Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

İnsanların Türküleri | Bozlak geleneğinin taşıyıcısı Neşet Ertaş

Muharrem Ertaş'tan devraldığı bozlak geleneğini milyonlara ulaştıran Neşet Ertaş'ın yaşamını, gurbet yıllarını ve emeğinin karşılığını alamadığı müzik serüvenini Yusuf Şaylan'la konuştuk. Bir halk ozanının türkülerine ve mücadelesine yakından bakarken İnsanların Türküleri serimizin son buluşmasını gerçekleştiriyoruz.

Özkan Öztaş

Yayın Tarihi: 08.11.2026 , 12:41

Ankara'ya yılın ilk karı düştü. Henüz kent merkezinde yalnızca çatıların üzerinde tutunabilen kar, 7 Kasım günü kışın gelişini haber veriyordu. Karanfil Sokak'ta Yusuf Şaylan'la buluştuk. Sokağı birlikte adımlarken gözümüze ilişen bir kafeye geçtik. 

Hava soğuyunca ellerimiz sıcacık bardaklara uzandı. Bu haftaki buluşmamızın konusu Neşet Ertaş.

Türkiye'de bozlak geleneğini ülkenin dört bir yanına duyuran, Orta Anadolu'nun sesini milyonların evine taşıyan bir halk ozanı Neşet Ertaş. Ancak onun hikâyesi kendisiyle başlamıyor. Babası Muharrem Ertaş, Hacı Taşan, Çekiç Ali ve daha nice ustanın taşıdığı bir geleneğin içinden geliyor. Âşıklık geleneğinin en özgün biçimlerinden biri olan bozlağı, kendi yorumuyla yeni kuşaklara ulaştırıyor.

Bozlak geleneğinin önemli isimleri.

Kimileri onu Türkiye'nin yöresel sınırlarını aşarak ülke genelinde dinlenen ilk halk müziği sanatçılarından biri olarak tanımlıyor. Kimileri Orta Asya'dan Anadolu'ya taşınan bir müzik kültürünün köprüsü olarak görüyor. Her iki yaklaşımda da ortak bir gerçek var. Neşet Ertaş, kendisinden önce gelen ustaların mirasını korurken bu mirası milyonların ortak hafızasına dönüştürmeyi başardı.

Yusuf Şaylan yine heybesinden çıkardığı kitapları, notları ve anekdotları masaya seriyor. Neşet Ertaş'ın hayatından, müziğinden, insanlığından ve bu ülkeyle kurduğu bağın öyküsünü konuşmaya başlıyoruz.

Neşet Ertaş.

Bir geleneğin içinden doğan ses

Şaylan, Neşet Ertaş'ı anlamak için önce onun yetiştiği kültüre bakmak gerektiğini söylüyor. Çünkü Ertaş, bir müzik okulundan ya da konservatuvardan yetişmiş bir sanatçı değil. Onun okulu köy düğünleri, ustası babası, öğretmeni ise hayatın kendisi:

"Neşet Ertaş'ın hikayesini anlatırken Muharrem Ertaş'ı, Hacı Taşan'ı, Çekiç Ali'yi ve Abdal geleneğini bir kenara koyamayız. Bunlar birbirinden bağımsız isimler değil. Birbirine eklenen, birbirinden beslenen bir müzik kültürünün temsilcileri. Neşet'in yaptığı ise bu birikimi alıp başka bir yere taşımak. Bir anlamda yöresel olanı ülkenin ortak kültürünün parçası haline getirmek."

Neşet Ertaş'ın gençlik yıllarından.

1938 yılında Kırşehir'in Kırtıllar köyünde dünyaya gelen Neşet Ertaş, çocukluğundan itibaren babası Muharrem Ertaş'ın yanında müzikle iç içe büyüdü. Aile, geçimini müzisyenlikle sağlıyordu. Ertaş henüz küçük yaşlardayken babasıyla birlikte köy düğünlerine gitmeye başladı. Keman, cümbüş, darbuka ve bağlama gibi enstrümanlarla tanıştı. Okula gidemedi, okumayı ve yazmayı sonradan öğrendi. Müzik bilgisini ise usta-çırak ilişkisi içinde, dinleyerek, izleyerek ve çalarak geliştirdi.

