Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Hukuk sistemi ve liberalleşme

Bu yazı Dayanışma Forumu'nun Eylül 2022 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

Ali Rıza Aydın

Yayın Tarihi: 14.10.2022 , 08:58 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54

"Hukukun toplum tarihinden bağımsız bir tarihi yoktur.”
Karl Marx

Bireyin ekonomik, siyasal ve yönetsel olarak toplumsal ilişkilerin önüne geçtiği, bireysel hak ve özgürlüklerin, serbestleşmenin asıl olduğu liberalizm ile toplumsal düzenin kurallarını oluşturan ve insanların ortak aklının ürünü olan hukuk bağlantısı ilk bakışta çelişkili gibi gözükür. “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” sözünün de kurallardan oluşan, tanım yapan, sınırlandıran, yasaklayan, buyuran, yaptırıma dayanan hukukla uyum sağlamayacağı, engelsiz serbestliği, keyfiliği işaret ettiği sanılır. Dahası, liberalizmin bu uyumsuzluk nedeniyle “doğal hukuk” savunuculuğu yaptığı; insanın koyduğu, yarattığı, zamana, mekana ve koşullara göre değiştirerek yaşattığı hukuku reddettiği ileri sürülür.

Bir kere, bu tür dönemlere bağlı ve de yanılsamalı değerlendirmeler tarihin sınıfların tarihi olduğu, liberalizmin ve hukukun sınıfsallığı gerçeğini görmezden gelerek yapılabilir ancak.

İkincisi, liberalizmin insanın doğasından kaynaklandığı öngörülen, doğal hak ve özgürlüklerden oluşan doğal hukukla geçmişte kurduğu, günümüzde de kimi zaman kafaları karıştırmak için kullanılan ilişki hukukun kimlerin çıkarına hizmet ettiği ya da kullanıldığı değerlendirmesi yapılmadan soyut, yüzeysel kalır.Örneğin Roma Hukuku, özel mülkiyetin egemen olduğu bir toplumda serbest girişim ve rekabetin, özel mülkiyetin toplumsal yaşam koşullarıyla ilişkileri kurmasıyla günümüze kadar gelmiştir. Günümüzde kapitalizmin ve emperyalizmin ulusal ve uluslararası hukukla ilişkisi, uzun neoliberalizm dönemi de dahil olmak üzere sömürünün ilişkisidir ve hukuk bu ilişkiyi çok yönlü liberalleşerek uyumla sürdürmektedir. Ki hukukun uygulayıcıları ve yorumlayıcıları da “özgürlük” şapkası altında bu liberalleşmeye örtülü ya da açık, öyle ya da böyle uyum sağlamaktadır. Teoride Kıta Avrupası diye tanımlanan hukukun Anglosaksonlaşması, hukuk kurallarına bağlı karar vermek zorunda olan yargının da bu değişime uyması liberalleşmenin tipik göstergelerindendir. Monique ve Roland Weyl, doğal hukuku yalnızca “bir ara ilerleme” olarak tanımlarlar. “Bir sübjektifliğin yerine bir başka sübjektifliğin, dolayısıyla bir keyfiliğin yerine bir başka keyfiliğin konulmasından ibarettir; doğal hukuk burjuvazinin saldırı silahı olmuş, burjuvazi bununla feodal kurumlara saldırmış, eski rejimin hukukunu doğal hukukun onurunu çiğnediği için eleştirmişti; oysa, doğal hukuk sonradan burjuvazinin sosyal ilerlemeye karşı silahı olmuştur ve burjuvazi doğal hukuka uygun tek düzen saydığı kurulu düzeni savunmaya başlamıştır: tutucu bir yasa iyi bir yasaydı, çünkü doğal hukuka uygundu. İşçilerin talepleri ise doğal hukuka aykırı olduklarından reddedilmeliydiler.” “Bireycilik ve liberalizmden esinlenen doğal hukukun en büyük eksikliği, temel yanılgısı, ezilen ile ezenin hukuki ilişkilerini aynı ahlak anlayışı içinde görmek, sahte bir eşitlik ve evrensellik formülasyonu içinde haklı göstermekti.” Gerçekte ve Eylemde Hukukun Payı: Marksist-Leninist Bir yaklaşımla, Konuk Yayınları, 1975, s.24.

Nitekim liberallerin “büyük düşünür”leri olarak nitelendirdikleri Hayek, liberal sistemin devleti hareketsizliğe mahkum etmek olmadığını söylerken “bırakınız yapsın” sözlerinin son derece belirsiz olduğunu, liberal siyasetin dayandığı prensipleri değiştirmek ve bozmaktan başka bir şeye yaramayacağını belirtir. “Hiç şüphesiz, devlet icraatta bulunacak ve bu icraatı mutlaka bazı tesirler husule getirecektir”. “Mühim olan nokta, ferdin, devletin hattı hareketini önceden görebilmesi ve şahsi projelerini tanzim etmek hususunda bu bilgiyi mihenk taşı olarak kullanabilmesidir.” “Hukukun Hakimiyeti Kaidesi, teşrii selahiyetlerin (yasama yetkilerinin) sınırlandırılmasını, ferde vazgeçilmez bazı hakların tanınmasını, insan haklarının dokunulmazlığını tazammun eder (içerir).” Friedrich A. Von Hayek, Kölelik Yolu, Liberte Yayınları, 2. Baskı, 1999, s.110, 114.

Fransız liberal filozofu Bastiat’nın hukuk yaklaşımına bakmak da dünü ve bugünü bir arada değerlendirmeye yetecektir. Bastiat, “hayat tanrının bir lütfudur” derken insanı insan yapan şeyleri üç başlıkta toplar: hayat (bireysellik), özgürlük, mülkiyet… Ve bu üç armağanın insan yapısı yasalar düzeninden önce geldiğini ve onun üstünde olduğunu söyler. “Hayat, özgürlük ve mülkiyet insanlar yasalar yaptığı için var değildir. Aksine, ezelden beri varolan bu unsurların kendisi insanı hukuk yapmaya sevk etmiştir.” “Öyleyse hukuk”, bireyin meşru savunma hakkının (bireysel hayatının, özgürlüğünün ve mülkiyetinin) kollektif organizasyonudur.” Bu ortak güç organizasyonunun amacı “kişilik, özgürlük ve mülkiyet haklarını korumak ve adaletin hepimize hükmetmesini sağlamak”tır. Frederic Bastiat, Hukuk, Liberte Yayınları, 2005, s.15. Bastiat kitabında sosyalizmi yasal bir soygun düzeni olarak tanımlamaktan geri kalmaz. “Ortada yasayla meşrulaştırılmış bir soygunun olup olmadığı kolaylıkla teşhis edilebilir. Bunun için önce yasanın birilerine ait olan şeyleri alarak, ait olmadıkları başka kişilere verip vermediğine bakılır” der. Parantez içi ekleme yazara ait.

