Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

İnsanların Türküleri | İki yaka arasında: Köprüler

Türkülerde köprü bazen kavuşmanın, bazen ayrılığın eşiği. Kimi köprüler halkları buluşturdu, kimileri orduların geçişine hizmet etti; yıkılanlar ise ortak hafızada derin izler bıraktı. Yusuf Şaylan'la köprülerin türkülerde ve tarihte bıraktığı izleri konuşuyoruz.

Resim: Vincent van Gogh

Özkan Öztaş

Yayın Tarihi: 18.10.2026 , 12:05 Güncelleme Tarihi: 18.10.2026 , 13:18

İnsanın bir yakadan diğerine geçme hikâyesi, belki de insanlık tarihi kadar eski. Önce bir ağacın gövdesi uzandı suyun üzerine. Sonra taşlar dizildi, kemerler yükseldi, demirler birbirine bağlandı. İnsan, geçemediği yere yol yaptı. Ama köprüler yalnızca bir yerden bir yere ulaşmanın aracı olmadı. Bazen kavuşmanın, bazen ayrılığın, bazen de bir daha geri dönülemeyecek yolların adı oldu.

Köprülerin üzerinden ordular geçti, tüccarlar geçti, göçmenler geçti. Kimi bir sevdaya yetişmek için yürüdü, kimi arkasında bıraktığı memlekete son kez baktı.

Türküler de bu geçişlerin hikâyesini taşıdı.

Köprüler yalnızca taşta, ahşapta, demirde değil, insanların hafızasında da kuruldu.

Bu bölümde Yusuf Şaylan'la köprülerin izini sürüyoruz. Şaylan, masaya konuya ilişkin halkbilimi çalışmalarını koyuyor. Gözlüklerini burnunun kemerine yerleştiren Şaylan, önce derin bir nefes alıyor. Ankara'da yağmurlu günlerden geçiyoruz. Köprünün altından geçen suların türküsünü söylemeye başlıyoruz.

İki yaka arasında bir insan hikâyesi

Birbirini birleştiren yakalar ya da karşıya geçmek için verilen çabalar… Aslında doğada böyle bir ayrım yok. Doğa, zamanın hoyrat heybesinde bir bütün olarak akıp gidiyor. Tanımladığımız ayrımlar, önce kültürün adını oluşturuyor.

Şaylan, anlatısına sosyolog Georg Simmel'in Köprü ve Kapı yazısıyla başlıyor:

Simmel'in dediği şu: Doğada ayırma da yok, birleştirme de yok. Her şey zaten birbirine karışıyor, akıyor. Ama biz iki noktayı seçip önce zihnimizde ayırıyoruz, sonra aradaki mesafeyi aşmak için harekete geçiyoruz. Köprü, işte bu iradenin taşa, ahşaba dönüşmüş hâli.

Köprü, iki kıyıyı olduğu kadar iki zamanı da birbirine bağlıyor. Bir zamanlar oradan geçenlerin hikâyesi, bugün aynı taşlara basanların hikâyesine karışıyor. Peki, türkülerde karşımıza çıkan bir köprü ne zaman yalnızca bir yapı olmaktan çıkıp bir insanın hayatına, bir toplumun belleğine dönüşüyor?

Şaylan, notlarına bakarak anlatmaya devam ediyor:

Köprüyü yalnızca üzerinden geçilen bir yapı olarak düşünmemek gerekiyor. Türkülerde bazen bir ayrılığın, bazen bir kavuşmanın, bazen de insanın hayatında yeni bir döneme geçmesinin karşılığı oluyor. O köprünün hangi hikâyenin içinde geçtiğine bakmak lazım.

Yusuf Şaylan, Betül Görkem'in 2021'de Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi'nde yayımlanan makalesinden söz ederek bu katmanlardan birini ortaya koyuyor. Özellikle kına gecelerinde söylenen türkülerde köprü, bekârlıktan evliliğe geçişin de simgesi. Şaylan'ın aktardığı gibi:

Köprünün bir ayağı bekârlıkta, öbür ayağı evlilikte. Arası da isteme, söz, nişan, kına, düğün diye uzun bir yol. Köprüden bir iki adımda geçilmiyor, evlilik de öyle.

Şaylan, köprünün halk kültüründe maniden bilmeceye, efsaneden inanışa kadar birleşmenin, ayrılığın, sınavın ve eşiğin simgesi olduğunu ifade ediyor. Yani türküler yalnızca köprüleri anlatmıyor, aynı zamanda bir köprü işlevi de görüyor.