Şaylan, bu yetişme biçimini anlatırken Ertaş'ın babasıyla kurduğu ilişkiye dikkat çekiyor. Onun müziğe gelişini anlatan sözlerinden birini hatırlatıyor:

"Muharrem Ertaş, oğlu Neşet'in saz çalmasını çok istemiş. Hatta doğduğunda göbeğini kesip sazın üzerine koymuşlar. Neşet'in kendi anlatımında böyle bir hikaye var. Düşünsenize, bir insanın hayatı daha doğduğu gün sazla, müzikle buluşuyor. Burada kitaptan öğrenilmiş bir bilgi değil, hayatın içinden gelen bir deneyim var. Neşet'in ustalığı biraz da buradan geliyor."

Neşet Ertaş'ın Almanya yıllarından.

Şaylan, bu noktada Nazım Hikmet'in toprakla ve hayatla kurulan öğrenme ilişkisini hatırlatan dizelerine gönderme yapıyor. 

"Hani Nâzım Türk Köylüsü şiirinde diyor ya 'Topraktan öğrenip kitapsız bilendir. Hoca Nasreddin gibi ağlayan, Bayburtlu Zihni gibi gülendir' diye... İşte Ertaş'ın müziği de kitaplardan önce hayatın içinde öğrenilmiş, kuşaktan kuşağa aktarılmış bir bilgiye dayanıyor."

Bozlak, bu geleneğin en çarpıcı biçimlerinden biri. Şaylan'a göre bozlağı yalnızca bir türkü biçimi olarak değerlendirmek eksik kalır. Onun içinde bir coğrafyanın, bir yaşam biçiminin ve yüzyıllar boyunca taşınmış bir söyleyişin izleri var:

"Bozlaklarımız için opera benzetmesi yapanlar var bu çalışmalarda. Bu müzikte bir insanın bütün hayatı, acısı, sevdası, öfkesi ve itirazı var. Bozlak, Orta Asya'dan Anadolu'ya uzanan bir söyleyiş biçiminin, zaman içinde burada gelişmiş ve olgunlaşmış hali. Bir insanın sesini yükseltmesinden ibaret değil; sazıyla, gırtlağıyla, sözüyle kurduğu büyük bir anlatı."

Şaylan, bozlak geleneğini Amerika ve Avrupa'daki kimi müzik türleriyle karşılaştırıyor. Ona göre her benzer örnekte de hayatın içinden gelen, yoksullukla, göçle, emekle ve acıyla yoğrulmuş bir müzikal anlatım var. Gezgin müzisyenlerin taşıdığı bu müzikler, zaman içinde yerel sınırları aşarak daha geniş kitlelere ulaşıyor.

Neşet Ertaş'ın Almanya'da çıkardığı albümlerden biri.

Kırşehir'den İstanbul'a, Ankara'dan bütün ülkeye

Neşet Ertaş'ın müziği önce yaşadığı coğrafyada karşılık buldu. 

Babasıyla birlikte katıldığı düğünlerde kendini geliştiren Ertaş, 1950'li yıllarda Ankara Radyosu'nun Yurttan Sesler programında Muzaffer Sarısözen yönetiminde sesini duyurdu. 14 yaşlarında söylediği bozlaklarla tanınmaya başladı. 1957 yılında İstanbul'a giderek Şençalar Plak'tan ilk taş plağını çıkardı. Babası Muharrem Ertaş'a ait "Neden Garip Garip Ötersin Bülbül" bu ilk kayıtların başında geliyordu. İki yıl İstanbul'da çalıştıktan sonra Ankara'ya yerleşti ve Kazablanka Gazinosu'nda sahne almaya başladı.

Bu dönem, Ertaş'ın yalnızca müzikal açıdan değil, toplumsal açıdan da önemli bir eşiği aşmasını sağladı. Çünkü Abdal müzisyenler, geleneksel olarak toplumun en fazla dışlanan kesimleri arasında yer alıyordu. Müzik yaparak geçinmek zorunda olan bu insanlar, bir yandan düğünlerin ve eğlencelerin vazgeçilmez isimleriyken diğer yandan toplumsal ayrımcılığa maruz kalıyordu.

