Sayfa yolu
İnsandan umudu kesmeyen öyküler: Yer Değiştiren Sular
Yayın Tarihi: 08.10.2023 , 11:29 Güncelleme Tarihi: 29.09.2025 , 22:10
2002 yılından bu yana çeşitli dergilerde öyküleri yayımlanan Pelin Buzluk'un ilk öykü kitabı 2010 yılında okuyucuyla buluşan Deli Bal oldu. 2012 yılında Kanatları Ölü Açıklığı'nda ve 2016 yılında yayımlandığı En Eski Yüz öykü kitapları ile okuyucuyla bir araya gelen Buzluk yedi yıl sonra yeni bir öykü kitabıyla okuyucuya merhaba dedi.
Geçtiğimiz yedi yıl içinde okurları ile çeşitli edebiyat atölyelerinde ya da buluşmalarda bir araya gelen Buzluk bir süredir de çeşitli dizi içeriklere senaryo ve hikaye yazımına devam ediyor. Pelin Buzluk'la geçtiğimiz ay raflarda yerini alan öykü kitabı Yer Değiştiren Sular'ı soL için konuştuk.
'Kitaptaki öykülerin önemli bir kısmı son bir yıl içinde şekillendi'
Yedi yıl aradan sonra çıkan öykü kitabı için nasıl bir hazırlık süreci olduğunu sorunca Pelin Buzluk hemen düzeltiyor "Yedi yıl boyunca bu öykülerle geçmedi zaman. Hatta önemli bir kısmı geçtiğimiz Kasım ile Haziran ayları arasında şekillendi ve yazıldı. On öykü var bu kitapta, sanırım altı ya da yedisi böyle oldu. Diğerleri de geçen süre zarfında zaman zaman geri dönüp baktığım ve içinde değişiklikler yaptığım öykülerdi. Dolayısıyla bu öykülerin önemli bir kısmı geçtiğimiz bir yılın içinde şekillendi diyebilirim" diyor.
'Düşsel bir yaşantıyı gerçek gibi sürmek'
Yer Değiştiren Sular'da birçok insan hikayesine rastlıyor okuyucu. Kömür toplayan emekçiler, şiddet gören kadın, atanamayan öğretmen, gökyüzündeki bulutları Halepçe katliamındaki figürlere benzeten bir çocuk veyahut köylerinden edilen ve Türkçe bilmedikleri bir yolculukta kaygılarına sarınan insanların öyküleri yer alıyor kitapta. Böylesi anlatılarda en sık karşılaşılan şeylerden birisi bir tür "yaşanmış acılar" vitrini ya da geçmişte yaşanan sorunlara dair numuneler oluşturmak oluyor. Ancak Yer Değiştiren Sular bu hatalara düşmeden okuyucu ile öykü arasındaki ilişkiyi devam ettirmeyi başarmış bir çalışma.
Peki nasıl oldu diye soruyorum Pelin Buzluk'a. Nasıl oldu da tüm bu hikayeler hem bu kadar sahici olabildi hem de bu kadar abartısız yan yana dizilebildi? Pelin önce duruyor ve Murathan Mungan ile bir öykü hakkında başından geçen hikayeyle anlatıyor bunu.
"Yıllar önce Kadınlar Arasında adlı bir kitap için lezbiyen bir kadının aşkını anlatan bir öykü istemişti benden Murathan Mungan. ‘Ben bilmiyorum ki bunu’ deyince 'Ben biliyor musunuz diye sormadım, yazabilir misiniz diye sordum' demişti. Bu harika cevaptan sonra anladım. Mesele bunları yaşamak ya da deneyimlemiş olmak falan değil. Düşsel bir yaşantıyı gerçek gibi sürmek. Zaten yıllardır gerçeküstünün, fantastiğin alanına da böyle girmiyor muydum…
Tabii ki öykülerin önemli bir kısmı benim yaşadığım ya da tanıklık ettiklerimden besleniyor. Mesela sırt üstü uzanıp bulutlara bakarken onları bir şeylere benzetmeye çalışan ve 'kundakta bir bebek, galiba ölmüş' diyen de benim. Çünkü o kuşakta doğan herkes gibi ben de Halepçe katliamının fotoğraflarına bakarak büyüdüm. Ancak otobiyografik olanla ve özdeşlikle sınırlı kaldığımızda kurgu kısır bir yola giriyor. En iyisi, metne sağlam bir yaşam dünyası kurmak, orada bir yaşantı sürmek ve öyle yazmak. Kurgu bittikten sonra, ince işçilik için çalışırken de daha serinkanlı bir şekilde, melodrama kapılmamak üzere mesafeyi koruyacak dokunuşlarda bulunmak."
'İnsana inanmak, güvenmek, vazgeçmemek lazım'
Toplumsal hayatımızın içindeki birçok sorunun içinden süzülüp gelen öykülerin her birinde anlatılan küçük anekdotlar esasında bir başka hikayenin konusu olabilecek kadar güçlü. Hem bu kadar güçlü ifade geçişleri metni zenginleştiriyor hem de hikayedeki kahramanların hayatına daha çabuk girmenize sağlıyor. Sanırım Pelin Buzluk'un son öykü kitabını diğerlerinden ayıran şey umuda ve insana olan hikayenin inşa biçimi. Bunda sorunun içinden süzülüp gelen öyküler kitap bittiğinde "büyük insanlığa" dair umut da veriyor.