Taşın, ahşabın ve emeğin hikâyesi

İlk köprüleri kurmak için büyük hesaplara gerek yoktu. Devrilmiş bir ağaç, iki kıyı arasında uzanan bir kütük yetiyordu. İhtiyaç büyüdükçe taş kemerler, ahşap kirişler, demir ve çelik sistemler birbirini izledi. Şaylan, bilinen en eski taş kemer köprü örneklerinden birinin milattan sonra 600 dolaylarında Çin'de yapıldığını hatırlatıyor.

Taş kemer köprü fikrini kıtalara yayan ise Roma oluyor. Şaylan; nehir yatağında suyu dışarıda tutan ahşap setleri, harçsız taşları, en son yerine oturan kilit taşını ve çatladığında nemle kendini onaran volkanik kül katkılı betonu anlatıyor:

Bugünkü betonarmenin ömrü ellili yıllarda ölçülüyor. Roma köprüleri iki bin yıldır ayakta. Bu bir şans ya da tesadüf değil. Doğayla kurduğumuz ilişkinin sonucu. Doğa, onu aşmanın konusu olunca kültür inşa ediliyor; talan edip para kazanmanın aracı olunca sermayenin kuralları işliyor.

Yusuf Şaylan

Köprüler o dönemlerde o kadar anlamlı ve önemli yapılar ki Roma'da devletin başındaki en yüksek rahibin unvanı Pontifex Maximus, yani “en büyük köprü kurucu”.

Pons köprü, facere yapmak. Nehir ya da bir bütün olarak doğa, tanrıların alanı. Üstüne köprü kurmak, tanrıların düzenine müdahale. O yüzden Anadolu dâhil birçok yerde köprünün yapımı da onarımı da kurbanlarla, ritüellerle gerçekleştiriliyor. Zaman içinde bu unvan siyasi güce dönüşüyor. Çünkü doğaya hükmeden, orduya da devlete de hükmedebilir algısı şekilleniyor.

Köprünün haraç kapısına dönüşmesini Dede Korkut'un Deli Dumrul hikâyesinde görüyoruz. Dumrul, kuru bir çayın üzerine köprü kuruyor; geçenden otuz üç, geçmeyenden dövüp kırk akçe alıyor. Hasılıkelam, köprünün hikâyesi bizim topraklarımızda da kendi kavlince yeniden yazılıyor.

Güzel bir hikâye bu. Köprü orada geçit olmaktan çıkıp haraç kapısına dönüşüyor. Çay kurumuş, ihtiyaç yok. Ama adam köprüyü kuruyor ve herkesi oradan geçmeye zorluyor. Köylüler çoğu zaman basit köprüleri kendileri yapıyor. Bu, aynı zamanda o yıllarda bir vergi verme biçimi. Köylüler kendi yörelerindeki köprüleri koruyor, onarıyor, inşa ediyor.

Bir köprünün hikâyesini anlatırken onu kimin yaptırdığı kadar kimin yaptığına da bakmak lazım. Büyük taş yapılar hükümdarların adıyla anılıyor ama o taşları kaldıran, harcı hazırlayan, ömrünü şantiyede geçiren insanların emeği çoğu zaman görünmez kalıyor.

Köprüden geçmek, bir dünyadan diğerine geçmek

Bazı köprüler, gidilecek yerin kendisi oluyor. İran'ın İsfahan kentinde Safevi döneminde yapılan Hacu Köprüsü bunun en güzel örneklerinden biri. Hem suyu düzenleyen bir savak hem de herkese açık bir kamusal alan. Üst katından kervanlar, alt koridorlarından yayalar geçiyor; ortasındaki pavyondan şah, Nevruz'u seyrediyor.

Şaylan'ın aktardığına göre nehir kuruduğunda bile İsfahanlılar akşamları kemerlerin altında toplanıp müzik yapıyor, şiir okuyor.

İran İsfahan'daki Hacu (Khaju) Köprüsü.

Anadolu'da da köprüler benzer bir hayat taşıyor: Düğün alaylarının geçtiği, Hıdırellez'in kutlandığı, dileklerin suya bırakıldığı yerler… Özlem Ünalan'ın makalesi, bunun pek çok örneğini sunuyor.

Türküde de köprü bu ortak hayatın içinden konuşuyor. Kırşehir yöresine ait olan ve TRT arşivine kaydedilen “Köprüden Geçti Gelin”, bunun en açık örneklerinden biri. Sevdiği kızın başkasına gelin gitmesi üzerine bir delikanlının duygularını dile getiren türküde araştırmacı Dr. Betül Görkem, “Sen benden geçtin ama ben senden geçemiyom” dizesine dikkat çekiyor. Delikanlı “geçmiyorum” değil, “geçemiyorum” diyor.