Hayek durumu öz olarak şöyle açıklar: “Devlet sadece umumi şartlara, ‘tipik durum’lara uyan kaideler koymakla iktifa etmeli; zaman ve mekana bağlı hususlarda ferde hareket serbestisi bırakmalıdır; çünkü ancak fert bu hususi hal ve şartları mükemmel bir şekilde görebilir, hareketlerini buna göre tanzim edebilir.” Hayek (1999), s.105. Liberallerin kapitalist sistemin serbest rekabet devresini önemsemeleri ve Hayek’in “Devlet plancılık sahasında ileri gittiği nispette, fertlerin plan yapmaları güçleşir” sözleri AKP’nin Devlet Planlama Teşkilatını kapatmasını gayet net açıklıyor.

Yanıtı Engels ve Marx şöyle verir: “Hukukçu, önceden saptanmış önermelerle iş gördüğünü sanır. Oysa bunlar ekonomik (ve toplumsal) yansımalardan ibarettir”. Friedrich Engels, “Conrad Schmidt’e 27.10.1890 Tarihli Mektup”, Karl Marx - Friedrich Engels, Devlet ve Hukuk, Derleyen ve Çeviren: Rona Serozan, Ayrıntı Yayınları, 2016, s.18. Parantez içi ekleme yazara ait. “Her üretim biçimi kendine özgü hukuki ilişkileri ve kendine özgü hükümet biçimlerini yaratır”. Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Sol Yayınları, Giriş.

Özgürlüğü tek başına öne çıkaran savlar hukuk ile özgürlüğü birlikte ele alırken özgürlüğü “bireysel”, hukuku da bireysel özgürlüğün güvencesi olarak anlatırlar. Böylece “insanı insandan koparan özgürlük” sermaye birikimine ve sermaye sınıfına, koşut olarak da sermaye sınıfının emekçiler ve kamusal alan üzerindeki sınırsız baskısına uygun serbestliğin adı, “üstün hukuk” da bu düzenin koruyucusu olur. Doğal hukuk savı burada kendisini pozitif/dinamik denilen hukuka geçmekte sakınca görmez. Sermaye sınıfının istek ve gereksinmelerine göre değiştirile değiştirile esnekleşerek liberalleşen, yaşayan bir hukuk söz konusudur. Yargı da bu serbestliğin kurumsallaşması içinde aynı amaçla yerini alır. Elbirliğiyle “sermayenin işçiyi ezme özgürlüğü” için hizmet ederler.

Doğal hukuk yerine geçen akıl, bir yandan hak savaşımları veren emekçilerin, köylülerin, işçi sınıfının aklı olurken, diğer yandan liberalizme sığınarak sömürücü sınıfın aklıdır. Özgürlük bu ikinci aklın tüm toplumun aklı olduğuna dair sihir gibi kullanılır. Din ve soy referansı yoktur ama insanlığın ortak aklı gibi sunulan “özgür birey aklı” da egemen sermaye sınıfının, onunla birlikte burjuvazinin aklından başka bir şey değildir. Bu, hukuka üstünlük payesi vermek, hukukun kılıf olarak kullanılmasını sağlar. Liberalizme sığınarak, sömürünün hukukunu “hukukun üstünlüğü” şemsiyesi altında savunanlar sömürücü düzen karşıtlarını da frenlemek isterler, düzenle uyumlaştırmak isterler. “Çünkü liberalizm, kendi başına siyasal ve ideolojik bir ağırlık taşımazken, başka akımlarla girdiği etkileşimde mutlak hakimiyet” kurabilir, “kimilerini tahrip” eder, “kimilerine ciddi bir enerji” sağlar. Kemal Okuyan, Hatırlatma Dozu: AKP Türkiye’sinde Liberal Hezeyanlar, Yazılama Yayınevi, 2022, s. 13.

Kemal Okuyan’ın da vurguladığı gibi, “Türkiye’nin yakın tarihi, aynı zamanda liberal saldırganlığın tarihi”. “Liberalizm, eşitlikçiliğe özgürlükçü bir paradigmayla saldır”dı. “Girişimcinin, piyasa oyuncusunun özgürlüğünü fetişleştiren otantik liberalizm, girişimcinin özgürlüğünü yok etmeden eşitliğe (ve de gerçek özgürlüğe) ulaşılamayacağı gerçeğinden hareket eden komünizmle mücadelede insanlar arası eşitliğin mümkün ve istenir bir şey olmadığı düsturuna sadık ilkel anti-komünizmi cilalayarak, çağın temel çelişkisinin otokrasi yanlıları ile özgürlükçüler arasında olduğu yalanını piyasaya” sürdü. Age. s. 14,15. Bu bağlamda “Toplumdaki yaygın özgürlük fikrinin (ki bu, egemen sınıfın özgürlük fikridir) zorunluluk kavramıyla ilişkisinin karşılıklı dışlayıcılık çerçevesinde kurulması bir tesadüf değil.” Nevzat Evrim Önal, İnsan Bencil mi? Yazılama Yayınları, 2022, s.24.

Liberalleşmede asıl olan üretim araçlarının özel mülkiyetinin ve serbest rekabetin serbest piyasayla daha etkin ve adil olacağı savı, devleti ekonominin ve piyasanın dışında tutmayı gerektirirken, koşut olarak işgücünü satmak zorunda kalan emekçileri de hak aramada susturmayı, etkisizleştirmeyi gerektirir. İşte burada hukuka olan ihtiyaç kendisini gösterir.

