Sayfa yolu
İmran Tali ile Şerh üzerine: 'Biz değilsek kim yapabilir'
Yayın Tarihi: 23.01.2022 , 10:23 Güncelleme Tarihi: 29.09.2025 , 22:10
2017 yılında yazdığı "Bir günün muhakemesi" adlı şiirinin Yaşar Nabi Nayır ve Arkadaş Zekai Özger ödül jürileri tarafından "Dikkate değer" bulunmasının dışında TKP'nin 100. kuruluş yıl dönümünde kaleme aldığı "Miras" adlı şiiri "Boyun Eğme" dergisinde yayınlandı.
İmran Aydın Tali 1994 yılında İzmir Karşıyaka'da dünyaya gelen genç bir şair. Kimi edebiyat dergilerinde deneme ve kitap eleştirilerinin yanı sıra soL Haber'de de zaman zaman okuyucuyla buluştu. Ancak bu sefer kendisi, geçtiğimiz aylarda yayınladığı şiir kitabı Şerh ile konuk oluyor soL'a.
Kitabın isminden başlayalım istedim. Gerçi kapağa aldığın notta yanıtını veriyorsun ve biçimsel olarak hoşuma da gitti bu. Ancak neden "şerh"leri anlatmaya gerek duydun? İnsanlığın o olağanüstü ileriye seyrinin kesintiye uğradığı bir dönemde çürümeyi veri alıp çürüyen taraftan bakmak varken neden şerh düşülene kıymet verdin?
“Çürüyen taraftan bakmamak”… Mesele burada. Edebiyat, elbette anlatacağın şeye bakmaktır. Baktığımız yerde ne göreceğimiz ise ona nereden baktığımızla ilgili. Gördüğümüz şeyi nasıl aktaracağız, o aktarımın toplum ve tarih üzerindeki etkisi ne olacak… tüm bu meselelere uzanan yol bir taraftan bakmakla, taraf olmakla başlıyor.
Başlangıçta, anlatıyı hakkıyla kuramazsam çürümenin parçasıymış gibi görüneceğime dair çekinceler barındırmıştım. Sonrası cesaret; çürümenin mümessili olan sınıfı yenecek, yeni bir aydınlanma çağını bir daha kapanmamak üzere açacak cüretkâr bir öznenin tarafı olmanın verdiği cesaret.
Çürüyen ve çürüten taraf belli: Burjuvazi. Onun bağında gül açmaz artık ama tam da bağrında, belki bugün hissetmekte zorlanacak kadar derinde, ha çatladı ha çatlayacak bir tohum gelişmekte. Tohumu çatlatacak suyun akışına yön verecek özne, şimdilik kendisini ancak ince ayrıntılarda, şerh düşülende gösteriyorsa, biz bunu çürüyenle yan yana gelmeye bahane değil, şiirimize sonsuz bir imkân sayıyoruz. “şerh”, şiirimizin, bugün şerhte olanın yarın asıl oluşuna tanıklık ve taraflık ederken gerçek derinliğine erişeceği iddiasıyla kaleme alındı.
Daha ilk şiirden itibaren bir taraf olma ve arayış ile karşı karşıyayız. "o kapıdan ben de girdim" diyorsun, ama hemen ardından o "hülyâsız karanlık" yerine "başladım aramaya / bir tek yaprak / dalgasız ve kırmızı.." dizelerindeki arayışa ortak olacakların yanına dönüyorsun. Çürümeye değil de olanağa bakmak işin bir yanı. Ama bir de özne olma durumu var ki edebiyatımızda özneleşmeyi ele almanın kıymetli olduğunu düşünüyorum. Özne ya da özneleşmeye ilişkin Şerh'i yazarken neler düşündün?
Çürüyen bugünle yüzleşmek iyidir. Karanlık bir tecavüz ve anksiyete çağının ortasında, kaldırımlardan paçamıza bulaşan zift ve döl ile yüzleşmek iyidir. Savaşlar ve bankalar çağında, bir fatura tahsilatından elimize sıçrayan kanla yüzleşmek iyidir. Bir gövdenin artık yeşillenmeyecek oluşuyla yüzleşmek; çocukların gözlerine bakınca orada gördüğümüz her şeyle yüzleşmek iyidir. Sanat, başka şeylerin yanı sıra böylesi bir yüzleşme için de vardır. Çünkü durgun bir gölün ortasında, bir gölün durgunluğuyla yüzleşmek iyidir.
