Skip to main content
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Yükleniyor...

İnsanların türküleri | Mevlam senin cennetin yarimden güzel midir?

İnsanların Türküleri buluşmasında bu hafta Yusuf Şaylan ile sevda türkülerini konuşuyoruz. Mübalağadan sakınmaya, ayrılıktan sınıf edebiyatına uzanan bu ezgiler, emeğin ve sevginin iyileştirici gücünü aktarıyor dinleyenlere.

Resim: Selim Turan

Özkan Öztaş

Yayın Tarihi: 15.03.2026 , 11:10 Güncelleme Tarihi: 16.03.2026 , 09:05

Kulaklara çalınmış ezgileri, söylenmiş bilinen türküleri koyabilsek bir kumaşa, kesebilsek yarıdan yarıya; herhalde bir tarafını tek başına sevgiliye söylenmiş olanlar kaplar.

Hal böyle olunca İnsanların Türküleri buluşmasının bir içeriğini de genel itibarıyla "Sevda türküleri"ne ayırmak istedik. Hem zor, hacmi geniş hem de hangisini söylesek dışında kalanın eksikliğini hissettirdiği bir konu. Karacaoğlan'ın piri olduğu, bir nicesinin de ardından yankıya karşılık verdiği bu türküleri, her hafta olduğu gibi Yusuf Şaylan'la konuşacağız.

Şaylan, elinde yine bir torba kitapla geliyor. Ankara'da Esat muhitinde bir kafede buluşuyoruz. Kitapları, dergileri ve notlarını masaya sererken gözlüklerini burnunun ucuna yerleştiriyor.

Sevda türkülerinin notlarını inceliyor Şaylan. "Eveet. Başlayalım" diyor.

Seni seven aşık serinden geçer

Sevda türküleri, aynı zamanda söylenegelen türkülere kimi normlar da kazandıran örneklere sahip. Bu örneklerin epeyce bir kısmında tekrar eden nakaratlar ya da imgeler hem dilden dile hem de coğrafyadan coğrafyaya yayılmış.

Aşık, sevgilisini bazen sevgilinin ağzını kahve fincanına benzetmiş, bazen boyunu selviye.

Yusuf Şaylan giriyor söze:

"Burada en çok dikkat çeken şey sanırım mübalağa sanatıdır. Sevgiliye yakıştırılan her şey gibi sevginin biçimi, boyutu, derinliği de abartılarak anlatılır. Bu abartılar hem dinleyiciye doğrudan hissettirilir hem de dinleyici için bu ifadeler olağan karşılanır. Yani türkülerin terazisinde tuhaf durmaz.

Bülbül havalanmış türküsünden gidelim. Erzincan yöresinden.

Türkünün bir yerinde geçen, 'Canım esirgemem vallahi senden, götür sat pazarda kölem var deyi,' ifadesi mesela. Bu, mübalağanın güzel örneklerinden. Dinleyende hiçbir zaman, 'Bu kadarı da olmaz,' dedirtmez mesela. Hatta der ya türküde; 'Nasıl vasfetmeyim sevdiğim seni, cemalin görünce güller açılır, ahraz dile gelir görünce seni.'

Bir de az evvel dediğin gibi, kendini tekrar eden örneklerin yaygınlığı var. Mesela köle pazarında sat beni diyen aşığın bir benzeri de Dersim'dedir:

'Harput'un altı kelek, Dersim'e gidek gelek, elin elimde olsun, kapı kapı dilenek.'

Kimi örneklerde köle pazarında köle olmayı göze almış aşık, kimisinde kapı kapı dilenmeyi. Bu imgeler kendini tekrar eden örnekler.

Sözü tamamlarken Yusuf Şaylan bir de küçük ekleme yapıyor: 

"Buradaki kelek, kavun türü olan değil, aynı isimle kullanılan bir ulaşım aracı. Harput'un altındaki kelekler bugün modern anlamda hala Pertek, Elazığ feribotlarıyla devam ediyor. İnsanlar bu kelek adı verilen sallarda yüz yıllar boyunca gidip gelmiş."