Hukuk hem -gerektiğinde devreye sokmak üzere- devleti devre dışı tutacak, sınırlandıracak hem de emekçileri, onların ekonomik/siyasal örgütlü gücünü baskı altında tutacak, gerektiğinde de devre dışı bırakacak; kapitalizmin kriz anlarında, kurtarma, teşvik, destekleme, para ve kredi düzenlemeleri, sermaye piyasası düzeninin korunması, borç ertelemeleri, varlık barışı, imar ve vergi afları gibi birçok alanda güvence sağlayacak; öte yandan anayasada yazan hak ve özgürlükler de bireysel ve sınıfsal okunup uygulanacak. Anayasa Mahkemesinin, son dönemde arttığı söylenen hak ve özgürlük ihlal kararları bireysellik ve sınıfsallık kapsamında olup, emekçiler üzerinde yaygınlaşan ihlal ve gasplara çözüm olamamakta, hatta ilgili bireye uygulanmasında dahi amacına ulaşan bir denetimden söz edilememekte. Başta düşünce, düşünceyi açıklama ve yayma, basın ve yayın, toplantı ve gösteri yürüyüşü, siyasi faaliyet hak ve özgürlükleri olmak üzere tüm hak ve özgürlükler egemen sermaye sınıfı için açık ve sınırsız, emekçiler için soyut, sınırlı veya yasak olacak.

Devlet sermayeyi, rekabeti, piyasayı serbestleştirip desteklerken, üretim araçlarının özel mülkiyetini korurken, girişim özgürlüğünün önünü temizlerken, sözleşmelerin yerine getirilmesini sağlarken, emekçilerin hak savaşımlarını önlüyor, hatta hak savaşımlarıyla kazanılanların gasp edilmesine de göz yumuyor. Hukuk burada, düzenin üzerine giydirdiği kılıfla bireyselleşerek, serbest piyasa ve rekabete alan açarak liberalleşiyor, özel mülkiyet ve serbest piyasa devlet ve hukuk işbirliğiyle koruma altına alınıyor, yetmediğinde yargı denetimi devreye giriyor, yetmediğinde cezasızlık iklimi ve düşman ceza hukuku devreye giriyor, yetmediğinde de yargının örgütlenme, kadrolaşma, görev ve yetkileriyle oynanıyor. Üstün denilen hukukun, bağımsız denilen yargının gerçeği bu: liberalizm ya da neoliberalizm kural ve kurumlarla oynamanın, zamana ve mekana göre değişikliklerin adları oluyor. Değişmeyen; sömürü…

Bu hukuk aynı zamanda herkesi “kanun önünde eşit” sayarken ekonomik, siyasal ve toplumsal eşitsizlikleri, sınıfları, sermaye sınıfının emekçiler üzerindeki söz ve karar sahipliğini koruyor; düzen gerçeğini açıklamaya anlatmaya çalışanları ya da direnme hakkını kullananları, baskı altında tutuyor. Baskı, Haziran Direnişi örneğinde olduğu gibi, hak arayanlar üzerinde şiddete dönüştüğünde de yine hukuk kullanılarak şiddeti meşrulaştıran kararlara imza atılıyor.

Sosyal olduğunu söyleyen devlet dahi liberalizmi güncelliyor. Kuvvetler ayrılığı gibi denetim düzenekleri de piyasa üzerindeki devlet gücünü sınırlama ya da kapitalist/emperyalist ilişkiler çıkarına kullanma amacına kolaylıkla yönlendiriliyor. Özel mülkiyetin, girişim özgürlüğünün korunmasında, sözleşmelerin eşitsiz tarafların özgür iradelerini yansıttığı yanılsamasının dayatılmasında hukuk destekli aynı düzenek devrede. “Demokratik, laik, sosyal hukuk devleti” sözcükleriyse liberalleşmedeki çağdaşlaşmadan başka bir şey değil. Dönemsel olarak devreye giren, özel girişimciliğin girmediği alanlarda devletin görev üstlenmesi şeklindeki politika ve uygulamalar hukuka dayandırılırken bir başka zaman diliminde hukukla korunan özelleştirmelerle yok ediliyor.

“Evrensel bir insan hakkı düzeyine yüceltilmiş olan bireysel, (şirketsel) özel mülkiyet hakkı, (girişim ve sözleşme özgürlüğü) herkesçe içselleştirildiği ölçüde her gün yoksul insanların açlıktan ölmek dahil türlü korkunçluklara maruz kalmasıyla sonuçlanan sınıfsal şiddet öznesizleşir; burjuvazi de egemen sınıf olarak toplumsal sorumluluktan arınıp işçilere geçim olanağı sağlayan, ‘ekmek veren’ zengin bireylere dönüşür”. Nevzat Evrim Önal, İnsan Bencil mi? Yazılama Yayınları, 2022, s.261-262. Parantez içi eklemeleri bana ait. Hukuk bu ilişkilerin ürünü olarak biçimlendirilir ya da “herkes” diye başlayan hukuk metinlerindeki "herkes" zengin bireyleri tanımlar. Hukuk, kendi sözüne uymaz; sömürenlerin egemenlik, sömürülenlerin biat düzenini tanımlamaya başlar. Siyasal iktidarlar hukuku bu şekilde biçimlendiremez ya da uygulayamazsa “hukuksuzluk” devreye sokulur. Ki bu da liberalleşmenin dönemsel ve güncel durumu ne kadar değişirse değişsin, kaynağına, doğal hukuk yaklaşımına dayandırılır. Dikkat edilmesi gereken konu, hukuksuzluğun emekçiler yönünden yaptırımı içerirken, sermaye sınıfı yönünden doğallığı içeriyor gösterilmesidir. TÜSİAD’nin zaman zaman siyasal iktidarı hukuka ve kurumsallaşmaya daveti hukuksuzluğun ve kurumsuzlaşmanın karşıtı gibi gözükse de, sermayenin kârı, büyümesi, egemenliği ve emekçileri kolayca yönetip denetleyebilmesi için önünü görmesinden başka anlam içermez. Düzen içi kimi azgın durumlarına sermayenin de tepki göstermesi, düzenlerini koruyucu tavır içinde olması kendileri yönünden olağan. Olağan olmayan, bu tür “hizaya çağrılar”ın sermaye sınıfından olmayanlarca olumlu karşılanması. Düzenlerini koruyucu tavır konusunda emekçilerden gelen her hareketi, hak isteğini dikkatle izleyip önlem almayı, devlete (kimi zaman şiddete dayalı) önlem aldırmayı, hukukla düzenlemeler yaptırmayı, yargı kararlarıyla denetimlerine destek almayı gayet iyi yöneten sermayeye sırf iktidara eleştiri getiriyor diye sarılmak, denize düşenin yılana sarılması gibi vahim durumu göstermekle kalmaz, sınıfını satmaya kadar gider.