Şaylan, Ertaş'ın müzisyenlik hayatının geçtiği mekanlara da bu açıdan bakıyor. Pavyonların, gazinoların ve düğün salonlarının yalnızca eğlence mekanları olmadığını, aynı zamanda dönemin müzik kültürünün üretildiği ve dinleyiciyle buluştuğu alanlar olduğunu söylüyor.

"O dönemin pavyon dinleyicisi bugünkü algıyla değerlendirilmemeli. Oraya gelen insanlar müziği dinlemeyi, sanatçıyı izlemeyi bilen insanlardı. Neşet'in müziği de buralarda dinleyiciyle buluştu. Bir yandan da kendi yöresinin dışına çıkıyordu. Onun farkı, bir gazinonun ya da bir şehrin sanatçısı olarak kalmamasıydı."

Muharrem Ertaş ve Neşet Ertaş.

Şaylan, Neşet Ertaş'ın müziğinin ülke çapında yayılmasını bu nedenle ayrı bir yere koyuyor:

"Neşet Ertaş, kendi yöresinden bağımsız biçimde Türkiye'nin her yerindeki evlere girebilen ilk halk müziği sanatçılarımızdan biri. Bir Kırşehirli ozanın söylediği bozlak, Edirne'den Kars'a kadar dinlenir hale geliyor. Üstelik bunu bugünkü gibi televizyon programlarıyla, reklamlarla, büyük bir tanıtım organizasyonuyla yapmıyor. Sazıyla, sözüyle, plağıyla, kasetiyle yapıyor."

Ertaş'ın müziği geniş kitlelere ulaşırken kendisi de bu yolculuk boyunca farklı sanatçılarla karşılaştı. Şaylan, Gaziantep'te yaşanan bir anekdotu aktarıyor. Zeki Müren'in kendisini dinlemek istediğinin söylenmesi üzerine Ertaş'ın repertuvarından "Zahide"yi çalıp söylediğini, Müren'in de eserden çok etkilendiğini anlatıyor. Bu karşılaşma, Ertaş'ın müziğinin farklı müzik çevrelerinde de nasıl karşılık bulduğunu gösteren örneklerden biri.

Neşet Ertaş'ın 1968'deki Kahramanmaraş Pazarcık'ta verdiği konser sonrası.

Bir başka anekdot ise Mahzuni Şerif'le ilgili. Şaylan, birlikte çıktıkları Eskişehir konserinde Mahzuni'nin aldığı ücretin azlığından yakınmamak için paranın tamamını Neşet Ertaş'a sessizce teslim ettiğini, Ertaş'ın ise bu durumu fark ettiğini anlatıyor. Şaylan'a göre bu küçük hikaye, iki büyük ozanın arasındaki dayanışmayı ve Ertaş'ın insan ilişkilerindeki dikkatini de ortaya koyuyor.

Halkın sanatçısı, devletin değil

Neşet Ertaş'ın hayatında müzik kadar belirleyici olan bir başka unsur da insanlarla kurduğu ilişkiydi. Şöhretine rağmen gösterişten uzak duran, kendisini dinleyenlerle arasında mesafe kurmayan ve kimseyi incitmemeye özen gösteren bir sanatçıydı.

Şaylan, Ertaş'ın bu yanını anlatırken onun devlet sanatçılığı unvanını kabul etmemesini hatırlatıyor. 2002 yılında kendisine verilmek istenen unvanı reddeden Ertaş, gerekçesini de açıkça ifade etmişti: "Devletin sanatçısı mı olur? Ben halkın sanatçısıyım."

Çıkardığı plaklardan biri.

Şaylan'a göre bu söz, yalnızca bir unvanı geri çevirmekten ibaret değil. Ertaş'ın sanatını kime ait gördüğünü, kendisini nerede konumlandırdığını anlatıyor.

