Sayfa yolu
İnsanların Türküleri | Harman yeri
Resim: İbrahim Balaban
Yayın Tarihi: 28.06.2026 , 10:19
Anadolu ve Mezopotamya ilk buğdayın ekildiği, orağın ilk kez başakları biçtiği yerlerden. Dolayısıyla tarımla olan ilişkimiz çok eskilere dayanıyor. Tarihteki ilk kabartmalarda, tanrılara sunulan hediyelerde, berekette, güçte, iktidarda ya da umutta buğdaylar olageldi hep.
İlk ekmek bu topraklarda pişti güzel kokusuyla, ilk bira da bu topraklarda mayalandı buz gibi testilerde. Suya yön verildi, toprağa şekil. Her şey bir fazla lokmanın aç karınlara girmesi içindi. Bazen yönetenler el koydu, bazen ezilenler savundu. Ama başaklar göğerdikçe hayat mücadelesi her sene yeniden şekillendi.
Vaktidir.
Haziran, Temmuz ayları dediğimiz zaman harman vakti kapıyı çalmıştır. Bir bahar boyunca ekilen toprakların, sulanan arazilerin, yağan yağmurların hesabı alınır. Sadece insanlar için değil, bilcümle kuş için de berekettir evlerin önünde bekletilen buğdaylar, arpalar, çavdarlar.
Bir de aksi var tabii. Bazen don vurur, bazen dolu. Bazen çakılan bir kibrit, bazen düşen bir yıldırım, bazen savaş, bazen ölüm buğdayların yatmasına sebep olur. Gerisi malum. Açlıktır, yokluktur, kıtlıktır.
Anadolu’da kıtlıkla ilgili anlatıların dönüp dolaşıp geldiği yerlerden biridir buğday başakları ya da zahire diyarları.
Çok öncelere gider bu.
Durum kötüyse, tufansa, "Dediği an gelip çatmıştı: Seher vakti küçük ekmekler ve alacakaranlıkta buğday yağdığında havayı gözledim: Korkutucuydu görünüşü!" diye geçer Gılgamış Destanı'nda.
Ya da yine susuzluksa bir tapınakta ya da kralın tarlasında konu, yine Gılgamış'ta, "Ve sizler ki onun susuzluğunu giderirdiniz arpa suyuyla!" diyerek tarif edildi biranın mayalandığı bu anlatılar.
Ekmeğinden kavurgasına, yeminden tohumuna hem ekenin hem de ahırdaki cümle mahlukatın sofraya ortak koyduğu şey oldu buğdaylar, arpalar.
Hal böyle olunca da türkülere yansıdı bunlar. Bu hafta Yusuf Şaylan ile harman türkülerini konuşacağız. Daha öncesinde konuştuğumuz iş başında söylenen türküler söyleşimizden farklı olarak, bu sefer sadece harmana, buğdaya ve güneşin altında sararan tarlalara bakacağız türkülerden.
Havaların ısınmasıyla serin bir yer arayışında Ankara'da bir kafede buluştuk yine Şaylan'la. Çaylarımızı söyledik. Harmanda söylenen ya da harmana söylenen türküleri, buğdayın düştüğü, orağın kestiği dizeleri konuşacağız. Pertev Nail Boratav'dan Aşık İhsani'ye birçok kaynağı yanında getiren Şaylan, "Hadi başlayalım" diyor.
Notları masaya serip başlıyoruz.
Arpa orağa geldi
Tarihin en eski anlatılarından biridir Habil ve Kabil hikayesi. Malum, Tanrı'ya iki sunak, hediye verecek olan kardeşlerden biri tarımı temsil eder, diğeri göçebe çoban toplumu. Biri Tanrı'ya en güzel meyvelerden bir sepet sunar, diğeri sürünün ilk doğan en yağlı ve güzel hayvanını kurban eder.
Hikaye odur ki Tanrı, Habil'in sunduğu hayvansal kurbanı kabul ederken, Kabil'in tarımsal sunusunu reddeder. Ama Kabil buna dayanamaz ve Habil'i öldürür. Mitolojik ve dini anlatılarda ilk cinayet olarak tarif edilen şey, bir farklı okuma ile aslında tarım toplumunun artık göçebe çoban topluma galebe çaldığının ifadesidir. Göçebe toplum toprağın altına girer ve toprağı işleyen tarih yazılmaya başlar. Arkeologlar adına Neolitik Dönem diyor. Eskiler Habil ve Kabil öyküsünden anlatıyor, belki farkında bile olmadan.
Gözlüklerini takan Şaylan, bu eski anlatılara değinirken şöyle diyor:
En eski kabartmalarda, eski Hitit ya da farklı medeniyetlerin temsillerinde buğdaylar olmuş. Tarım bereketiyle, kutsallığıyla hep var olagelmiş. Mevsimlere anlamlar yüklenmiş. Newroz, Nevruz, Hıdırellez ne varsa bereketi, baharı, toprağın yeşermesini kutlamış bir yanıyla. Emek vermiş Anadolu halkları tarih boyunca ve buraları kıymetli bulmuş, kıymet bilmiş."