Genel oy hakkı da seçimden ve sandıktan önce eşitsizlikle çalınıyor. Seçim hukuku bu eşitsizliğin üzerine daha adaletsiz bir seçim sistemini dayatıyor ve her seçimden önce egemen siyasetin isteğine uygun duruma getiriliyor. Sermaye sınıfının siyasal iktidarı bir seçimi bir ya da birkaç siyasi partiyle kazanırken başka bir seçimi de başka bir partiyle kazanmaya devam ediyor. Seçme hakkını kullananlarda, seçilenlerde, siyasi partilerde, hükümetlerde ya da başkanda farklılıklar olsa bile kapitalizmin siyaseti devam ediyor. Bireyin hak ve özgürlüğü özel mülkiyet hakkının, girişim ve sözleşme özgürlüğünün sınırsızlığıyla sermaye sınıfının, ulusu da aşarak çok uluslu şirketlerin hak ve özgürlüğüne dönüştürülüyor. Özgürlük adı altında laiklik yıkılıp sınıfsallık perdelenirken sermaye sınıfı güçleniyor, sömürü derinleşiyor.

Liberalizm doğal hukuk öğretisinden, insanın doğuştan gelen birtakım dokunulmaz hak ve özgürlüklerinin olduğu görüşünden etkilendi. Bunların başında da mülkiyet hakkı geliyordu. Burjuva devleti ve hukuku mülkiyet hakkını, bağlı olarak da girişim ve sözleşme özgürlüğünü anayasal ve yasal güvence altına aldı. Uluslararası sözleşmeler de bu güvenceyi genelleştirdi. Hatta İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinde (İHAS) olduğu gibi bu tür sözleşmelere yasa gücü tanındı, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesinde (İHAM) olduğu gibi anayasal ve yargısal iç denetim yolları üstüne dış denetim yolları eklendi. 1982 Anayasasının “Başlangıç”ına göre Türkiye Cumhuriyeti “dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi”. “Milletlerarası andlaşmaları uygun bulma” başlıklı 90. maddeye göreyse; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmünde” ve “bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz”. Bu maddeye 2004 yılında; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır” şeklinde bir tümce daha eklendi. Daha sonra 2007’de akademik komisyon tarafından yapılan öneriler daha keskindi. Anayasanın 6. maddesindeki “kayıtsız şartsız milletin” olarak tanımlanan egemenlik, “milletlerarası ve milletlerüstü kuruluşlara üyelikten kaynaklanan sınırlamalar saklıdır” kaydıyla milletin olacaktı. Kanunlar da usulüne göre kabul edilmiş sözleşmelere aykırı olamayacaktı. Bu öneriler yürütülüp yaşama geçirilemedi. Bu konuda bkz. Ali Rıza Aydın, https://haber.sol.org.tr/yazar/ikiyuzlulukte-siginilacak-yer-aramak-316…. Konu temel insan hak ve özgürlükleriydi ama bir, bireyseldi; iki, neredeyse bütün hak ve özgürlükler mülkiyet hakkını, girişim ve sözleşme özgürlüklerini koruyucu düzen içinde okunuyordu. İkinciye bir destek güç daha eklendi: laikliği yok eden din özgürlüğü.

Hukuk ve liberalleşme konusunda taşları yerli yerine oturtacağımız temel başlık, anayasaların, yasaların ve tamamlayıcı diğer hukuk metinlerinin ekonomi politikleridir. Bu konuda Anayasa alanında yapılan bir çalışma için bkz. Ali Rıza Aydın, “Anayasaların Ekonomi Politiği Üzerine”, Gelenek Dergisi, Sayı 120, Mayıs-Haziran 2013, s.40-59; hukuk alanında yapılan bir çalışma için bkz. Ali Murat Özdemir, “Sözün Mülkiyeti: Hukukun Ekonomi Politiği”, Dipnot Yayınları, 2008.

Liberalleşme konusunda geçmişe gönderme yaparsak 20. yüzyılda anayasal güvenceye kavuşturulan konunun daha Cumhuriyetten önce yaşanıp geldiğini görürüz. 19. yüzyılın ortalarında Avrupa’da “yüzyıllar boyunca ekonomiyi zincire vuran ve kitleleri sefalete sürükleyen himaye duvarlarının kaldırılmaya başlanması” savunulurken bu rüzgarın Osmanlı devletine de ulaşması liberaller tarafından şöyle anlatılır:

“Sultan I. Abdülmecit döneminde, 1840’dan itibaren ‘Tanzimat’ diye isimlendirilen Türk devlet yapısının yeniden düzenlenmesi hareketi başlatıldı. Bu yüzden düzenleme, tahsilli Avrupalılar tarafından esas itibarıyla askeri yapının modernleştirilmesine yönelik tedbirler olarak bilinir. Oysa hakikatte bu uygulama çok daha derin etkili iktisadi refomları da ihtiva etmekteydi. 1856 yılında yabancılara Osmanlı devleti topraklarında mülkiyet hakkı verildi. Boğazlar serbest ticarete açıldı. Kısa bir müddet sonra, dahili ticaret monopolü kaldırıldı. Sermaye girişini teşvik için, benzer projelerin bazı başarısızlıklarına dayanarak, Osmanlı Bankası kuruldu ve bankacılık hizmetleri modernleştirilmeye başladı.” Detmar Doering’in “İktisadi Ahenkler” ve “Hukuk” kitaplarının yazarını anlattığı Frederic Bastiat kitabının Türkçe baskı için önsözü. Liberte Yayınları, 1999.