İyi ama ya bir nehre “Haydi” demek? Evet, durgunlukla aynı şiddette, hiç durmadan “Haydi” demek. Yüzleşmekle başlayan serüven, toplanmaya çağırırken ve birikip çağıldarken anlamlıdır. Modern edebiyatın tarihine baktığımızda, burjuva dünyasının çürümüşlüğüyle yüzleşirken geleceği kuracak öznenin bizzat sanatkâr tarafından keşfedilemediği her uğrağın, sanatın kendisi açısından kaçınılmaz bir çürümeye yol açtığını içimiz sızlayarak görürüz. Buradan “Özne” çıkmaz.
Her gün sömürü ile boğuşan emekçiler, her şeyden önce kendi emeğine, kendi alın terine yabancılaşırken insan olduğunu ve tarihsel rolünü unutmasın da ne yapsın? Kendisine “aydınım, sanatçıyım” diyenlerin, insanlara sırtını dönme hakkı yoktur; İnsan’a kendisini hatırlatma, ayağa kaldırma, onu özne kılma görevi vardır.
“şerh”i yazarken evet bazen çubuğu çürümeye bükerek, bazen kızarak, bazen yalvararak, bazen gönül koyarak, bazen suçlayarak, bazen acıyarak, bazen şefkat duyarak, bazen önünde saygıdan eğilerek, bazen onlar adına bükülmeyerek, bazen coşkuyla, bazen kırgın bir umutla ama daima inanarak insanlığı ayağa kalkmaya, kendi serüveninin öznesi olmaya çağırmayı amaçladım.
Peki ya bir "İtiraz" ile başlayıp "Gereği Düşünülenin Verdiği Karar" ile sonlanan sekiz bölümlük bir kurgu içinde yol alıyor şiirler. Şiirlerin bir araya gelişini böyle bir yapı içine yerleştirirken neyi hedefledin?
Neyi hedeflediğime biraz değinmiş olduk aslında. İzninle sorunun odağına, bu hedefi bana neyin gösterdiğini alarak cevaplayayım.
Ne mutlu ki dünyayı anlamanın ancak onu değiştirme hedefiyle mümkün olduğunu kavramamı sağlayacak insanlarla erken yaşta karşılaştım. Lise yıllarında hayatımdaki en doğru ve güzel şeyi, tüm hayatım boyunca yapacağım bütün doğruluk ve güzelliklerin de sebebi olacak şeyi yaptım ve Türkiye Komünist Partisi’ne katıldım.
Örgütlü mücadelenin sanatçının özgürlüğünü dolayısıyla yaratıcılığını kısıtladığı, popüler bir yalandır ve doğrusu tam tersidir.
İnsanın tarihsel serüvenine odaklanan, dün-bugün-yarın bağıntısını inceleyen, insan ilişkilerini irdeleyen ve nihayetinde geleceğe dair bir söz söyleyen, o sözü bugünden büyütmeye çağıran bütünlüklü bir dosya oluşturmayı hedef edinmiş oldum. Aynı derecede önemli olan ise bu içeriği kaba ve basit biçimlere kurban etmemekti. Üzerine çalışılmış, şiirin biçimsel tartışmalarına dair söz söyleyen, bugüne kadar denenmiş biçimlerden referanslar damıtırken bir yandan da kendi özgün sesini arayan bir biçim üzerine en az içerik kadar kafa yorduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Aç parantez; tüm bunları dert edinmek durduk yere entel bir uğraş için değil, örgütlü bir komünist olmanın verdiği sorumlukla ve “biz değilsek kim” duygusunun verdiği cesaretle mümkün olabilmiştir; kapa parantez.

Ve işin belki de en heyecan verici yanı şuydu, bu kurguyu düşünsel anlamda oluşturduğumda zaten o güne kadar yazdığım her şeyi farkında olmadan bir bilinçle tam da bu meseleler üzerine yazdığımı fark etmiştim. Aç parantez; işte bu bilinç, bireyde kendi kendine oluşması imkânsız, ancak kolektif iradeden yani Parti’den, yani büyük insanlık için yürütülen mücadeleden kaynaklı bir bilinç olabilir; kapa parantez.
