Breadcrumb
İki fotoğraf iki taraf: 'Sanatçının sermayenin tahakkümünü kırmasının zamanıdır'
Selçuk Işık
Yayın Tarihi: 11.12.2022 , 08:44 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
Soldaki fotoğraf Soma katliamının ertesi yılına denk gelen 14. İstanbul Bienali’nden. Ali Şimşek o dönem Sanatatak’ta yazdığı bir yazıda Hintli sanatçılar Prabhakar Puachpute ve Rupali Patil’in “Bize Kalan Mavi Su” adını taşıyan; duvar çizimleri, boyanmış fiberglas heykel, projeksiyon ve yaklaşık 20 adet alçıtaşından heykelden oluşan işlerine bakınca hissettiklerinden şöyle bahsediyor:
“..Neşet Günal’ı anımsatan bir boya sürüşü var sanatçının. Toz ve sarıyı, bozkırı duyumsuyorsunuz. Kesilen boğazdan fışkıran maviliği görüyorsunuz. Başka bir odada, el feneriyle girdiğiniz karanlık odada madenci heykellerini aydınlattığınızda Soma’yı ve binlerce yeraltı işçini düşünüyorsunuz. Hatta aynı karanlığı ve boğuculuğu yaşıyorsunuz.”
İKSV’nin sitesindeki tanıtımda ise şu satırlarla karşılaşıyorsunuz: “Kömür madencisi bir ailede doğan Pachpute, madencilerin yaşamlarına ve yeryüzünün iç kısımlarının derinlerinde çalışmanın yol açtığı travma ve psikolojik etkilere odaklanır. Yaptığı küçük madenci figürlerinden birinin kafa lambasından yansıyanlar, gölgelerin ve çizimlerin duygulanımsal bir dünyasını açığa çıkarır… Pachpute ve Patil Türkiye’de kaybolup gitmiş olan pek çok cemaati onurlandırdıkları gibi Soma’da can veren madencilere de dolaylı bir göndermede bulunurlar.”
Sağdaki fotoğraf ise 4 Aralık Dünya Madenciler Günü’nde Eczacıbaşı Esan Madencilik’in alt firması Sargın İnşaat tarafından “şirketin zarar ettiği” gerekçe gösterilerek, küçülme bahanesiyle işten çıkarılan, aslında sendikalaştıkları için kapı önüne konmaya çalışılan 243 işçinin Esan Madencilik önünde nöbete başladıkları günlerden kalma bir kare.
Kimi turuncu montunu kimi sendika önlüğünü sırtına geçirmiş, içlerinden biri Çiçek Abbas ceketi ve elinde sabır tesbihiyle dik başını öne uzatmış, birisi herhalde biraz mahcupluktan olsa gerek ellerini birbirine kenetlemiş, madende soldurduğu ciğerine tütünü çekecek az sonra bir diğeri. Aralarında inançlı olduklarını göstermek istercesine göğsünü cesaretle geren de var, utangaç bakışlarını objektifle buluşturamayıp kaçıran da. Sınıf kardeşlerimiz hepsi. Yüzlerindeki kaygı da, inanç da, masumiyet de, cesaret de, eve ekmek götürme korkusu da bizim; anlıyoruz.
İşçilerin örgütlü olduğu Bağımsız Maden-İş Sendikası geçtiğimiz günlerde sanat ve kültür camiasını işçinin kıdemine, ihbarına, sendikalaşma hakkına çöken Eczacıbaşı grubunun “kültürlü” gözükmeye çalışıyor olmasına karşı ses çıkarmaya, ikiyüzlülüklerini ifşa etmeye davet etti. Zira işçiler en çok da bunu sindiremiyorlar, sendika da sosyal medya hesabından yaptığı her paylaşımda haliyle bunu öne çıkarıyordu. Bu çağrının kültür-sanat çevrelerinde neden yankı bulup bulmadığını şimdilik bir kenara bırakalım ve meselemizin ikiyüzlülük sınırlarının çok ötesinde olduğuna biraz daha yakından bakmaya çalışalım.
