Sayfa yolu
Hikâyenin sonu mu?
Gülay Dinçel
Yayın Tarihi: 03.04.2025 , 00:00 Güncelleme Tarihi: 04.04.2025 , 16:00
Düzen içi muhalefet, Türkiye ekonomisine ilişkin tartışmalarda uzun bir zamandır hikâye yokluğuna işaret ediyor. Neredeyse 2010’ların başından bu yana Türkiye kapitalizminin bir yol haritası olmadığı, bir yön arayışının devam ettiği öne sürülüyor. Bu arayış saptamasına muhalefetin sol kanadından sermaye birikim modelinin tıkanmış olduğu, yenisi konusunda sermaye sınıfı içi bir ortaklaşmanın sağlanamadığı katkısı yapılıyor. Sermaye birikim modelinde bir tıkanma yaşandığı önermesi kapsamlı bir tartışmayı hak ediyor, ancak ayrıca, başka bir yazıda yürütmek üzere.
Yeni bir hikâye ihtiyacı yeniden ve yeniden dillendirilirken Türkiye kapitalizminin aslında bir hikâyesi olduğunu, hatta sona gelindiğini söylemek daha doğru görünüyor. 2018’i başlangıç kabul edersek bir hikâye için yedi yıl hiç kısa bir süre değil. Son yedi yıl sermaye sınıfı açısından muazzam sayılabilecek kazanımlar elde edilmesini sağlarken Türkiye kapitalizminin yapısı gereği devasa sorunları da açığa çıkardı. Görünen o ki en ağır sonuç düzen siyasetinin yönetme becerilerindeki aşınma.
Sermaye sınıfı ve düzen adına sağlanan kazanımların kibre dönüşmüş bir büyüklenme yarattığı söylenebilir. Sadece sınıfına iyi hizmet etmenin gururu değil, ana halka işçi sınıfı olmak üzere toplumu kontrol altında tutma konusunda literatüre geçmeyi hak eden bir “maharet” sergilediklerini düşündüklerine, bunu uluslararası düzlemdeki iddiaların önemli dayanaklarından biri yaptıklarına kuşku yok.
Siyasi iktidar, 2018’de finansal sıkışma, 2020’de pandemi, 2023’te deprem tepe noktalar olmak üzere yoksullaşmadan ibaret olmayan, bir toplumsal yıkım olarak nitelenebilecek tabloyu telafi etmeye yönelik göstermelik de olsa mekanizma geliştirmeye hiç zahmet etmedi. Sermaye lehine politikalarda gaza basarak büyümeden dökülen kırıntılarla sorunları aştıklarını, geride bıraktıklarını varsaydılar. Bu bağlamda düzen muhalefetinin eşsiz katkısını da unutmamak gerekiyor tabii, “kayıp 128 milyar dolar”, “beşli çete” cinlikleri bir yanda “sandık siyaseti” diğer yanda toplumu oyalama konusunda sundukları destek yadsınamaz. Sermaye sınıfının bir bütün olarak çok kazandığı bir tabloyu görmezden gelip sermaye içi mağdur kesimler yaratarak, beceriksiz bir yönetim elinde kötüleşen ekonomik dengeler tarif ederek, hak aramaya yönelebilecek refleksleri kötürümleştirdiler.
Gelinen noktada iki önemli sonuçla karşı karşıyayız:
İlk sonuç, işçi sınıfının siyasete düşen gölgesi: Elimizde bir ekonomik çöküş değil yedi yıllık bir büyüme hikâyesi var. Sermaye birikiminin genişlediği, nicel gelişmelerin kimi nitel sıçrama olanakları da yarattığı bir dönem. Yoksullaşmanın ötesinde pandemi ve deprem gibi değişik boyutlarda iki ayrı insani yıkımı yaşamış bir toplumun hiç durmadan ürettiği, işçi sınıfının genişlediği ve geliştiği bir süreç. Böyle bir sürecin açığa çıkardığı öfkenin, kaybedenlerin öfkesinden çok daha fazlasını barındırdığı açık. Şimdilik güçlü bir sınıf hareketi sahneye çıkmamış olsa da yarattığı zenginliğe karşılık içine itildiği büyük yıkımın fazlasıyla idrakinde, hesaplaşma potansiyeli yüksek bir sınıf dinamiğinin çok yakında durduğu bir histen çok fazlası artık.
Dışarıya ve içeriye en büyük “maharet” olarak sunulan, üstelik “mekanizmasız” kontrolün darmadağın olduğu net. Son iki hafta, ideolojik-siyasi dağılmanın sadece siyaset düzleminde vuruşarak toparlanamayacağını, ideolojik koordinatlara yönelik müdahalelerin zaman alacağını ortaya koyarken iktisadi düzlemde “telafi mekanizmaları” oluşturmaya yönelik arayışların artmasının olası olduğu söylenebilir.
Siyasi iktidardan başlayarak düzenin tüm aktörlerinin dahil olacağı bu sürecin sınırlarının ana belirleyeni tabii ki genel olarak halkın kararlılığı, özel olarak işçi sınıfının hareketliliği olacak. Ancak işçi sınıfının gölgesinin Türkiye siyasetinin üzerine güçlü bir şekilde düştüğünü saptayabiliriz. Düzen cephesinin elindeki olanakları, araç çeşitliliğini, sınıf üzerindeki kuşatmanın düzene sağladığı avantajları tabii ki hafife almadan.