Korkut Boratav da, 1908’e devredilen ve 1920’ler Türkiye’sine de yansıyan Osmanlı ekonomik mirasının ana özelliğini “yarı-sömürgeleşmiş bir toplum yapısı” olarak tanımlarken, Mears’ın şu saptamasını aktarır:

“Yabancı sermayenin etki alanının Osmanlı İmparatorluğu’ndan daha geniş olduğu bağımsız bir devlet herhalde yoktur. Bu miras, sadece ekonomik girişimleri ilgilendirmekle kalmaz, Türkiye’nin politik ve toplumsal hayatının tümüne etkilerini yayar… Siyasî denetim sağlamanın en güvenceli ve en basit yöntemlerinden biri sermaye kaynakları üzerinde egemenlik sağlamaktır. Eski Osmanlı İmparatorluğu, şaşılacak derecede dış malî çıkarlara ipotek edilmiş durumda idi.” E.G. Mears, Modern Türkiye, 1924’den aktaran Korkut Boratav, Türkiye İktisat Tarihi 1908-2009, İmge Yayınevi, 2012, 17. Bası, , s.19.

Derginin bu sayısında Fatih Yaşlı tarafından çalışılan ayrı bir yazı konusu olmakla birlikte, 1982 Anayasasının laiklikle ilgili hükümleri değişmediği halde Anayasa Mahkemesinin 2012’den sonra kendi ilkelerini yok sayarak, laiklik tanımını esnetmesini ve din özgürlüğüne bağlamasını, bunun adına da “özgürlük yargısı” denmesini, "din özgürlüğü diye diye yok edilen laiklik" diyebileceğimiz liberalleşmenin örneklerinden biri olarak bir kez daha vurgulamakta yarar var. Dinselleştirilmiş düzende sermaye egemenliği daha rahat hareket ediyor, daha rahat sömürüyor, daha rahat susturuyor. Anayasa Mahkemesi başkanının övünçle vurguladığı yeni laiklik tanımındaki özgürlüğün ABD’nin özgürlük anlayışından, burjuvazinin özgürlük anlayışından farkı yok. Özü sömürünün özgürlüğü. “Laiklik tehlikede değil” derken de sermaye-din özgürlüğü esastır demek isteniyor. Laik diye tanımlanan patronlarla birlikte altılı masadaki siyasal partiler de laikliği din özgürlüğüne sıkıştıran tanımına karşı değiller. Laik olmayan hukuk, sermaye ve piyasa düzenini dinselliğin el atmasıyla daha kolay ve rahat yürütüyor.

Hukukta liberalleşmenin hareket noktaları pozitif hukukun birçok belgesinde görülmekle birlikte, hiyerarşik olarak, üstün ve bağlayıcı olarak anayasalarda yerini bulur. Bu durum denetim düzenekleri ve normları yönünden de önemlidir. Son aşamada anayasalara uygunluk aranacak, anayasalar bağlayıcı yolu çizerken anayasal yorum teknikleriyle yolunu belirleyecektir. Bu nedenle hukukta liberalleşme liberal anayasacılıkla, özgürlükçü anayasacılıkla yol bulur. Buradaki genel ilkeler de: (i) soyut bireysel/toplumsal hak ve özgürlükler ve sınırlandırmalar; (ii) toplum içinde devlet ve sınırlandırılması; (iii) devlet içinde siyasal iktidar ve sınırlandırılması; (iv) siyasi faaliyet ve sınırlandırmalar; (v) anayasal ve toplumsal denetim yolları ve sınırlandırmalar; (vi) sınıflı toplumun tüm özellikleri ve sınıfsız gibi gösterilme başlıklarıyla yerini alır. Liberalleşme ve biçimlendirmede dönemsel farklılıklar olsa da yatağı ve akışı belirleyen ekonomi politik. Türkiye’de bunların birçok örneği yaşandı, yaşanıyor. Güncel örneklerden biri, yukarıda da vurguladığımız gibi, en temel ilke olan laikliğin 2012 yılına kadar yorumu ile 2012 sonrası yorumudur. Aynı Anayasa hükümleriyle uzunca bir süre laiklik korunurken bu hükümler değiştirilmeden laiklik yok edilebildi.

1924 Anayasası döneminde hem laiklik, hem korumacı ve devletçi yatırımlar hem de kapitalist/emperyalist düzene eklemleme bir arada uygulandı. 1950 ve devamında Demokrat Parti dümeni liberalizme çevirmeyi üstlendi.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliğinin zaferi ve artarak devam eden sosyalist güçlerin sosyalizmin hak ve özgürlüklerine yaklaşma, Avrupalı burjuva devletleri parlamentoları güçlendirme ve de denetleme konusunda anayasal ve yasal düzenlemelerde harekete geçirdi.

1961 Anayasası sosyalizmin burjuva devletlere etkisinin geç kalan etkisiyle oluşturuldu ama kapitalist/emperyalist dünyayı saran komünizm karşıtlığı 1961 Anayasası döneminde Türkiye’de de katı şekilde uygulandı. Nitekim 12 Mart 1971 Muhtırası ve 1971 Anayasa değişiklikleri, 12 Eylül 1980 darbesi ve 1982 Anayasasını da etkileyecek şekilde, geldi ve emekçi halka karşı baskı ve şiddetin de dayanağı yapıldı. Bu süreçte Cumhuriyetin ilerici niteliğiyle liberal ve gerici nitelik bir arada yürüyor gibi gözükse de, grafikte zikzaklar olsa da genel eğilim liberalleşmedir, koşut olarak gericileşmedir. Hukukun seyri de aynı yöndedir.