Büyük sermaye grupları neden kültür ve sanat yatırımları yapar? Neden müzeler ya da yayınevleri kurar? Bu soruların cevabını yalnızca 80’lerden itibaren devletin kültür-sanat alanından çekilmesiyle açıklayabilir miyiz? Bu olsa olsa bir sonuç olabilir deyip devam edelim.
Söz konusu Eczacıbaşı ailesi olduğunda Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar uzanan köklü bir geçmişten bahsetmemiz gerekiyor. Eczacıbaşı ailesi temelleri erken Cumhuriyet döneminde atılan geleneksel burjuvazinin ilk temsilcilerinden. İttihatçı çevrelere ve bürokrasiye yakın diplomalı eczacı Süleyman Ferit, gayrımüslimlerin mallarına çöküldükçe ihya oluyor, bireysel gibi görünen başarısı aslında Cumhuriyet’in ilk yıllarının politik, ekonomik altüst oluşlarıyla kesişiyor, sermaye biriktirmeye başlıyor. Nejat F. Eczacıbaşı’nın babasından miras alarak çizdiği eğitimli, kentli, yabancı dil bilen, Batılı profil onu sermaye ve kültür-sanat çevrelerinde saygın bir konuma yükseltiyor. Örneğin “Haendel dinleyebilen, Gustav Klimt seyredebilen, Friedrich Dürrenmatt okuyabilen bir çapın adamı” olarak Zülfü Livaneli’nin övgülerine mazhar oluyor; Sabancı, Koç ailesinin temsilcileri bile hayranlıklarını gizleyemiyor. Taşralı, kaba patron profilinin aksine entelektüel bir portre çizmeyi başarıyor. 50’lerde Marshall kredileriyle yürü ya kulum deniyor. Nejat F. Eczacıbaşı anılarında yalnızca servetlerinin büyüklükleriyle değil, kültür ve sanat alanında yaptıkları yatırımlarla, kurdukları vakıflar aracılığıyla yürüttükleri “hayırseverlik” faaliyetleriyle ön plana çıkan Rockefeller gibi zenginlerden ilham aldığını gizlemiyor. Dolayısıyla 70’li yıllarda sınıf hareketlerinin patronlar açısından oluşturduğu olumsuz imajı silmek için Amerika’daki geleneklere gözler dikiliyor. Zenginliklerinin, ayrıcalıklarının toplumda meşruiyet kazanmaya başlaması ihtiyacının başat hale geldiği anlaşılıyor. Bu açıdan 70’ler ve 80’lerde müze ve diğer kültürel, sanatsal faaliyetlerde özel sektörün ağırlık kazanmaya başlamış olmasının rastlantı olmadığını söylemek gerekiyor. 80 darbesinin sınıfın üstünden silindir gibi geçmesiyle de sermaye sınıfına kültürel alanda da dikensiz bir gül bahçesi hediye edilmiş oluyor. Eczacıbaşı ailesi bu alana yığınak yapmanın önemini diğer sermaye gruplarına göre çok daha erken zamanlarda kavrayan, hatta bunu bir strateji olarak benimseyen bir sermaye grubu olarak bu işin öncülüğünü üstleniyor. Sivil toplum alanında oldukça büyük etkisi olan oluşumların kuruluşuna liderlik ediyor. İKSV, İstanbul Modern, TESEV bu kuruşların başını çekiyor. TÜSİAD’ı ise ayrı bir yerde tutmak gerekiyor.