Kelek adı verilen salların bir örneği. Tarihi fotoğraf Dicle Nehri'nden. Özellikle Diyarbakır'dan Cizre'ye kadar uzanan hattın içinde bu kelekler hem türkülere hem de anlatılara konu olmuştur. Söyleşimizde bahsi geçen yer ise Harput ve Dersim bölgesinde geçiyor. Zaten hali hazırda Elazığ'ı çevreleyen nehirlere dikkatlice bakıldığında Elazığ'ın tabiri caizse bir "yarım ada" olduğu fark edilir. Hal böyle olunca kelekler de en sık kullanılan ulaşım araçları olmuş.

Bu mübalağanın yaygın olduğu örneklerde, yarin zülfüne kemiğinden tarak yapılan imgelere de rast gelinir, çöllere düşen sevdalılara da. 

Sevda türkülerinin bu bağlamda bir diğer ortak özelliği ise dünyevi özelliklerinin baskın olması. Yani seküler bir anlatımın kategorik olarak yerleşik olması. Burada aynı zamanda dini ezgilerin ve müziklerin farklı kategorilerde yer alması da etkili. Zira bu eserler; münacat, naat veya ilahi isimleri verilerek türkülerden ayrı olarak derlenmiş. 

Tanrı yer yer nazire yapılan bir figür; kader, yıkılası bir engel; alın yazısı ise boyun eğilen değil, isyan edilen bir içerik oluşturur sevda türkülerinde. Belki de en güzellerinden biri, bir Karadeniz türküsü olan "Sabahtan kalkan kızlar" türküsüdür. Ruhi Su'nun da sesinden aşina olduğumuz bu türküde seven, sevdiğini cennetle yarıştırır Tanrı'yla olan sohbetinde. Üstelik müstehcen imgeler, türkülerin kalabalıklar içinde söylendiği, hayatın içindeki olağan ifadeler olarak yer alır.

Uçan kuştan esen yelden

Sevda türkülerinde mübalağadan sonra en çok öne çıkan imgelerden biri de sakınma, kıyamama.

Sevda türküleri bir yanıyla da insana has nadir şeylerden birini öne çıkarıyor. Sevmek bahsi olunca, insanı insan yapan şey olarak tarif edilir türkülerde.

Söz buraya gelince Yusuf Şaylan, Yunus'tan bir örnek veriyor:

"Cemal Süreya'nın Yunus için 'Türkçenin süt dişleri' benzetmesi geliyor aklıma. Yunus da bu ayrıntıya işaret eder şiirinde. 'Yunus öldü diye sela verirler, ölen hayvan imiş aşıklar ölmez,' ifadesinde bulur kendisini."

Burada ayrılık, sevdalık, hasret, gurbetlik, murat alamama gibi bir nice imgenin dönüp dolaşıp geldiği yerlerden biri olan sakınma, kıymama, incitmeme ifadeleri türkülerde yine epeyce yer alır.

Yusuf Şaylan

İrfani'nin türküsünden anlatmaya devam ediyor Şaylan:

"Çukurova bozlağı olarak anlatılır. Bendeki kaynak Dr. Halil Atılgan'a ait. Onun makalesinde de geçer bu örnek. Kıymamanın yanında bir de benzetmedeki örnek açısından ele alınan bir bozlak.

'Sallanıp gelen de kimin yarisin, yüceden yüceye Toros Dağı'sın, sabahın güneşi tez değer sana,' diye. Burada hem sevgili Toros Dağı gibi heybetli, görkemli ve sabahın ilk ışıklarını karşılayan bir yüceliktedir hem de sabahın ilk ışıklarından sakınan bir esirgemenin konusudur."

Bazen esen yelden, bazen uçan kuştan sakınır türküler sevdiğini. Bazen, "Beyaz giyme söz olur, siyah giyme toz olur," der.

Ama hiçbirinde de kusurlu olan sevgili değildir bu türkülerde. Sakınırken sadece sevgiliyi değil, onun kabahatlerinden sevgilinin kendisi de münezzehtir. Çok sık tekrar eden imgelerden biridir.

"Sen bana kıymaz idin elbet, sana bir öğreten var." Yalta türküsündeki bu ifade başka türkülerde de sıkça tekrar eder. "Seher oldu vaktoldu"da benzer şekilde kabahat sevgilide olmaz. Ona bir öğreten vardır.

Al bu mendil sende kalsın sil gözünün yaşını

Sevda varsa ayrılık da var.

Şaylan gözlüğünün üstünden gülerek bakıyor, "Diyalektik böyle bir şey," diyor muzipçe.