Şaylan, buradaki bir detayın altını özellikle çiziyor:

Evliliğe isteksiz bir genç bunu ailesine söyleyemez. Ama türküde söyleyebilir. Köprü ona bir kaçış yolu açıyor. Yani halk, ağzı kapalı olanın sesini türküye emanet ediyor.

Burada türkünün gücü ortaya çıkıyor. Mühendis köprünün açıklığını hesaplar, tarihçi yapının hangi dönemde yapıldığını araştırır. Türkü ise o köprüden geçen insanın ne hissettiğini, neyi beklediğini, neyi geride bıraktığını anlatır.

 

Bir köprü ne zaman ayrılığın simgesi olur?

Köprü yıkılınca türkü ağıta dönüşüyor. Ünalan'ın makalesi bunun birkaç örneğini veriyor. Sivas yöresinde “Köprüye Varınca Köprü Yıkıldı” diye başlayan bir türküde gelin kafilesi Kızılırmak'a düşüyor. Bafra'daki Çetinkaya Köprüsü'nde beş yüz atlı geçerken ahşap köprü çöküyor; gelin ve birkaç kişi boğuluyor. Kayseri'nin Sarız ilçesinden gelen bir gelin alayında ise Zelha gelin suya düşerek ölüyor ve onun için de türkü yakılıyor.

Bu örneklerin hepsinde ortak olan, nehre, bazen de köprüye edilen beddua:

Nehre bedduayı okuyoruz ama bu, aynı zamanda bir emek ve altyapı eleştirisi olarak da okunabilir. Neden ahşap? Neden bakım yok? Halk bunu doğrudan söylemiyor, ‘Kızılırmak, ne ettin?’ diyor. Ama dinleyen anlıyor.

Şaylan sohbetin bu esnasında çıkarıp bir fotoğraf gösteriyor. "Tarihi arkasına yazmışım 12 Şubat 1989. Hakkari'deyiz." Parmağını fotoğrafa yaklaştırıp devam ediyor: "Zap suyunu geçiyoruz en öndeki benim, bir mezraya kız istemeye gidiyoruz"

Bosna'nın Vişegrad kentinde, Mimar Sinan'ın 16. yüzyılda Sokullu Mehmed Paşa için yaptığı köprü, Ivo Andrić'in Drina Köprüsü romanıyla edebiyata girdi. Şaylan, romanın bu yanını öne çıkarıyor:

Köprünün başkahramanı köprünün kendisi. Andrić dört yüzyılı anlatıyor. Ama pembe bir ‘birlikte yaşama’ masalı değil bu. Köprü yapılırken köylüler zorla çalıştırılıyor, isyan eden köylü köprü ayağında kazığa oturtuluyor. Yani yüce anıtların harcında kan da var.

Romanın sonunda, 1914'te savaşla birlikte köprünün bir ayağı dinamitleniyor. Şaylan bunu fiziksel bir yıkımdan fazlası olarak okuyor: Asırlık bir ortak yaşamın kırılması.

Gerçek hayatta bu yıkım, 9 Kasım 1993'te Mostar'da yaşandı. Yugoslavya'nın dağılması ve sosyalizmin tasfiye edilmesinin ardından, Bosna Savaşı sırasında milliyetçi Hırvat güçlerinin saldırısıyla 16. yüzyılda Osmanlı taş ustalarının yaptığı köprü yıkıldı. Şaylan, uluslararası araştırmacılarla konuşan bir Mostarlının o günü şöyle anlattığını aktarıyor: “Ölü bir kadın içimizden biridir ama köprü hepimizin ölümünü temsil eder.”

Şaylan bunu “kent kırımı” diye anıyor ve ekliyor:

Savaşta altyapıyı vurmak bir lojistik hesabı olabilir. Ama tarihî bir köprüyü vurmak, bir halkın hafızasını vurmak. Orada yıkılan taş değil, birlikte yaşamanın kendisi.

Mostar Köprüsü, 1993

Köprü, 1997-2004 yılları arasında nehirden çıkarılan özgün taşlarla yeniden yapıldı ve 2005'te UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne girdi. Peki ya savaşın açtığı yaralar?

Köprü onarıldı ama kent hâlâ bölünmüş. Okullar ayrı, mahalleler ayrı. Taş yerine kondu ama emekçilerin birlikte yaşamı yerine konamadı. Gerçek bir köprü, iki yakadaki insanların birbirine yürümesiyle olur. Yani artık ‘Mostar bir köprü müdür sahiden?’ diye sormak gerekir. İki halkı birbirine ulaştırmıyorsa neye yarar o köprüler? Sanırım sırf bunun için bile emekçilerin yönettiği ülkelere ihtiyacımız var. ‘Köprüyü geçene kadar’ diye değil, köprüler bizim olsun diye.