İkinci sonuç ise düzen cephesinde rehavete ilişkin bir hesaplaşmanın kaçınılmazlığı: Düzen adına birinci dereceden sorumlusu siyasi iktidar olan bir rehavetin aynı zamanda bir faturayı da gündeme getirmesi kaçınılmaz. Özellikle son birkaç yılda tırmanan düzen içi gerilimlerde söz konusu rehavete ilişkin tutum farklılıklarının rolü olduğu düşünülebilir. Bir iktidar değişikliğini ima etmekten ziyade düzenin tüm aktörlerinin bu eksendeki repertuarlarını gözden geçireceği söylenebilir. Zira iki haftadır sokağa çıkan gençlerin güçlü biçimde ifade ettiği geleceksizlik duygusu, kendi deneyimlerinden ziyade her gün, her ay, her yıl daha fazla çalışıp daha fazla kaybeden anne-babalarından, yakınlarından kaynaklanıyor.
Kapsamlı olarak ayrı değerlendirilmesi gerekmekle birlikte Türkiye kapitalizminin gelişkinlik düzeyi ve temel mekanizmaları, çok çalışmanın neredeyse tamamen karşılıksız olduğu inancının bu denli yaygınlaşması ve yerleşikleşmesine izin vermekten henüz çok uzak. Düzen içi itiş kakış ya da hesaplaşmada bu boyutun ağırlığının artacağı, “düzeltme” mesaisinin yoğunlaşacağı, düzen içi çözüm yelpazesinin biraz genişleyeceği, dolayısıyla rekabetin şiddetleneceği bir tabloyla karşı karşıya olduğumuz söylenebilir.
Her iki sonucun da işaret ettiği işçi sınıfına yönelik kapsayıcılığın artırılması ya da işçi sınıfı üzerindeki kuşatmanın restorasyonu eksenli telafi mekanizmalarının geliştirilmesinden, düzen içi alternatif programların ortaya çıkmasından sosyal demokrasiye alan açıldığı çıkarsaması yapılabilir. Bugünün dünyasında ve Türkiyesi’nde, sermaye yapısının geçirdiği dönüşümle birlikte ne kadar mümkün tartışmalı. Asgari bir sosyal demokrat bir programın bile meta üretimi olmasa bile hizmet üretiminde devletin ağırlığının artırılmasını kolayca dayatacağı açık. Sermaye sınıfının sadece kâr hırsıyla değil sınıf refleksleri nedeniyle de bu eksendeki zorlamalara çok tahammülsüz olacağını dikkate almak gerekir. Ama yine de bir tür “devlete dönüş” tartışmasına da, bu eksendeki çeşitli uygulamalara da mecbur bırakacak bir mücadeleye açık bir toprakta ve zamanda olduğumuzu not düşelim.
Düzen repertuarından saçılacak iktisadi telafi mekanizmalarının daha çok yeniden bir iç pazar/talep büyümesinin önünü açmaya yönelik olacağı öngörülebilir. Türkiye ölçeğinde ve gelişkinliğinde bir kapitalist ülkenin iç talebi süreklileşmiş bir şekilde baskılaması zaten düşünülemez. Bir boyut kendi sermayesi açısından iç pazarın aynı zamanda hazır pazar olması, özellikle dış pazar genişlemesinin zayıf olduğu dönemlerde sağladığı avantaj. Diğer boyut ise uluslararası sermaye entegrasyonda bir tür pazar değiş tokuşuna dayalı bir modelin benimsenmiş olması. Özellikle Türkiye-AB ticaretinde işaret edilen ikinci boyut hayli önemli.
2000’ler ve 2010’ların ilk yıllarında konut ve otomotiv talebinin uyarılması yoluyla çalışan iç talep modelinin tekrarının hayli uzağında bir tablo söz konusu. Enflasyon, faiz düzeyi, borçlanma olanakları dikkate alındığında sadece ücret artışıyla alım gücü artışı sağlamanın güç olduğu açık. Ancak düzen içi uzlaşının kaynak sorununu aşmayı kolaylaştıracağı, bir dizi parametrenin bu eksende bir hareket alanı sunduğu, aynı zamanda ara model geliştirme konusunda, çeşitli finans mühendisliği cinlikleri dahil beceri sorunu olmadığı göz önünde bulundurulabilir.
İşaret edilen telafi modeli, bir “seçim ekonomisi” olarak da düşünülebilir. İktidarın satın almaya, muhalefetin “biz yaptırdık” demeye oynayacağı bir programın gündeme gelmesi olası.
Elbette yukarıdaki öngörü sermayeye bir sınıf aklı atfetmeye dayanıyor. Ama tabii halkın tepkisinde tepe noktanın aşıldığı varsayılarak minimum tavizle bastırmaya çalışmaları, işçi sınıfı üzerindeki kuşatmada başka mekanizmalara daha fazla güvenmeleri de aynı akla dahil.
Düzen cephesinin stratejileri bir yana eşitlik ve özgürlük arayışlarının düzen içi programlara hapsedilerek sönümlendirilmesine izin verilmemesi, insanca yaşamı mümkün kılacak bir programa, sömürüsüz bir düzen talebine taşınması gerekiyor.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.