Sevda türkülerinde barındırdığı imgeleri genel manada birbirinden ayıracak olursak dağlar ve yollar, kullar ve haberciler, su, nehir ve pınarlar, çiçekler ve ağaçlar, rüzgarlar ve mevsimler her zaman yer almış. Bunun dışında bir nice örnek olmakla birlikte, bu heybede yer alan türkülerin sayısı çok fazla. Buna bir de ayrılık dahil edilebilir.

Ayrılık türkülerinde hasret ve özlemden farklı olarak bir tür teselli arayışı ve tanrıya yapılan itiraz da vardır.

Ama tamamının arka planında bir sınıfsal anlatı da var. Genelde kavuşamamaya engel olan şey coğrafya ile sınırlı kalmaz. Zalim babası vermez sevdiğini, seven yoksul olduğu için.

"Namerde boyun eğme, git gurbette dolan gel" diye teselli eder kendini seven gurbet yollarına düşerken.

 

Karadeniz yöresinde hırçın doğa ve sevdaluk ile, Rumeli ve Balkanlar coğrafyasında göç ve ince sızı ile, İç Anadolu bozkırında yanık bozlaklar ile, Doğu ve Güneydoğu Anadolu dağlarında destansı sevdalar ve Ege kıyılarında gururlu aşklar ve zeybek edası bu sevdalara ve ayrılıklara tanıklık eder.

Şaylan, "Hatta bu bitişin, yani sevdanın, aşkın bittiği yere kadar ayrımlar dahi tarif edilmiş. İfade odur ki aşk hevesin, sevda nefesin bitene kadar diye tarifler dahi yapılmış bu bahiste" diyor.

Ve ekliyor:

"Çok fazla örnek, çok fazla biçimi var. Böyle olması da normal. Kalp sayısı kadar sevda var."

Ağa ve maraba eşitsizliğinde ulaşılamayan sevgililer, başlık parası ve gurbet yollarına düşen aşıklar ve çobanların bey kızına sevdalandığı örneklerin yerini, zamanla daha çok Çukurova'da proleterleşen köylülerin yoksulluk imgeleri almış.

Yoksulluk yüzünden sevdiğini köyde bırakıp ırgat olarak veya fabrika işçisi olarak çalışmaya gidenlerin yaktığı türküler, doğrudan bir sınıf edebiyatı örneğidir. Burada sevgilinin yüzü fabrikanın dumanına, tarlanın sarı sıcağına ve patronun sömürüsüne karışır. Aşk acısı, sınıf bilincinin henüz filizlenmekte olduğu bir çaresizlik çığlığı olarak dizelere dökülür.

Bu örneklerin yaygınlığı için Şaylan bir de şunu ekliyor:

"Bu tür türkülerde imgeler ve söyleyenler de yaygınlık gösteriyor. Mesela Karacaoğlan hem Balkanlar'da hem Yunanistan'da hem Kafkaslar'da hem de İran'da karşımıza çıkıyor. Çünkü benzer coğrafyalarda ve üretim ilişkilerinde imgeler, anlatılar ve deneyimler de ortaklaşıyor. Hal böyle olunca bu da türkülere yansıyor," 

Sevda türkülerini genellemeye çalışırken dışında kalanların eksikliğini hissediyoruz bir yanıyla söyleşimizde. Diğer yandan da heybedekilerin hakkını verme arayışımız var. Her biri bir başka söyleşide yer alacak.

Ancak bitirmeden önce Şaylan, elinde tuttuğu makaleden bir not ile tamamlıyor sözlerini:

"Ayrılığı, kavuşması, uzun havası ya da bozlağı, bazen hoyratları ve gazelleri ile birlikte tüm sevda türküleri tek bir noktada buluşuyor sanırım. O da sevginin ve emeğin, insanı iyileştiren bir yanı olması. Öyle ya da böyle, umutlu ya da umutsuz tüm sevdalar bizi biraz daha biz yapar. Her şeyden önce böyle bir sevgi için kalbi olanların öyküsünü dinliyoruz türkülerde.

Biz de kaynakta kullandığımız makaledeki İsmailoğlu Mustafa Yılmaz'ın şiirindeki dize ile, son cümle ile bitirelim:

Kalbin varsa türkü yakarsın, kalbin yoksa insan yakarsın.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.