12 Eylül darbesi öncesi 24 Ocak kararları, sonrası MGK ve Hükümetiyle, devamında ANAP iktidarıyla yeniden yapılandırma adı altında devletin küçültülmesi, kamu tüzel kişiliğinin parçalanması ve dağınıklık, karar verici kurulların çoğaltılması, bu kurullardaki özel/devlet karışımı kadrolaşmalar, bağımsız idari otoriteler, denetim düzeneklerinde denetimsizlik üzerine oynamalar, her seferinde esnekleştirilen ve kolaylaştırılan özelleştirmeler ve güçlü yürütme/zayıf yasama, temel mali yasaların devre dışı bırakılması gibi birçok uygulama devletin ticarileştirilmesi ve piyasalaştırılmasının yollarının hukukla güvence altına alınmasını sağladı. Neoliberalizm adı altında uluslararası sermayeye entegre olunurken, kamu kaynakları da sermayenin talanına açıldı. Özelleştirmeler 1999 yılına kadar anayasal dayanak olmadan çeşitli yasalarla yürütüldü. Anayasa Mahkemesi, devletleştirme Anayasada varsa, karşıtı işlem olarak özelleştirme Anayasaya aykırı olmaz diyerek bu yasalara onay verdi. Sonunda 1999 Anayasa değişikliğiyle anayasal güvence geldi. Anayasanın 47. maddesine “Devletin, kamu iktisadi teşebbüslerinin ve diğer kamu tüzel kişilerinin mülkiyetinde bulunan işletme ve varlıkların özelleştirilmesine ilişkin esas ve usuller kanunla gösterilir” hükmü eklendi. Ayrıca, “Devlet, kamu iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzelkişileri tarafından yürütülen yatırım ve hizmetlerden hangilerinin özel hukuk sözleşmeleri ile gerçek veya tüzel kişilere yaptırılabileceği veya devredilebileceği”nin kanunla belirleneceği hükmü de getirildi.

1990’ların koalisyon hükümetleri, farklı hükümetler ve siyasi partilerle tek siyaset ilkesini uygulamaya devam ettiler. IMF programı, Kemal Derviş, "on beş günde on beş yasa", 2000’lere geçişin sloganları olarak hala belleklerde. Tüm girişimlere karşın ortaya çıkan sorunlar ve sermayenin doymazlığı 2002’de proje partisi AKP’yi getirdi, “tam yol ileri” denildi.

12 Eylül’de oluşan MGK dönemindeki Konsey kararları ve 1981’de seçimsiz oluşturulan Danışma Meclisi kanunlarıyla başlayan süreç, 24 Ocak 1980 kararlarının ve neoliberal politikaların uygulanmasının hukuksal zeminini oluştururken bu dönemde kabul edilen kanunlar 1982 Anayasasının hükümlerinin de dayanağı oldu. Liberalleşmenin hukuka yansıması olan bu dönemin MGK kararları ve yasaları, Danışma Meclisi yasaları 1982 Anayasasının geçici 15. maddesiyle koruma altına alındı, Anayasa Mahkemesinin denetimi dışında tutuldu. Denetimsizlik süreci 2010’a kadar devam etti, 12 Eylül 2010 tarihindeki halkoylamasıyla kabul edilen Anayasa değişikliğiyle geçici 15. madde yürürlükten kaldırıldı. AKP bu maddenin kaldırılmasını 2010 Anayasa değişikliğiyle yargı üzerinde yapmak istediği operasyonu perdelemek amacıyla kullandı. O tarihten sonra söz konusu yasaların anayasal denetiminin amaçsal işlevi zayıflamış iken, bir yandan da yargının güdümleştirilmesi sonucu yargıçların bu yasaların maddelerini Anayasa Mahkemesine götürme görev ve yetkileri de körelmişti. Daha sonraki süreç TBMM yasaları ve KHK’ler dönemi olarak sürdü, 2018’den sonra da parlamento gücü zayıflatılarak başkanlı rejime ve KHK’lerden daha esnek Cumhurbaşkanı kararnameleri (CBK) dönemine geçildi.

Bütünsel olarak bakıldığında MGK kararları, KHK’ler, OHAL KHK’leri, CBK’ler gibi liberalleşmenin daha kolay yapıldığı söylenebilecek hukuk belgeleri üzerine yoğunlaşmak yanıltıcıdır. Danışma Meclisi ve başkanlı rejim döneminin Meclisi de dahil olmak üzere olağan dönemlerde seçimlerle oluşan Meclislerin çıkardığı yasaların genel içeriği de liberalleşmeyi işaret etti.

Devletin devrede olması gerektiği zaman ve alanlarda yasaların hızlı çıkması, olmadı kararnamelerin ve kararların devreye girmesi, uygulama kararlarının etkin ve hızlı alınması da istenir ki bu da küçük de olsa güçlü, kararlı devleti, güçlü iktidar liderini işaret eder. Siyasi partilerin programları ve ilkeleri yerine liderlerle tanımlanması bundandır. Türkiye yıllardır, teoride adı ne olursa olsun başkanlı rejimle yönetilme konusunda sermayenin ve uluslararası güçlerin baskısı altında oldu. Başkan Erdoğan’ın 2014’de cumhurbaşkanı seçilmesiyle başlayan fiili durum 2017’de Anayasa değişikliğiyle, 2018’de de seçimle devreye sokuldu. Tekleştirme uygulamasının tersi denilebilecek bir süreç 12 Eylül sonrasında ve ANAP döneminde yaşandı. Karar verici kurullar parçalandı, çoğaltıldı; bütçe de yüzü aşkın “fon”la parçalandı. Amaç aynıydı: hızlı ve etkin karar ve uygulama. Geçmişteki bu parçalama da günümüzdeki tekli rejim de liberalleşme…

Hukuktaki liberalleşmeye tahkim, Anayasanın 125. maddesine göre “İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açık” iken tahkim 1999 yılında yapılan değişiklikle Anayasaya girdi. Bu hükme göre “Kamu hizmetleri ile ilgili imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinde bunlardan doğan uyuşmazlıkların milli veya milletlerarası tahkim yoluyla çözülmesi” öngörülebilecek, “Milletlerarası tahkime ancak yabancılık unsuru taşıyan uyuşmazlıklar için” gidilebilecek. arabuluculuk gibi aslında girişim ve sözleşme özgürlüğünün ara düzeneklerini ve dinselleşmeyi, dinselle ve dinsel örgütlenmelerle çözümlemeye kalkışılan uyumlaştırmayı eklemek gerekir. Anayasal ve yasal yol ve yöntemler yanında dinsel davranış kurallarının devletin ve hukukun içine girmesi, hukuku yok eden değil, liberalleştiren, sermayenin yapan işlev görür.