Köprünün iki ucunda kalanlar

Bazı köprüler, bir kez geçildikten sonra geri dönüşü olmayan yolları da temsil ediyor. Bir köprüyü geçmek, kimi zaman bir daha geriye dönememek anlamına geliyor. Aras, Meriç ve daha niceleri… Birçok insan için karşı yaka, memleket oluyor.

Türkülerdeki köprüler de bu yüzden tek bir anlam taşımıyor. Bir türküde kavuşmayı bekleyenin umudu, başka birinde ayrılığın acısı oluyor. Köprü bir yerde sevdaya giden yol, başka bir yerde gurbetin başlangıcı. Bu yüzden köprü türkülerini yalnızca içinde “köprü” sözcüğü geçenlerle sınırlamak eksik kalır. Bazen sözcük hiç geçmez ama iki yakada kalmış olmanın duygusu bütün türküyü kuşatır. Bazen de Kömürhan, Malabadi ya da On Gözlü gibi bir köprünün adı, o bölgenin tarihini, coğrafyasını ve yaşanmış acılarını tek başına taşır.

Bir türküyü anlamak için yalnızca sözlerine bakmak yetmez. O sözün hangi hayatın içinden çıktığını, insanların neden o türküyü söylediğini de anlamak gerekir. Köprü dediğimizde de aynı şey geçerli. Bazen iki insanı birleştirir, bazen aralarındaki ayrılığı anlatır.

Türkülerin kurduğu köprü

Köprüyle türkü arasındaki benzerliği Şaylan şöyle kuruyor: Ona göre türkü de bir köprü gibi çalışıyor; insanın duygu dünyasındaki iki yakayı birbirine bağlıyor. Söyleyenle dinleyeni, dünle bugünü, söylenemeyenle söylenebileni…

Köprü iki kıyı arasındaki mesafeyi taşır, türkü de insanın içindeki mesafeyi taşır. Nasıl bir köprünün yapımında adı kalmayan binlerce eli düşünürsek, bir türkünün de ağızdan ağıza geçerken sahibinin unutulduğunu ama herkesin duygusuna dokunduğunu görürüz. Köprü gibi, türkü de ortaklaşa kurulur ve ortaklaşa kullanılır.

“Ti Trihas To Yefir” (Kıl Köprü), bin ustanın ve on bin çırağın gece gündüz çalışmasına rağmen geceleri gizemli bir şekilde yıkılan bir köprünün ve köprünün ayakta kalabilmesi için verilen trajik bir kurbanın hikâyesini anlatır. Trabzon Rumlarına ait türküde, köprünün tamamlanabilmesi için doğaüstü bir güç, başustanın güzeller güzeli eşinin kurban edilmesini şart koşar. Talihsiz kadın, köprünün temeline canlı canlı gömülür. Kadın sulara ve harca karışırken köprüye hem bir lanet hem de bir güç üfleyerek yapının kendi saç kılı kadar sağlam olmasını, üzerinden geçenlerin ise kendi gözyaşları gibi titremesini diler. Balkan ve Karadeniz folklorunun bu hüzünlü miti, insan emeğinin, doğayla mücadelenin ve kalıcı bir eser bırakmak uğruna ödenen ağır bedellerin zamansız bir ağıtıdır.

Köprünün taşı, ahşabı ya da demiri zamanla aşınır, onarılır, bazen baştan yapılır. Çevresinde biriken hikâyeler ise insan belleğinde yaşamayı sürdürür. Bir zamanlar köprü başında söylenmiş bir ezgi, onu söyleyenin ömrünü aşar; hiç görmediği kıyılara, hiç tanımadığı insanlara ulaşır.

Köprülerin tarihine baktığımızda hem birleştiren hem ayıran bir insanlık hikâyesi görüyoruz. Türkülerde bu hikâyenin içine karışmış sevinçleri, kederleri, umutları ve ayrılıkları duyuyoruz.

Çünkü köprülerin hikâyesi, yalnızca iki yakayı birbirine bağlayanların değil, o iki yaka arasında yaşayan insanların hikâyesidir.

“Hat Karwane Haleb'e”, Kürtçe söylenen bir türküdür. Türkçedeki karşılığı “Karaköprü Narlıktır” olarak bilinirken Kürtçe adı “Geldi Halep Kervanı” anlamına gelir. Antep ve Urfa dolaylarından Halep'e uzanan bu türkü, coğrafyalar ve kültürler arasında bir köprü kurar.. 


soL'un dört kez sansürlenen X hesabını takip ederek yaygınlaştırabilirsiniz.

soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.