Bir de edebiyat ve tarih bilinci konusundan bahsedelim isterim. Bu doğal olarak dönemin egemen ideolojisi ile ve aynı zamanda yazarın birlikte saf tuttuğu sınıf ile ilişkili. "Heyamola/Bir Günün Muhakemesi" şiirinde bunun en yetkin hallerinden birini okuduğuma inanıyorum. Dünyayı tarihsel oluşu ve sınıf mücadeleleri içinde değerlendirip en tekil örneği bile bu büyük anlatı ile ilişkilendirmek sanırım büyük edebiyatın gücü. "Kâtibin Arzuhali" bölümünde sevgili Asaf Güven Aksel'den yaptığın alıntıyı da düşünerek tarihe kendi şiirinde yer verirken nasıl çalıştın, "hislidir bu teori" diyorsun ya bir şiirinde, onu nasıl rafine ettin?
Tarih bilincinden başlayacaksak, bir önceki soruda bıraktığım yerden devam edeyim. Hem böylece kitabın bölümlerinin nasıl oluştuğuna da değinmiş oluruz.
Diyalektik materyalizm, yine başka şeylerin yanı sıra, sarsılmaz bir tarih bilinci ve sınırsız bir muhakeme gücü anlamına geliyor. Bizlerinse tek bir insan olarak bu konuda sınırlarımız var elbette. O nedenle sorudaki vurgular çok kritik. Bir önceki cümlede altını çizdiğim bireysel sınırlar ancak diyalektik materyalizmin rehber edinildiği bir sınıf mücadelesinde önemsizleşebiliyor. Tek insan sınırlıdır; tarih bilinci ve muhakeme yeteneği ise örgütlü mücadelede sınırsızdır.
Bizim tarih bilincimizde asıl olan güç, egemenlerin anlatısında yok sayılıyorsa; bizim için asıl olan bugün güçsüz olduğundan bu yok sayılma ile hesaplaşamıyorsa, şerhlerden kurulu bir anlatı esaslı bir muhakemeye alan açılabilirdi.
Evet, “şerh”in tüm bölümleri mahkeme süreçlerinden ve ögelerinden esinleniyor ama meselesi hukuk sistemi vesaire değil, insanlık tarihi üzerine bütünlüklü bir muhakemedir. Yargılayan da yargılanan da, zanlısı da şahidi de, kâtibi de itiraz edeni de, hapse düşeni de aşka düşeni de “insan”dır bu muhakemede. Ve hakkında verilen karar ne olursa olsun, bir de onun vereceği karar vardır: ayağa kalkamaya çağırmaktadır.
“şerh”te özne olmaya çağırılan insan açmazlarıyla ve çözümleriyle, duygularıyla ve ihtiraslarıyla, buluşları ve yanılgılarıyla, yalnızlığıyla ve kalabalığıyla, yenilmişliğiyle ve umuduyla, hatalarıyla ve yarattığı bütün güzelliklerle; yani tüm insani halleriyle “biz” olan, “bizim” olan “insan”dır.
Belki okuyucuya burada tek başına bir anlam ifade etmeyecek olan “hislidir bu teori” dizesi, bunlar üzerinedir. Bir de, işin özeleştiri kısmını es geçmek olmazdı. Marksizm, iddia edilenin aksine yaşamın bütün renklerini kavrayacak ve kapsayacak gelişkinliğe sahip tek ideolojidir.
Şiir geleneğimizi, onun farklı biçimlerine referanslar vererek, o referanslara da şerhler düşerek aşmaya çalıştığımı söylemiştim. Halk edebiyatımızda “kâtip”, arzuhâl yani dilekçe yazdırılan kişidir. İyi ama kâtibin de bir arzuhâli yok mudur? Sosyalist aydın, emekçi halkın ortak çıkarları uğruna, kendi insani istek ve arzularını önemsizleştirebilendir. Bizim geleneğimizde sosyalist aydın için kendi arzuhâlinden beis açmak ayıp ve utanç sayılır. Asaf Güven Aksel’in sosyalist aydının işte bu durumu üzerinden cisimleştiği kitapta, sosyalist aydının arzuhâlini sorup cevaplamaya gayret ettim. Ha, orada da emekçi halkın çıkarları ağır bastı ise buna tezat değil ancak tutarlılık denebilir.