Nasıl oldu bu diye sorduğumda Pelin Buzluk eline kitabı alıyor ve "Abla" öyküsündeki bir pasajı gösteriyor. "Bak burada geçiyor ya hani 'Güvenmek lazım, vazgeçmemek lazım diye düşünüyordu bu kez' diyor. Burada vazgeçmemek dediği şey aslında insana inanmaktan vazgeçmemek. Şöyle bir yanlış anlaşılmaya da sebep olmasın bu. İnsan özünde iyidir falan demiyorum. Mesela bu öykülerde bir dolu çıkmaz var. Bütün o zaaflarıyla, bütün o eksikleriyle, bütün o defolarıyla yine de insana inanmak lazım. Bir mükemmellik beklemeden. Birbirimizden ümidi kesmememiz lazım gibi bir tarafı da var.
Olabilirlikleri görebilmek için bütün insan ilişkilerine zaman ayırmak, emek vermek gerekiyor demek istiyorum bir yanıyla."
Nâzım'ın kabahatin sahibi olarak gösterdiği insan aynı zamanda umudu da büyüten insan değil mi diye soruyorum.
Pelin başını sallıyor ve devam ediyor "İnsanın olabilirliklerinden vazgeçmemek aslında mesele. İnsanın varabileceği noktaların sayısı sınırsız. İşte bu yüzden insanın olabileceklerinin de sınırı yok. İnsanı iyi ya da kötü olarak görmemek, siyah ya da beyaz olarak görmemek anlamına da geliyor. Şüpheler ve kaygılar hep var. Yani öyküler 'sonra birlikte sonsuza kadar mutlu yaşadılar' diye bitmiyor. Ama insandan da vazgeçmiyor" diye anlatıyor.
Anlatılan bizim hikayemiz
Pelin Buzluk öykülerini değerlendirirken tüm öyküleri "beden ve kayıp" kelimeleriyle bir araya getiriyor. Tüm bu öyküler aslında anlatımda bir bedeni merkeze alıyor ve bu bedenin yok oluşunu, parçalanışını ya da kayboluşunu ele alıyor diyor. Ve anlatılan öykülerin bu kadar fazla yaşanmışlıklara temas etmesinin nedeni içinden geçtiğimiz zamanı ve hayatı anlatmasıyla alakalı diyor.
"Giderek yoksullaşıyoruz. Her geçen gün insanların geçim derdi artıyor. Bunların öykülere yansıması çok doğal.
Kendi hesabıma da öyle. Bu sene ihraç edilişimin yedinci yılı. İlk yıllarda sanırım on farklı yere iş yapıyordum. Ucuz emekle çok iş yaparak hayatımı idame ettirmeye çalışıyordum. Paramı alamıyordum bazen. Ya da hak ettiğim şeyi alana kadar geçen zaman her şeyi alt-üst ediyordu. Ben görece biraz daha şanslıyım. Mühendislik mezunuyum ve birden fazla dil biliyorum. Ama bu zorlukların üstesinden gelemeyen insanlar intihar ettiler. Geçen gün bir söyleşide bahsettim yine. Evet sol kesimlerden de intihar edenler oldu ama daha çok muhafazakar insanlar intihar etti. Çünkü muhafazakarların bir dayanışma geleneği yok. Türkiye tarihinde genelde devletin yanında oldular, kuvvetli taraftaydılar ve ilk kez mağdur oldular. Biz hayatta kalabilme becerisi geliştirmiş insanlarız bu yanıyla.
Ben bire bir dayanışmanın gücünü hissettim ve yaşadım. 'Dayanışma yaşatır' bir slogan değildi yani benim için. İhraç edildiğimde ilk altı ay yüzünü bile görmediğim okurların bana ilettiği desteklerle geçindim. Mesela arkadaşlar ihraç edildiğim zaman moral olsun diye beni davet ettiler, çalıp söylediler, moral bulayım diye. Bunlar beni çok duygulandırıyor. Şimdi burada dayanışma var o yüzden. Kömür öyküsünde Hamza'nın Veysi'yi kömür toplamaya götürmesi... Çünkü tek düşündüğü Veysi'nin iyi hissetmesi. Ayağa kalkması, yaşama dönmesi. Aslında orada Hamza onu eski günlere çağırıyor. Hiçbir şey yokmuş gibi davranıyor belki de. Yine Abla öyküsünde Sibel’in Aydan’a desteği, onu alıp götürmesi. Her biri dayanışma deneyimlerinin yansıması aslında." sözleriyle anlatıyor.
Pelin Buzluk'un son kitabı Yer Değiştiren Sular, okuyucuya yakın ve uzak geçmişimizle birlikte kendi öykülerimize de bakma olanağı sunuyor.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.

