Sayfa yolu
İnsanların Türküleri | Kahve koydum fincana
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Yayın Tarihi: 30.08.2026 , 10:19 Güncelleme Tarihi: 30.08.2026 , 11:37
Rivayet odur ki vaktiyle İstanbul'da bir kahvehaneci vardı. Kahvehanesine her sınıftan ve inançtan insanlar gelir ama illaki her kesim kendi masasına otururdu.
Bir gün bir yeniçeri gelir kahveye. Kahveciye döner, herkese benden okkalı bir kahve ama şu gavura yok der. Bizim hikayedeki gavur Rum balıkçıdır.
Kahvehaneci herkese kahvesini verir sonra döner ocakta iki kahve daha yapar.
Rum balıkçıyı masasına buyur eder, efendi müsaade buyurursan gel kahvemizi içelim der.
Rum balıkçı yaşadığı olaydan sıkılmış olacak ki seve seve gider kahvehanecinin tezgahına. Köpüklü kahvelerini işlemeli fincanlarda içerlerken yeniçeri elinde kılıcıyla tezgaha yanaşır. Bu gavura kahve yok demiştim der.
Kahveci de, otur efendi kendi yerine bu balıkçı benim misafirim ona kahveyi ben ikram ettim der, yiğitliğinden ödün vermez.
Yeniçeri taşkınlık çıkaran taraf olmak istemez çıkar gider kahvehaneden.
Aradan yıllar yıllar geçer. Osmanlı'dan ayrılık sesleri yükselir. İlk isyan Mora'da patlak verir. Rumların ayaklanmasıyla Balkan hattındaki milletler bir bir bağımsızlığını ilan eder.
O günlerin birinde Balkanlarda kurulan yeni ülkelerin köle pazarlarında Osmanlı eşrafının satıldığı rivayet edilir.
Köle olarak satılanlardan biri de bizim kahvehanecidir.
Onu satın alan Rum evine götürürken yaşlı kahvecinin yüzüne bakar. Tanıdın mı beni der. Kahveci umarsız bakar yüzüne hayır der. Köle olduğunu düşünerek başına gelecekleri hayal eden kahveci şaşkındır ve korku içinde baktığı adam kulağına eğilir.
Ben kırk yıl önce gavura kahve yok dediklerinde bana kahve ikram ettiğin Rum balıkçıyım, yaptığın iyiliği unutmadım, o yüzden satın aldım seni, artık özgürsün, dilediğin yere gidebilirsin der.
Sarılırlar birbirlerine.
İşte rivayet odur ki aradan geçen kırk yılın ardından bir kahvenin kırk yıl hatırı var denir olmuş zaman içinde.
Biz de Yusuf Şaylan ile Ankara'da Atatürk Bulvarı'nda ışıltılı yolların kenarında bir kahvehanede, yeni adıyla kafede oturduk. Yusuf Şaylan bugün aksi gibi çaya susamış. Bir kahve bir çay alıp başlıyoruz sohbetimize. Bugün insanların türkülerinde içinde kahve geçen türküleri konuşacağız.
Sabahın seher vaktinde üç güzel kahve içer
Anadolu toprakları kahve açısından şanslı bir yer. Kahveye sınır kültürlerden olduğu için görece erken zamanlarda tanışır kahve ile. Bir yanda Afrika kıtasının şimalinde Akdeniz diğer yanda Arap Yarımadası'nın mağribinde bereketli topraklar ve ticaret yolları. Dolayısıyla gelen gidenler kimi zaman elçiler hatta bir zamanlar istihbarat görevlileri aracılığıyla kahveler diyardan diyara dolanmış.
Ekimi zor hasadı zor bir bitki kahve. Her biri minik çekirdeklerden oluşan tane tane toplanan bu kahve meyvesi önce kavrulur, sonra da kavurma düzeyine göre ayrıştırılır. Anadolu bu açıdan da zengindir. Topraklarında hiç kahve yetişmez ama kendine has usulü ile Türk kahvesi bir yöntemdir. Telvesi fincanında yer alan nadir bir kahve türü olarak elden ele dolaşır. Ama hem kavurma derecesi hem de öğütülme şekline göre envaiçeşit kahve vardır bu topraklarda.