“Heyamola/Bir Günün Muhakemesi” isimli beş bölümlük uzun şiirin kitapta kurmayı hedeflediğim anlatının yetkin bir biçimi olduğuna ben de katılıyorum. Söz konusu bölüm, tüm kitabın zaten alternatif olan anlatısının alternatif bir özetidir. Başka bir deyişle, zaten şerh düşülenlerden kurulmuş bir metne düşülen toplu bir şerh. Bu nedenle tarif ettiğin şekilde olmak zorundaydı; dikkatini çekebilmişsem, ne mutlu bana
Şiirlerinde kendine rehber edindiğin şairlerden bahsedelim isterim bir de. Sevgili Nihat Behram'ın doğaya, insana, kavgaya yaklaşımının izlerini görmek mümkün olduğu gibi kimi zaman bir Mayakovski seslenişini de duyumsayabiliyoruz. İmran Aydın Tali’nin beslenme kaynakları kimlerdir? Kendin gibi, bir arayışın peşi sıra düşülen şerhlerin ve o şerhi düşenlerin şiirini yazmak isteyenlere ne önerirsin?
Beslenme kaynaklarımızı çok geniş tutmak zorunluluğu, kafa karışıklığına sonuna kadar kapı aralayan bir riski de barındırıyor. Bu riski bertaraf etmenin en önemli yoluysa altını çizdiğin gibi sağlam rehberler edinmek. Bana sorarsan bu rehberlerin ilki ideolojik referanslarımızın gelişkinliği. Bunu sağladığımız zaman, her türden düşünsel üretimi sağlıklı bir biçimde inceleme, kafa karışıklığı şöyle dursun, çok ters bir kanaldan bile faydalanma şansımız olacaktır. İkinci rehber ise bu ideolojik gelişkinliği sağlamak konusunda ustalaşmış öğretmenlerdir.
Yine örgütlü mücadele içinde yer almaktan kaynaklı, bu konuda büyük bir şansa sahip olduğumu söyleyebilirim. Nâzım Hikmet Kültür Merkezi bünyesinde uzun süredir yaptığımız çalışmalarda bana kişisel olarak müthiş katkılarda bulunan, birlikte hareket ettiğimiz büyüklerimin sayısı o kadar çok ki, burada sıralamam mümkün olmayacak. Tüm bu isimler içinden Asaf Güven Aksel ve Nihat Behram’ı öne çıkararak kitabı atfetmemin nedeniyse, kesintisiz bir süreç boyunca yoğun emek vererek, sadece edebiyatta değil yaşamın kendisinde tam anlamıyla ustalarım, rehberlerim, öğretmenlerim, yoldaşlarım olmalarıdır.
Asaf’ın kitapta temsil ettiklerini yukarıda açıklamıştım. Bana göre bugün toplumcu-gerçekçi şiir geleneğimizin en yetkin kalemidir Nihat Behram. Sadece yapıtlarının niteliğiyle değil, mücadelesiyle de öyledir. O kuşaktaki tüm ustalarımız kıymetlidir elbette ancak örgütlü aydın sürekliliği göstermek bakımından Nihat Ağabey’in temsil ettiği bambaşkadır. Nedir o temsiliyet? Nâzım’dan itibaren süregelen geleneğimizdir. Şiirin, politik sanatın, aydın geleneğinin siyasetteki mirasçısı TKP’dir. Nihat Behram’ın TKP üyeliği bir rastlantı değil, bir geleneğin temsiliyetinin ete kemiğe bürünmesi, yerli yerine oturmasıdır. Ben böyle olduğunu düşünüyorum.

İthaf kısmında bu temsiliyeti selamlarken kendimi onun parçası kılmak değildi derdim. Geleceğe yönelik böyle bir iddiam olmadığını söylemiyorum. Bence her genç komünist sanatçı bu iddiaya sahip olmak zorundadır ama bu ithaf örgütlü aydın geleneğine, bu geleneğin mutlaka yeni kuşaklara devrolacağına dair bir selamlama olarak algılanırsa daha mutlu olurum. İşin kişisel kısmı tarihin meselesi, onu birlikte göreceğiz.