Hukukun, adı ve içeriği ne olursa olsun bir sistem için doğaya, insana, kültüre, ekonomik, siyasal ve toplumsal ilişkilere, bireysel ve toplumsal yaşama, eğitime, sağlığa, güvenliğe, toprak ve kaynak kullanımına, mülkiyete ve sözleşmeye, borçlanma ve ticarete, aile ve eşyaya, çalışma yaşamına, suç ve cezaya, devlete, denetime ve ulusal ya da uluslararası alanda ortaya çıkan ya da çıkacak olanlara ilişkin sözü var. Ancak hukukun sözü de özü de öyle ya da böyle, kısa erimli ya da uzun erimli bir düzen için düzenleme içeriyor; düzenlemenin anlamı, kapsamı ve amacı ekonomi politiğiyle ortaya çıkıyor.

Türkiye’deki Anayasa değişikliklerinin, özellikle AKP döneminde, olağan kabul edilen niceliksel sınırlamaları fazlasıyla aşması; ağırlıklı olarak çalışma, seçim ve ihale hukuku olmak üzere yasalara sıklıkla el atılması; devletin örgütlenme, personel, akçalı hukukuna, denetim hukukuna el atmalar; Anayasa ve yasalarla ortaya çıkan görev ve yetki devirleri; merkezi yönetimle yerel yönetimler arasındaki görev, yetki, sorumluluk ve kaynak paylaşımında değişiklikler; tahkim ve arabuluculuk uygulamaları; dinselin devlete ve hukuka sokulması; hukuksuzluk derecesindeki hukuk ihlalleri; hukuk kurallarının ve yargı kararlarının, İHAM kararlarının isteğe ve ihtiyaca göre çifte standart uygulanması; Anayasa ihmal ve ihlalleri; uluslararası sözleşme ve bağlılıklardan istek ve ihtiyaca göre (İstanbul Sözleşmesi örneği gibi) keyfice çıkılması ya da NATO ilişkilerine toz kondurulmaması…

Bütün örnekler hem hukukun ekonomi politiğini anlatıyor hem de kapitalizmin kriz bahanelerinde farklı yönleriyle sarıldığı liberalleşmeyi. Aynı siyasetin farklı siyasi partilerce kısa ya da orta erimlerde sürdürülmesi, AKP dönemindeki gibi yirmi yıllık uzun süreler, çeşitli gelgitlerle birlikte düzenin liberalleşmeye sarıldığını hep gösterdi. Yasal güvence ilkesi, belirlilik ve öngörülebilirlik ilkeleri özellikle 12 Eylül 1980’den sonra “uygula-gör-düzelt” yöntemiyle yasalara sıklıkla el atılmasıyla altüst edildi. Kamusal alanların yerel, ulusal ve uluslararası egemenlerin “rant üleşmesi”ne açılması, bu kapsamda yerel yönetim, imar ve iskan yasalarıyla oynanması hukukla sıklıkla oynanarak yapıldı. Eğitim, sağlık ve güvenlik alanındaki piyasaya uygun düzenlememeleri, kamu-özel işbirliğini, “yap-işlet-devret”i ve küresel dengesizlikleri de unutmamak gerekiyor.

Aslında “liberalizm Türkiye’de kendi sınırlarının çok ötesine geçti, bir yandan solu düzen adına ıslah ederken diğer yandan milliyetçilik ve İslamcılık gibi, 1960 ve 70’li yıllarda karşı-devrimci bir misyonla hareket eden akımların ‘merkez’e yerleşmesine yardımcı oldu. Bununla da kalmadı, Türkiye’nin köksüz ve sonradan icat olan sosyal demokrasisinin sermaye düzeninin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden yapılandırılıp sağcılaştırılmasında rol üstlendi”. Kemal Okuyan (2022) s.14. “Sermayenin karşı saldırısı”nın ürünü olarak hukukun liberalleşmemesi düşünülemezdi.

Hukuk liberalleşmenin, serbestliğin, keyfileşmenin önlenmesinden, disipline edilmesinden daha çok yolunun açılmasının, engellerinin kaldırılmasının aracı oldu. Özü, ulusal/uluslararası sermaye sınıfının istek ve ihtiyaçlarının karşılanması, kamusal kaynakların sermaye sınıfına devri, sermayenin emekçiler üzerindeki denetiminin ağırlaştırılması; işçi sınıfının sermayenin egemenliğine karşı çıkmaması, sınıfsal savaşımının engellenmesi, sınıfsal örgütlü gücün kırılarak emekçilerin bireyselleştirilmesi, sonunda metalaşmaya rızası ve uzlaşmacılığıdır. Burjuva hukukunu çağdaş hukuk, üstün hukuk diye tanımlayanlar bir yandan eşitsizliği ve sınıfları saklarken diğer yandan da doğal hukuk teorisinden de destek almakta. Hukuku bu yönleriyle, sınıfsallığıyla görmek gerekir.

Hukuku “üstünlük” etiketiyle kayıtsız koşulsuz tabulaştırma, aynı şekilde yargıyı “bağımsızlık” etiketiyle sınıflar üstü gibi gösterme çabaları bireysel hak ve özgürlüklerle biçimlendirilirken, bireyselleştirmenin sermaye sınıfını, iktidarını, milliyetçi ve dinsel etkilerle donatılmış iktidar yandaşlarını içerdiğini, bu azınlık karşısındaki emekçi çoğunluğu dışarıda bıraktığını görmek gerekir.

Hukuk sistemindeki liberalleşme, savaşımlarla kazanılan pozitif hukuk kurallarının da liberal yorumla uygulanmasının yolunu açıyor. Hukuksal yapma ve etme işinin de dayanağı olarak gösterilen gücün (iktidarın) kuralları koyması savı işi pozitif hukuka dayayıp bırakmakta, hukukun üstünlüğü savıyla buluşturularak sınıfsallığı, emekçilerin sınıfsal örgütlenmelerini, çıkarlarını ve sınıf içi işbirliğini de önlemekte.