Hatay Çukurova yöresinde çifte kavrulmuş süvari bardakta köpüksüz içilen kahve çifte kavrulur acıdır. Azıcık kuzeyinde Ceyhan hattında başlayan ve Osmaniye Antep hattına uzanan yerde az kavrulmuş yumuşak içim tercih edilir klasik fincanda. Azıcık doğusunda Mardin Urfa dolaylarında Yemen usulü mırra kahvesi kulpsuz fincanlarda elden ele dolaşır. Rum ve Ermeni komşular kahvenin yanına likör eklemeyi akıl edince bu da pek sevilmiş memlekette. Hatta bir zamanlar bayram geliyor kahvenizin yanına likör aldınız mı reklamları dolaşır olmuş gazetelerde.
Fincanları ayrı ayrı türleri farklı farklı olsa da bir araya getirdiği şey hep aynı olmuş.
Bu vesile ile türkülere de yansımış kahve. Bazen fincanıyla bazen içeniyle bazen sevdiğiyle anılmış kahve. Anadolu'nun geçmiş kültüründe kahve belirgin olarak yer alır. Bilimsel ve ciddi çay üretimi ise Cumhuriyet sonrasında başlar, 1930'lu yıllarda. Dolayısıyla çay pek az rastlanırken kahve birçok türküde yerini almıştır.
Burun fındık ağzı kahve fincanı
Kahve bu kadar yaygın olmasına rağmen bir o kadar da değerli ve kıymetlidir. Öyle her gün içilen ve herkesin ulaşabildiği bir şey de değildir. Hep kıymetlidir, sandukasında gelecek misafiri bekler. Zaman ilerledikçe ve ticaret yolları teknolojiyle kısaldıkça kahve daha çok yer almaya başlamış fincanlarda.
Bu durumu anlatan Yusuf Şaylan şu sözlerle aktarıyor geçmişteki öyküsünü.
"Çay yine bu topraklarda ekilen toplanan bir şey olmasına rağmen öyle rastgele olmazdı demlenmesi kıymetliydi yoksul halk her zaman ulaşamazdı çaya. Kaldı ki kahve daha da kıymetliydi. Bir de kahvenin üretimi işçiliği de pek zahmetli yani o kahvenin ardında bin bir emek var. Hem bu emeğin kendisi hem de Anadolu'da kıymeti türkülerde sevdaya hasrete güzele olan türkülerde bir motif olarak yer almış. Kahveyi kavurmuşlar fincana koymuşlar her birine de ayrı ayrı türkü yakmışlar. Hatta bir tanesi Acem Kızı türküsüdür. Çekiç Ali tarafından söylenmiş bu türküde aşık sevdiğinin burnunu fındığa ağzını kahve fincanına benzetiyor. Sevdalıların birbirini güzelleme vesilesi olmuş kahveler ve fincanlar."
Kahve Yemen'den gelir
Kahvenin çıkış hikayesinde de ilginç öyküler var. Rivayet odur ki bundan binlerce yıl önce bir çoban Habeşistan dolaylarında keçilerinin yediği bitkiden sonra canlandığını ve daha hareketlendiklerini fark eder.
Yedikleri bitkiyi toplayan çoban tadına bakar ama kötü bir lezzetle karşılaşır.
Adına zaman içinde Haldi dedikleri bu çoban sonrasında kahve çekirdeği diyeceğimiz bu bitkiyi kavurup yemeyi dener. Tadının değiştiğini görünce demler ve suyunu içer.
Zaman içinde çoban da keçi de kahveyle anılan semboller haline gelir.
"Ama Anadolu'ya her vesile Yemen'den gelir" diye giriyor söze Yusuf Şaylan.
