Her biri çok güzel. Böyle olunca, çocuklarından hangisini daha çok seviyorsun, demek gibi oluyor." Yine de sözü "Değirmen Başında Vurdular Beni"ye getiriyor.
"Çok bilinen, çok sevilen bir türküdür. Değirmen başında vurdular beni, kirli tütünlüğe sardılar beni. İçinde tütün geçen türküler serisinde de düşünmüştük ama bu ayrıntıyı değirmenlere saklamıştık. 'Kirli tütünlüğe sardılar beni' dizesi ayrıca çok çarpıcıdır. Değirmen başında vurulan adamı, tütün balyalarının sarıldığı kaba bir beze sarıyorlar. Yani öldürülen adamın bir kefeni bile yok. 'Kefensiz kalacak ölümüz bizim' demiş ya Nesimî bir deyişinde, işte o hâl. Adamı değirmen başında vurduktan sonra kirli tütünlüğe sarmışlar."
Değirmene taş koydum, taş dönmüyor
Coğrafya değiştikçe değirmenin türü de değişiyor. Su değirmeninin yanı sıra, çok daha sonra, yaklaşık 12. yüzyıldan itibaren Avrupa'da yaygınlaşan, Ege kıyılarımızda Alaçatı'dan Bodrum'a uzanan yel değirmenleri var. Bir de yük hayvanının dönüp durduğu kuru değirmenler.
Eskiden dereler daha coşkun akıyordu, ovalar daha bereketliydi. Ta ki sermaye derelerin başına mühür vurup suyu satana kadar. O zamanlar değirmen hemen her köyde vardı. Değirmenci de edebiyatta çoğunlukla yalnız ve biraz yabancı biri olarak, köyün hemen dışında, derenin kıyısında resmedilirdi.
Şaylan değirmenin kendi çocukluğundaki yerini anlatıyor:
"Dedem değirmenciydi. Küçüklüğüm değirmende geçti desem doğru olur. Değirmen deyince o yoğun un kokusunu hâlâ duyarım. Öğütülen buğdayın kokusu, çok acayip bir şeydi. Kırıkkale'nin Hisarköy'ünde, Kızılırmak'ın bir koluna dökülen derede akan sular döndürürdü o taşları. Bir de her öğütümden sonra taşta kalan unlar olurdu. Ama her gelenin unu farklıdır. Kimi kara buğday getirir, kimi yeni nesil buğdaylardan. Dedem o taşta kalan çeşit çeşit undan bir kase toplar, hamur yapardı. Alacalı bulacalı, rengârenk bir hamur. Onu değirmendeki ateşin külüne gömerdi. Ona gömme ya da kömbe derler. Onun tadını sana anlatamam."
Şu koca değirmen yıldız öğütür
"Hiç sen bir su değirmeninin içini dolaştın mı adaşım? Görülecek şeydir o... Yamulmuş duvarlar, tavana yakın ufacık pencereler ve kalın kalasların üstünde simsiyah bir çatı... Sonra bir sürü çarklar, kocaman taşlar, miller, sıçraya sıçraya dönen tozlu kayışlar... Ve bir köşede birbiri üstüne yığılmış buğday, mısır, çavdar, her çeşitten ekin çuvalları. Karşıda beyaz torbalara doldurulmuş unlar...
Taşların yanında, duman halinde, sıcak ve ince zerreler uçuşur. Halbuki döşemedeki küçük kapağı kaldırınca aşağıdan doğru sis halinde soğuk su damlaları insanın yüzüne yayılır...
Ya o seslere ne dersin adaşım, her köşeden ayrı ayrı makamlarda çıkıp da kulağa hep birlikte kocaman bir dalga halinde dolan seslere?.. Yukarıdaki tahta oluktan inen sular, kavak ağaçlarında esen kış rüzgârı gibi uğuldar, taşların kâh yükselen, kâh alçalan ağlamaklı sesleri kayışların tokat gibi şaklayışına karışır... Ve mütemadiyen dönen tahtadan çarklar gıcırdar, gıcırdar...
Ben çok eskiden böyle bir değirmen görmüştüm adaşım, ama bir daha görmek istemem."
Sabahattin Ali, "Değirmen" öyküsünde su değirmenini böyle tarif eder.