Liberalizm ekonomik, siyasal, yönetsel, birçok alanda çeşitli süreçlerde, doğal hukukla bağı da öne çıkarılarak bir ilişki ağı kursa da ya da siyasi yelpazenin çeşitliliği içinde liberalizme sarılınsa da bireyselliğe, serbestliğe ve piyasaya dayalı, özel mülkiyeti savunan gerçek içeriği ve anlamı hep aynı kaldı. Zamana ve mekana bağlı olarak ileri sürülen kuramsal hareketi ve uygulama çeşitliliği özünü değiştirmedi.

Bağımlılık ve sömürü ilişkisini özünde tutan hukuk, içine sömürülenlerin, ezilenlerin savaşımlarıyla kazanılan hak ve özgürlükleri ne kadar eklerse eklensin, ne kadar sosyalleşirse sosyalleşsin özünü değiştiremeyecek. Bu tür eklemeler ya değişikliklere takılacak ya da burjuva yargısının yorumuna.

Liberalizmin dayandığı doğal hukukun yanına eklenerek bugünlere kadar gelen, insanın koyduğu ve uyguladığı, zamana, mekana, koşullara göre değiştirerek yaşattığı pozitif hukuk her ne kadar hak mücadeleleriyle halka, insanca yaşama yaklaşsa da burjuva düzeni içinde sınıfsallığını hep egemen sermaye sınıfı için kullandı. Bu hukuk, genellik ve eşitlik ilkeleriyle kendisini bireysellikten uzak tutuyor gibi gözükse de hak ve özgürlükleri soyut göstererek ve bireyselliği öne çıkararak liberalleşmekten hiç uzak durmadı.

Sermaye sınıfı, istek ve ihtiyaçlarına karşılık bulacağı, engellerle karşılaşmayacak bir ekonomik ve siyasal düzen isterken hukuku bireyselleştirmek, liberalleştirmek gerekiyordu. Burjuva hukuku zamansal ve mekânsal koşullara göre kimi bireysel ve toplumsal hak ve özgürlükler konusunu içine alsa da, anayasal güvenceler sağlasa da bu iyileştirmeleri ne tam olarak sağlayabildi ne de sürdürebildi.

“İnsan beyni ile insanların birlikte yaşama düzeni arasındaki bağın, yansıması olarak da aydınlanma ve hukuk arasındaki bağın kökü, ‘doğanın insanlaşması’na, ‘davranışlarımızın kökeni’ne ve ‘ilk toplumların değişimleri’ne kadar uzanıyor. Ve ‘doğanın, toplumsallaşmanın ürünü olan beynimiz, düşünce ve davranışlarımız, evrensel çelişkilerin dışında’ tutulamıyor.”

“Hukuku, insanlık tarihindeki doğal, dinsel, örf, adet ya da gelenek gibi ‘toplumsal davranış kuralları’ olarak tanımlayacağımız genel başlıktan ayırmak gerekiyor. Bu ayırma aynı zamanda ‘arındırma’ anlamına da geliyor. Bu arındırma yapılmadıkça, gerici ve liberal ikilinin eşitliğe, laikliğe ve gerçek adalete saldırısında kullandığı birçok araç arasında en etkili kozu olan hukuk, sınıfsal bakıştan kurtularak isteyenin istediğini yapmak için sarıldığı bir sihirli değnek haline getiriliyor”. Ali Rıza Aydın, “Aynı Yolun Yolcuları: Aydınlanma ve Hukuk”, Yeni Bir Aydınlanma İçin: Gericiliğe Karşı Aydınlanma Mücadelemiz kitabı içinde, Yazılama Yayınevi, 2017, s.182

Sonuçta kapitalist/emperyalist ilişkiler içinde halk yönünden öne çıkarılan “sosyal demokratik söylem de toplumsal iktidarın kaynağını liberal yasacılığın kurgusuna eklemlenerek” ele almakta. “Liberal yasacılığın kurgusuna bağlılıkları nedeniyle hukukun sosyal demokratik söylemi ile liberal ve neoliberal söylemleri arasında mevcut bulunan köken birliği (burjuvazinin hukuku olma niteliği), bu söylemlerin sınıf pozisyonları üzerindeki farklı etkileri göze alındıkça, bir ölçüde de olsa önemini kaybedebilmekte”. “Kökendeki birlikle etkilerdeki farklılıkları birlikte saptadığımızda, üretimin sosyal demokratik söylemi içerisinden bir birikim rejimini belirli bir süre için istikrara kavuşturabilecek normlar, kurumlar ve örgütsel biçimler, toplumsal ağlar ve davranış kalıplarının, soyut emeğin toplumun kurucu unsuru olarak kabul edildiği bir kurguya referansla işlediği” kabul edilebilir. Ali Murat Özdemir, Sözün Mülkiyeti: Hukukun Ekonomi Politiği, Dipnot Yayınları, 2008. s.192.

Lenin’in uyardığı gibi; “liberalizmin arkasında, demokrasinin arkasında hangi toplumsal güçlerin, hangi sınıfların, ve bu sınıfların doğasında hangi siyasal özlemlerin bulunduklarını anlamak gerekir”. V.İ.Lenin, “Liberalizm ve Demokrasi Arasındaki Boşanma”, Severnaya Pravda, 11.8.1913, Burjuva Demokrasisi ve Proletarya Diktatörlüğü, Sol Yayınları, 2012, s.48. Hukuku anlayacağımız, müdahale ve mücadele edeceğimiz, sınıfsal savaşımda kullanacağımız yer burası.

Üretim ilişkilerinde olduğu gibi hukukta da örgütlü emeğin “kurucu rolü”nün etkin bir şekilde devreye girmesi söz konusudur. Emekçiler devrim ve sosyalizme hazırlanırken bireysellikten, meta olmaktan, üretim araçlarının özel mülkiyetinden, girişim ve sözleşme özgürlüğü yanılsamasından ve sermayenin denetiminden kurtulmayı, güncel sorunlara el atmayı artırarak sürdürmeyi, hukuka solun kamucu değerlerini yansıtmayı, boyun eğmemeyi, düzeni değiştirme gücünü örgütlemeyi ve seçeneğin var olduğunu yaşamlarının her anında göstermelidir.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.