Yine tarihte çok eski zamanlarda bilinen şeylerden biri de ilk orağın öküz boynuzlarına takılan obsidyen taşlarla yapılmış olması. Belki de bu yüzden insanları doyuran, karınlarını dolduran, varsa arpalıkları, depoları kışa hazırlanan şeylerin bereketini temsil etmiş bu boynuzlar. Öyle ya, bu boynuzlar orak olmasa karnı doymayacak insanlığın. Dünyanın öküzün boynuzları üzerinde olması belki de bu yüzdendir.
Harman yeri yaş yeri
Gözlüklerini burnunun kemerine asan Şaylan, gözlüğünün üzerinden bakarak anlatıyor:
Düşündün mü hiç daha önce? Mesela türkülerimizde buğdaylarla, başaklarla alakalı bir diğer anlatı da değirmenlerdir. Ne çok değirmen türküsü var değil mi? Araştırılması açısından bir farklı konu olarak bu da aslında kenara not edilmelidir. Emekçi halk sadece üretim sürecine değil, bu süreçteki üretim araçlarına da türküleri yazmış, söylemiş. Hatay yöresinde ipek tezgahına, kentlerde tütün fabrikasındaki tezgahına kadar dudaklardan dökülmüş bunlar. Ama değirmenler çok belirgin imgelerden."
Çocukluğunun geçtiği Yahşihan’daki köylerinde dedesinin değirmeninden bahsediyor Şaylan. Değirmende öğütülen unlardan kalanlarla yapılan çöreklerden bahsediyor. Hâlâ farklı bir yeri olan Elmadağ ekmeğinden sonra. Ankara’nın Kırıkkale serhaddindeki köylerde suyun aktığı ve Kızılırmak'a vardığı yerlerde değirmenlerin insanların hayatlarını nasıl şekillendirdiğini anlatıyor. Ve her birinin türkülere yansıyan su sesi ile değirmenin buğdayı öğütürken çıkardığı ritmik sesi...
Edebiyatımızda da öyle değil mi? Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Samim Kocagöz ve daha nicesinde romanlar parmaklarınızın arasında sayfalarla ilerlerken fonda sarı sıcak bir renk eşlik etmez mi okurlara? Sarı başakların tanıklıklarıyla şekillenir romanlar.
Değirmenlerin, buğdayların türkülerdeki izlerini anlatan Şaylan, Aşık Veysel'i hatırlıyor bir yanıyla Kara Toprak türküsüyle, diğer yandan da Ekin İdim Oldum Harman türküsünü de yine bir kenara not ediyor.
Üç gün arpanı derem, üç gün buğdanı derem, bu yıllık burda kalam
Yusuf Şaylan’ın hatırlattığı imgelerden biri de bu türkülerin melodik duygusu oluyor.
Dikkatini çekiyor mu hiç, harman türkülerinde böyle şen şakrak, eğlenceli türkülerin sayısı çok azdır. Mesela böyle düşününce yekten aklıma gelen olmadı. Düşünsek az biraz bulunur ama üzerine düşünmek gerekiyor neşeli harman türküsü için."
Sebebi nedir diye sorunca iç çekiyor ve anlatmaya devam ediyor:
Hiç harmanda çalıştın mı? Ne kadar zor bilir misin? Mesela patoz atarken samanın tozu nasıl kaşındırır insanı yaz sıcağında. Bir soğuk suyun her şeyden kıymetli olduğu işlerdir. Kışın çoluk çocuk karnı doysun diye onca alın teri kolay verilmiyor. Burçak Tarlası'nda diyor ya hani, ne zor işmiş burçak tarlasında gelin olması. Gelini, damadı, yaşlısı, genci; dünyanın en zor işlerindendir. İnsan böyle başını yastığa koydu mu akşam nasıl uyuduğundan haberi bile olmaz. Susuzluktur bir yanıyla. Bu, çekilen çileye tahammülü arttırır. Hal böyle olunca da o çile de derinleşir. Burada kritik olan şey türküleri kimin söylediğidir.
Harman türkülerinde biz türküleri emekçilerin, köylülerin, ırgatların, tarla başında umudu olanların sesinden dinleriz. Ağaların, paşaların, vergi almak için kan kusturan öşürcülerin türküleri yoktur. Bizim türkülerimizde harman zamanı ağalara çekilen küreğin, mızrağın ve öşürcülerin boğazına dayanan orağın öyküsü vardır.
O yüzden neşeden çok öfke, eğlenceden çok keder vardır harman türkülerinde. Sömürenin değil de alın teri toprağa düşenlerin türküleridir harman türküleri daha çok."
Gözlüklerini indirip diğer yandan da kızıyor. "Bak bu sefer de dediğim sanatçılardan koymazsan yazıya bozuşuruz. Ben Musa Eroğlu diyorum, sen başkasından ekliyorsun türküleri" diyerek gülüyor.
Hakkı var. Zira söyleşiler boyunca çok örneklerde Yusuf Şaylan’ın isim önerilerini eklemedim bu söyleşilere.
"Türküler hâlâ genç ve hâlâ gençler tarafından da icra ediliyor. Biraz da bunu göstermek için yapıyorum" deyince biraz yumuşuyor ve gururla başını sallıyor.
"Peki o zaman... Türküler hep gençtir zaten, karışmıyorum o zaman" diyor muzipçe.
Harman sıcağındaki türküleri, ağalara karşı söylenen öfkeli deyişleri ve öşürcülere söylenen isyanı ekleyerek bitiriyoruz sohbetimizi. Haftaya farklı bir konuyla yeniden buluşmak üzere vedalaşıyoruz.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.