"Neşet, kendisini bir devletin, bir kurumun ya da bir makamın sanatçısı olarak görmüyor. Onun dinleyicisi halk. O, türküsünü de sazını da halka götürüyor. Bir unvanla büyümeye ihtiyacı yok. Zaten onu büyük yapan şey, insanların gönlünde kurduğu yer."

Ertaş'ın insan anlayışı da bu yaklaşımın bir parçasıydı. Şaylan, sanatçının yaşamı boyunca haksızlık karşısındaki tutumuna ve kimseyi incitmemeye ilişkin sözlerine dikkat çekiyor. Ölümden korkmadığını, asıl korkulması gerekenin başkasına haksızlık etmek olduğunu anlatan Ertaş'ın yaklaşımını şöyle aktarıyor:

"Ölümden sadece haksızlık edenler korkar diyor Neşet Ertaş bir söyleşisinde. Neşet'in dünyasında insanın değeri, makamıyla, parasıyla, şöhretiyle ölçülmüyor. Kimseyi incitmemek, kimsenin hakkını yememek, insanı insan olduğu için sevmek var. Onun türkülerinde de hayatında da bu anlayışın izlerini görüyorsunuz."

Gurbetin uzun yılları ve yarım kalan hesap

Neşet Ertaş'ın hayatındaki en önemli kırılmalardan biri 1976 yılında Ankara'da sahnedeyken geçirdiği felç oldu. Hacettepe Hastanesi'nde yaklaşık iki yıl tedavi gördü. 

Tedaviden istediği sonucu alamayınca Almanya'da işçi olarak çalışan ağabeyinin yanına gitti. 1979 yılında başlayan Almanya yılları, yaklaşık çeyrek asır sürecek bir gurbet dönemine dönüştü.

Ertaş, Almanya'da da müzikten kopmadı. Türk işçilerinin yoğun olarak yaşadığı kentlerde konserler verdi, düğünlerde çaldı, kasetler çıkardı. Çocuklarının eğitimini sürdürmeye çalışırken sanatını da devam ettirdi. Ancak Türkiye'de bıraktığı dinleyiciyle arasındaki bağ, bu yıllarda büyük ölçüde plaklar ve kasetler üzerinden sürdü.

1970'li yıllarda Ankara Etimesgut yetiştirme yurdundaki çocuklara için verdiği özel konser. Yetiştirme yurdunu ziyaret edip çocuklar için yaptığı özel dinleti TRT kayıtlarında yer almaktadır. 

Şaylan, bu dönemi anlatırken Ertaş'ın yalnızca memleketinden uzakta yaşamasına değil, kendi ülkesinin kurumlarıyla kuramadığı ilişkiye de dikkat çekiyor.

"Neşet Ertaş bu ülkeye gençliğini verdi. Yıllarca çaldı, söyledi, insanları türkülerinde buluşturdu. Ama iş sağlık sorunlarına geldiğinde, iş emeğinin karşılığını almaya geldiğinde aynı ilgiyi göremedi. Almanya'ya gitmek zorunda kaldı. Orada işçilerin düğünlerinde çalarak hayatını sürdürdü. Bu ülkenin milyonlarca insanı onun türkülerini dinlerken kendisi gurbetteydi."

Şaylan'ın üzerinde durduğu meselelerden biri de Ertaş'ın eserlerinin ekonomik karşılığı. Sanatçının uzun yıllar boyunca plakları ve kasetleri yayımlanmasına rağmen telif haklarından yeterince yararlanamadığını, eserlerinin izinsiz çoğaltıldığını ve bu durumun onu ekonomik açıdan zorladığını anlatıyor.

Ertaş'ın Türkiye'ye dönüşünde ise önemli bir isim devreye girdi: Kalan Müzik'in kurucusu Hasan Saltık. Şaylan'ın aktardığına göre Saltık ve eşi Nilüfer Saltık, Almanya'da yaşayan Ertaş'a ulaşıp Türkiye'ye dönmesi için çaba gösterdi. 2000 yılında Harbiye Açıkhava Tiyatrosu'nda verdiği konser, uzun bir aradan sonra Türkiye'deki sahne yaşamına dönüşünün simgesi oldu.