"Mesela Kahve Yemen'den Gelir türküsü aslında nereden geliyor nasıl yapılıyor diye bir tarif öyküsüdür. Kahve Yemen'den gelir, kahve güğüm neylesin, kahveyi kaynatırlar, fincana damlatırlar diye türküde nedir nasıl yapılır diye betimlerler. Anadolu'da kahvenin kıblesi Yemen olmuş. Ama Afrika'dan da gelmiş çoğu zaman. Çuvallarla deve sırtında kervanlarla Anadolu'ya gelen bu çekirdekler köylerden kentlere kahvehanelerin kokusunu perçinlemiş. Ama daha çok kentlerde ve az biraz okumuş eli iş tutan zümrede. O yüzden kahve ile aydın arasında bir bağ kurmuş kahvehane eşrafı. Kıraathane kelimesinin okuma yeri manasına gelmesi de tesadüf değildir o nedenle."
"Kahve deyince belki ilk akla gelen türkü Urfa yöresinden Kahve Yemen'den Gelir türküsüdür. Hikayesi şöyle anlatılmaktadır. Şanlıurfa'da köylerden şehre, göçebe boylardan konaklara kadar misafirlere kahve ikram etmek köklü bir gelenektir. Hatta misafirine acı kahve sunmayan ağalar ayıplanır. Vaktiyle bu yörede bir kahveci çırağı yaşarmış. Kahveyi döver, kavurur ve ustası meşgulken misafirlere sunarmış. Bir yandan da saz çalıp türküler söylermiş. Ancak bu gencin kalbinde gizli bir sevda yatarmış. O dönemlerde hamamcılara, kuşçulara ve kahvecilere kız verilmediği için sevdiği kıza bir türlü kavuşamamış. Hem yoksulluğun getirdiği çaresizlik hem de aşk acısı birleşince, hislerini bu meşhur türküyle kağıda dökmüş. Urfa'dan Trakya'ya, Ege'den Karadeniz'e kadar her türküde rastlarız kahveye."
Çık dala kiraz devşir dibinde kahve pişir
Yusuf Şaylan kahve türkülerinin envanterinin epey fazla olduğunu vurguluyor ve bir detaya dikkat çekerek söze devam ediyor.
"Çok fazla kahve türküsü var ama önemli bir çoğunluğu sözleri farklı melodisi ayrı olsa da çok fazla tekrara düşen örneklerdir. Özellikle kahve Yemen'den gelir bülbül çemenden gelir en fazla tekrar eden örnektir. Uzun havada da oyun havasında da sevda türküsünde de yer almış bu benzer imgeler ve ifadeler."
Bir de bu ifadelerin Avrupa'ya taşınma öyküsü var. Tarihin İkinci Viyana Kuşatması zamanı 1683 olduğu rivayet edilir. Düzeni bozulan Osmanlı birlikleri geri çekilirken çuvallar içinde kahve savaş alanında kalır. Ordu mutfağında kahve de götürmüştür yanında.
Çuvalı bulanlar önce ne olduğunu anlamaz. Ama daha evvel Osmanlı'da bulunan kimi anlatılara göre kendisi de ajan olan bir Avusturyalı kahveyi tanır ve çuvallarca kahveyi yanına alır. Avusturya'ya taşınan bu kahvenin logosunda bugün hala bir Osmanlı fesi olan bir figür yer alır.

Yine Anadolu'da kimi zaman süvari kimi zaman tarsusi adıyla anılan fincanlarda içilen kahveler genellikle klasik Türk kahvesi fincanı adı verilen yerlerde ilerler.
Yusuf Şaylan sözlerini şöyle tamamlıyor:
"Türkülerdeki kahveler dikkatli bir kulakla dinlediğimizde birçok türküde düşer önümüze. Kahvenin sadece hatırlarda değil, türkülerde de kırk yılı bulan bir tınısı olduğunu görüyoruz. Şimdilerde yaygınlaştı ama sanırım lezzeti de biraz azaldı. Ama hala pek güzel pek keyiflidir. Dinlemesi de lezzeti de."
Sohbetimizi bitirirken birer kahve daha söylüyoruz.
Haftaya farklı bir türkü konusunda buluşmak üzere vedalaşıyoruz.
soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.
İLGİLİ HABER
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.