İşte geleneğimizde içkin bu ideolojik özgüven sayesinde beslenme kaynaklarımı sınırsızca açtığımı söyleyebilirim. Sen Mayakovski duymuşsun mesela… Kitabı okuduktan sonra dostlarımın bana maddi kanıtlarla yoğun olarak referans gösterdiği birkaç ismi sayarsam anlatmaya çalıştığım şey netleşecek: Attila İlhan, Turgut Uyar, Edip Cansever, İsmet Özel, Comte de Lautréamont, Baudelaire, yer yer Nâzım Hikmet ve elbette Nihat Behram ile Asaf Güven Aksel… Yahu iyi de, bunların hepsinin şiir dili çok özgün, çok başka.
Çok net olarak şunu söyleyebilirim: Evet, hepsi ve hiçbiri. Kimseye bir şey önermek haddim değil ama şerh düşerken okuduğum her ustayı hem rehberim, hem beslenme kaynağım, hem de mutlaka aşmam gereken birer çıta olarak gördüğümü söyleyebilirim. Daha iyi bir şiir yazmak iddiasıyla değil; daha iyi bir dünyanın şiirini yazmak iddiasıyla.
Son soru: "Şerh" bireysel kopuşun kolektif yürüyüş ile buluşmasının, sesinin gürleşmesinin, ayak seslerinin güçlenmesinin öyküsü gibi de okunabilir sanırım. İçinde bulunduğumuz yüzyılda düşülen şerhlerin artıp çağın baskın karakterine dönüşeceğine yürekten inanıyorum. Bunun genel olarak yazınımıza, özel olarak tarihin çarkını ileri çevirmek isteyenlerin edebiyatına, daha da özelde İmran Aydın Tali'nin şiirine etkisi sence nasıl olacak?
20. yüzyılın başında, tarihin o güne kadar gördüğü en kanlı savaş henüz son bulmamışken, insanlık her alanda olduğu gibi sanatta da büyük bir sıkışmanın kıskacındayken, Bolşevikler yetişmişti imdada. İmdada yetişmekten kastım da, kurtarmak falan değil. Bolşeviklere baktığımızda, yine başka pek çok şeyin yanı sıra, bugün hükmedenlerin “hiçbir incelik ve güzellikten anlamaz dolayısıyla hiçbir incelik ve güzelliği hak etmez ayak takımı yığını” olarak anlattığı, dahası böyle olmaya mahkum ettiği yoksul işçilerden inceliğin ve güzelliğin dünyasını kuracak taptaze bir sınıf yaratmaya dair ikirciksiz bir irade görürüz.
Hiç eveleyip gevelemeden söyleyeyim: bugün aynı geçen yüzyılın başındaki gibi bir sıkışma ve karanlığı yaşarken, Bolşevikler bir kez daha yetişecektir. İnsanlarımıza, sınıfımıza bir kez daha kendi gücünü fark ettirecek inanç ve iradedir yetişecek olan.
Üretkenliğini samimiyetle sanata odaklamış bir bilinç, ancak kendisini insanlığın kuracağı iyi ve güzel geleceğe inançla yatırmış bir gövdenin eseri olabilir. Bunu hem çevremizdeki sanatçı dostlara anlatmaktan, hem de her dönemeçte kendimize hatırlatmaktan geri durmayacağız.
Kişisel olarak benim üretimime gelince çok daha net konuşabilirim. Hazır yukarıda Mayakovski’den de bahsetmişken; Adı Lenin olmayabilir, ayı Ekim olmayabilir, şehri Moskova olmayabilir, sarayı kışlık olmayabilir ama bayrağı muhakkak kızıl olan bir destan, bu topraklarda yazılacaktır. Bu arada, yazarı İmran olmaya da bilir fakat mutlaka yazılacaktır. Bugün ben “şerh” düşüyorsam, Emre inançla “Düş Değil” diyorsa, Özkan halkına söyleyeceği sözü Erivan Radyosu’ndan bugüne taşıyabiliyorsa, işte bunların hepsi o büyük destanın yazılacağı, o devasa orkestranın kurulacağı yolu açmak içindir.
Ve biz bugün burada bu röportajda tüm bunları konuşuyorsak, çıkışın bu yoldan olduğunu ilan etmek için. Berisi; alt alta dizilmiş güzel sözlerden, belli armonik kurallara göre işlenmiş seslerden, bir araya toplanıp içimizi rahatlattığımız entelektüel gevezelikten ibaret kalmaya mahkumdur; yani, laf-ü güzaf.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.