Bu dönüş yalnızca bir konserden ibaret değildi. Ertaş'ın yıllardır uzak kaldığı dinleyicisiyle yeniden buluşması, müziğinin kuşaklar boyunca yaşadığının da göstergesiydi.

Şaylan, Hasan Saltık'ın Ertaş'ın eserleri üzerindeki haklarını takip etmek için yürüttüğü çalışmaları da hatırlatıyor. MESAM aracılığıyla ilk telif ödemesini aldığında yaşadığı şaşkınlık, sanatçının müzik piyasasıyla kurduğu ilişkinin ne kadar sorunlu olduğunu gösteren çarpıcı bir örnek.

"İlk kez telif parası aldığında bunun ne olduğunu anlamakta zorlanıyor. Yıllarca plakları, kasetleri çıkmış, türküleri her yerde çalınmış ama emeğinin karşılığını düzenli olarak alamamış. Hasan Saltık'ın yaptığı iş burada çok önemli. Neşet'in eserlerinin hakkını arıyor, izinsiz yayımlanan kayıtların peşine düşüyor. Bir sanatçının kendi eserleri üzerinde söz sahibi olması için uğraşıyor."

Şaylan, bu hikayenin Ertaş'ın hayatındaki en büyük çelişkilerden birini gösterdiğini düşünüyor: Halkın gönlünde taht kurmuş bir sanatçı, kendi ülkesinde emeğinin ekonomik karşılığını almakta zorlanmıştı.

Söz buraya geldiğinde bir de Erol Parlak'ın özel katkısını hatırlatıyor Şaylan.

Ertaş'ın sazı çoğu zaman doğaçlamaya dayanıyor, aynı türküyü her söyleyişinde aynı ezgi kalıplarını ve notaları takip etmiyordu. Bu nedenle onun müziğini notaya aktarmak, yalnızca bir melodiyi kâğıda geçirmekten çok daha zahmetli bir çalışmayı gerektiriyordu. Şaylan, Erol Parlak'ın bu alandaki çabasına dikkat çekerek şöyle diyor: 

"Neşet Ertaş'ı dinlemek başka, onun müziğini çözümleyip notaya dökmek başka bir iş. Çünkü Neşet, sazıyla her seferinde yeniden kuruyor türküsünü. Aynı kalıba bağlı kalmıyor, doğaçlıyor. Bu yüzden onun müziğini kayıt altına almak ve gelecek kuşaklara aktarabilmek için Erol Parlak'ın yaptığı çalışma çok kıymetli. Bu emeği de unutmamak gerekiyor."

Bozlağın sesi susmadı

Neşet Ertaş, 2009 yılında UNESCO'nun Yaşayan İnsan Hazineleri ulusal envanterine alındı. 2011 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi tarafından fahri doktora unvanına layık görüldü.

Ancak onun asıl mirası aldığı unvanlarda değil, kendisinden sonra gelen müzisyenlerin elinde yaşamaya devam eden sazında ve söyleyişindeydi. 25 Eylül 2012'de İzmir'de yaşamını yitirdi. Vasiyeti üzerine Kırşehir'de babası Muharrem Ertaş'ın mezarının ayak ucuna defnedildi.

Şaylan'a göre Neşet Ertaş'ın ardından yapılması gereken, onu yalnızca anma günlerinde hatırlamak ya da türkülerini nostaljik bir hatıraya dönüştürmek değil. Onun taşıdığı müzik geleneğini, yetiştiği toplumsal koşulları ve temsil ettiği kültürü anlamak gerekiyor.

"Neşet Ertaş'ı yalnızca Bozkırın Tezenesi diye anıp geçemeyiz. Onun arkasında bir Abdal kültürü, bir emek tarihi, bir yoksulluk ve dışlanma hikayesi var. Babasından aldığı mirası büyüttü, milyonlara ulaştırdı. Ama bu mirasın yaşaması için onu yetiştiren kültürün de yaşaması gerekiyor."