Değirmen taşının öğüttüğü şeyler hep bir ölçüt olmuştur. Türkülerde gökyüzündeki yıldızlardan hasretlere, zamandan sabra kadar her şeyi öğütür. Öğüttüğü şeylerle de kalmaz: "Un öğütmeyen değirmen taşı birbirini yer" sözü, taşın kendisini bile öğütülecekler arasına sokar.
Anadolu'da değirmen aynı zamanda sevdalıların buluşma yeridir. Dere kenarındaki değirmenler genç kızlarla delikanlıların buluştuğu mekânlardan biridir. Değirmenler çoğunlukla Ermeni ve Rum ustalarla da anılır. Usta saçlarını beyazlatan un, yılların emeğini de anlatır insanlara.
Hayk Açıkgöz'ün Anadolulu Bir Ermeni Komünistin Anıları kitabında anlattığına göre, 1915'te yaşanan acılardan ailesini koruyan şeylerden biri değirmencilik mesleği olmuş. O günlerde Sivas'tan tüm Ermeniler çöllere sürülürken ahali şöyle düşünür: "Tüm Ermeniler giderse ekmeğimiz kalmaz, tüm değirmenciler Ermeni." Sonra bir tellal meydanda bağırır: "Değirmencilikten anlayanlar kenara çekilsin." Kenara çekilenlerden biri de Açıkgöz'ün dedesidir. Öyküsünü bu topraklarda anlatma imkânı bulur. Geride kalanlardan ise bir daha haber alınamaz.
Yine bir Ege türküsü olan "On ikidir şu Burdur'un dermeni" türküsünde "Dermencisi Efem aman Urum değil Ermeni" diye devam eder.
Değirmenler yalnızca sevdaların, gençlerin ya da sürgünlerin değil, cinayetlerin ve kavgaların da mekânıdır. O zamanlar insanların "şu saatte şuraya varacak" diye tarif edilen rutinleri belli değildir. Ama değirmen, unu biten, buğdayı bulgur yapacak olanların uğrak yeridir. O yüzden köy yaşamının suç ve ceza hikâyeleri de çoğu zaman değirmende başlar.
Her yerde birbirini tekrar eden içerikleri değil. Emeğin, halkın ve gerçeğin yanında yer alan habercilik için soL’a abone olun, bağımsız gazeteciliği birlikte yaşatalım.
Güneşe çevirelim karanlık günleri
Zaman değişince ahkâm da değişir derler. Her öyküde olduğu gibi köylülerin tarihi de sanayi devrimiyle yeniden şekillendi. Taş değirmenlerin yerini un fabrikaları, akan suyun yerini elektrik aldı. Osmanlı'da da 19. yüzyıldan itibaren buharlı un değirmenleri kurulmaya başladı; çelik silindirli makineler taş değirmeni yavaş yavaş geride bıraktı.
İşçi sınıfının tarih sahnesine çıkmasıyla değirmenlerle kurulan ilişki de değişti. Un çuvaldan küçülüp kese kâğıtlarına sıkıştı. Birer ikişer kiloluk paketler evlerin mutfaklarında yerini aldı.
Artık kimse açlığı ve yokluğu ürünün eksikliğinden yaşamıyor. Depolar dolu, mağazalar ağzına kadar ekmek yoğurmaya hazır; yoksulluk, eskisi gibi bazı şeyler olmadığından değil, emekçiler ona erişemediğinden yaşanıyor.
Şaylan şöyle anlatıyor:
"Mesela bizim sakallı ustalardan Marx bunu şöyle tarif ediyor: 'El değirmeni size feodal beyli toplumu verir, buharlı değirmen ise sanayi kapitalistli toplumu.' Felsefenin Sefaleti'nde geçer bu. Artık eski değirmenler tarih mekânına, restorana, bara, eğlence yerine dönüştü. Binlerce köylü kentlerde yerini aldı ya da köyleri kente dönüştü ve un fabrikalarında çalışmaya başladı."
Bugün değirmenler, türkülerde değişen zamanı imgeliyor.
"Gidelim değirmene, öğütelim unları, güneşe çevirelim bu karanlık günleri" en sevilen örneklerinden biri. Karanlık günler aydınlığa dönsün, emekçi halk dudakları arasında mırıldandığı bir türkü gibi rahatça erişsin diye; makinelerin öğüttüğü una, ev ekmeğine.
soL'un dört kez sansürlenen X hesabını takip ederek yaygınlaştırabilirsiniz.
soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.
İLGİLİ HABER
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.