Maden işçileri direnişlerine devam ettiği sıralarda her cenahtan sanatçının, siyasetçilerin katılımıyla, görkemli bir etkinlikle 50. Yılını kutlayan İKSV işte böyle bir dönemin ruhuyla 1973 yılında 17 patronun ortaklığıyla “kar amacı gütmeyen bir sivil toplum kuruluşu” olarak kuruldu. Kurulduğu günden bu yana da türevi birkaç kurumla birlikte çağdaş sanat piyasasında hegemonya kuran devasa bir kültür-sanat tekeline dönüştü. Kamunun elinde olan hemen hemen tüm sanatsal faaliyetler bu kültür-sanat tekeline teslim edildi. Kamusal mekanlar bir bir bu sermaye gruplarına peşkeş çekildi. Sanatsa işçiden, halktan, kamudan uzak bir yerde elitlerin zevklerine, kuru gevezeliklerine hizmet eden bir garabete dönüştürüldü.
Madenciyi, işçiyi, Brecht’i süslü vitrinlerinin dekoru haline getirirken hiç utanmadılar. Şirketler her yıl bienallerine ve türlü etkinliklerine sponsor olmak için sıraya dizilip makyaj tazelerken; eserlerini Arter, İstanbul Modern, İKSV etkinliklerinde sergilemek, İstanbul Bienali’nde, Akbank Sanat’ın sanat yarışmalarında boy gösterip başarı elde etmek sanatçılar açısından âdeta sanatçılıklarını ya da eserlerinin değerini tescil ettirmek anlamına gelmeye başladı. Öyle ki sanatçılar artık üretim faaliyetlerini kendi sanatlarının, kendi malzemelerinin mantığına bile dayandıramaz hale geldiler. Böylece sanat sermayenin iktidarı karşısında acizleştirildi, deyim yerindeyse eleştirdiği güçler tarafından ele geçirildi.
Oysa şunu hatırlamak gerekiyordu. Sanatsal alanı sermayeye terk ettiğinizde kar hırslarına dokunmadığınız, sanki ülkenin yeraltı yerüstü kaynaklarına el koymamışlar, doğayı tahrip edenler onlar değilmiş gibi yaptığınız, bu tip sorunları sivil toplumculukla buluşturduğunuz, “sanat işletmesinin” sadık bir hizmetkârı olduğunuz kadar sanatçısınızdır. Oya Eczacıbaşı’nın “Sanat işletmesinin herhangi bir işletmeden farkı yok aslında. Sadece ürün olarak sanat yapıtları var," sözlerini hatırlayalım. Özgürleştiğinizi, üretimlerinizin layık olduğu yerlerde sanatseverle buluştuğunu sanırsınız ama işleriniz “müşterisiyle” buluşuyordur. İşin kötüsü siz de artık müşteri istemeye başlamışsınızdır. O devasa tekelleşme mekanizmasının dişlileri sizin alın terinizle yağlanmaya başlamıştır halbuki. Üstelik piyasanın kollarında pışpışlayarak büyüttüğü bu “sanatçı cemaatinden” dışlanmak korkusu sizi de adım adım çürütüyordur.
Neyse ki biliyoruz ki bu çürümüşlüğün dışında konumlanan bağımsız bir direnç her şeye rağmen var. O cüretin ayakları üstünde dikileceğine, sermayenin tahakkümünü kıracağına inanıyoruz. Yine biliyoruz ki kendi alanlarındaki bağımsız sesleri bastıracak güce şu an için sahipler belki ama kamuya ait alanlara, yoksulluğun alıp başını gittiği mekanlara, yani suç mahallerine ne zaman dönseler orada sınıfın hakikatleri suratlarına tokat gibi çarpacak. Ailesinden miras kalan burjuva naifliğine artık pek de ihtiyaç duymadan silahla şantiye basacak kadar pervasızlaşabilen Bülent Eczacıbaşı işte tam da bu tokattan korkup imza gününü ertelemek zorunda kaldı. Direnen madencilerin Eczacıbaşı’na ikiyüzlülük atfetmesinden, sanatçılara çağrı yapmasından daha doğal bir şey yok. İşçi karanlığı dağıtmak için başını kaldırıyorsa; sanatçının da tuvalini, heykellerini, notalarını fabrika önlerine, yoksul mahallelere taşımasının, işçinin sesine ses katmasının, taraf olmasının zamanıdır.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.