Bugün Neşet Ertaş'ın türküleri farklı kuşaklar tarafından dinleniyor. Onun söyleyişini sürdüren, bozlağı yeni yorumlarla buluşturan sanatçılar var. Şaylan, bu devamlılığın önemli olduğunu ancak hiçbir yorumun Ertaş'ın kendi sesinin ve tavrının yerini tutamayacağını söylüyor. Çünkü Neşet Ertaş, yalnızca bir repertuvar bırakmadı; bir müzik anlayışı, bir insanlık tavrı ve bir kültür mirası bıraktı.

"Neşet'in sazını eline alan çok insan olabilir. Onun türkülerini söyleyen, onun tavrını taklit eden de olabilir. Ama Neşet Ertaş olmak başka bir şey. O, kendisinden önceki ustalardan aldığı sesi kendi hayatıyla birleştirdi. Bu yüzden de dinleyen herkes o seste kendinden bir şey buldu. Ama ne mutlu ki Neşet'in hakkını vererek onun okuduğu türküleri okuyan ve daha iyi yerlere taşıyabilen genç sanatçılar var. 

Hayat devam ediyor. Emekçi halkımızın kültürü de bir şekilde kendini yeniden üretiyor. 

Bugün bir grevde, düğünde ya da buluşmada güzel bir sonuca ulaşan her şeyde bu türkülerle ayağa kalkıp oynayan insanlar geleceğe sadece umudu değil geçmişiyle dolu heybesini de taşıyor. İşte koca bir geleneği tarihin çöplüğünden ayıran temel şey bu bence. Yarınımızı kuracak geçmiş türkülerimiz var. Söyleyeceğiz. Anlatacağız. Kuracağız"

Bir kış günü Karanfil Sokak'ta başlayan sohbetimiz, bozlağın sesinden gurbetin uzun yıllarına, bir halk ozanının emeğinden bu ülkenin kültür politikalarına uzandı. Masadaki kitaplar ve notlar toplandı. Dışarıda soğuğun izleri hâlâ bir gölge gibi dolaşıyor. Neşet Ertaş'ın sesi ise bir kez daha hatırlatıyor: İnsanların türkülerini söyleyenler, bazen kendi hayatlarının türküsünü de bütün bir ülkeye dinletir.

İnsanların Türküleri'ne veda

Dağlardan denizlere, tütünden demire, hapishanelerden fabrikalara kadar emekçilerin alın terinin, mücadelesinin ve yaşamının izini süren türküleri konuştuk Yusuf Şaylan'la. Otuzdan fazla içerikle, farklı konukların ve hikâyelerin eşlik ettiği bu söyleşi dizisini Neşet Ertaş'la tamamlıyoruz.

Her hafta yeni bir türkünün, yeni bir hikâyenin ve bazen unutulmuş bir mücadelenin peşine düştük. Bu yolculukta önerileriyle katkı sunan, yazıları okuyan, yayınlanan içerikleri çevresiyle paylaşan ve dizinin büyümesine emek veren bütün soL okurlarına teşekkür ediyoruz.

Yusuf Şaylan

Çünkü türkülerin anlattığı hayat, yalnızca geçmişte kalmış bir hikâye değil. Emekçilerin, yoksulların, göç edenlerin, direnenlerin ve sevdalananların sesi bugün de yaşamaya devam ediyor. İnsanların türküleri de bu sesi duyurmak için yola çıkmıştı. 

Başladığımız yerden bitirmek istedik. Nâzım'ın şiiriyle:

"İnsanların türküleri kendilerinden güzel,
kendilerinden umutlu,
kendilerinden kederli,
daha uzun ömürlü kendilerinden.
Sevdim insanlardan çok türkülerini.
İnsansız yaşayabildim
türküsüz hiçbir zaman.
Hiçbir zaman beni aldatmadı türküler de.
Türküleri anladım hangi dilde söylenirse söylensin.
Bu dünyada yiyip içtiklerimin,
gezip tozduklarımın,
görüp işittiklerimin,
dokunduklarımın, anladıklarımın
hiçbiri, hiçbiri,
beni bahtiyar etmedi türküler kadar.."


soL'un dört kez sansürlenen X hesabını takip ederek yaygınlaştırabilirsiniz. 

soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.