Breadcrumb
Haz, özgürlük, tüketim: Freud’un mirası neden tersyüz edildi?
Freud’un çalışma masası
Yayın Tarihi: 09.11.2025 , 00:01 Güncelleme Tarihi: 09.11.2025 , 00:44
Mutluhan İzmir’in Say Yayınları'ndan çıkan son kitabı "Sigmund Freud: Otonom Egodan, Diyalektik Özneye" kitabını okudum ve hızla kendisine bazı sorular yöneltme ihtiyacı hissetim. Çünkü, kitabı okuduğumda yazarla benzer hisleri ve endişeleri taşıyordum.
Freud, insanlık tarihindeki başka diğer tüm isimlerle birlikte adına kitle, tüketim ya da popüler kültür dediğimiz şey tarafından başkalaştırılıyor ve ucubeleştiriliyordu. Gerçekte Sigmud Freud kim ve teorisi neden sadece cinselliğe indirgenerek kavranmaya çalışılıyor? Yaşadığımız çağda sürekli manipülasyon saldırısı altında olan zihinlerimize neden her şeyin pornografisi sunulmaya çalışılıyor? Hakim kültür, insan zihnini ele geçirmenin en verimli yolu olarak cinselliği görüyor belki de ondan mı?
Tüm bu soruların cevabının peşine düştüm, hafızamın beni yanılttığı yerde Mutluhan İzmir yardımıma koştu...
Kitabınız temel olarak önemli bir soruyla başlıyor, Sigmund Freud kim? Freud, tarihte ön plana çıkmış olan kişilerle aynı zorbalığın kurbanı olmuş gibi görünüyor. Yani kültür endüstrisinin, daha anlaşılır bir ifadeyle popüler kültürün kurbanı. Kitleler bir tüketim nesnesi olarak Sigmund Freud’u cinsellikten ibaret, biraz da pornografik bir algıyla anlamlandırıyor. Bu da karşımıza iki farklı insanı çıkarıyor. Biri gerçekte olan, diğeri kitlelere sunulan. Sizce bu kavgada tüm eşitsiz koşullara rağmen kazanan taraf olabilecek miyiz? Yani gerçek Freud’u tanıyabilecek miyiz?
Belirttiğiniz gibi önümüzde yanıtlanmayı bekleyen bir Sigmund Freud kim sorusu duruyor. İlginç biçimde bu soruyu yanıtlamayı güçleştiren önemli etkenlerden birisi, üniversite eğitimi olmayan kızı Anna Freud’un da psikanalist unvanıyla bu alanda çalışmış olmasıdır. Bugün psikanaliz kuramıyla ilgili Freud adı altında karşımıza çıkan bilgilerin çoğu Anna Freud’a aittir ve Sigmund Freud’un ortaya koyduklarıyla şaşırtıcı biçimde zıt denilebilecek bir kapsama sahiptir.
Sigmund Freud’un kullanmaktan özenle kaçındığı “ego” terimini Anna Freud ısrarla kullanarak, “Ego Psikolojisi” kuramı adı altında bir öğreti yaratmıştır. Sigmund Freud’un dinsel anlatıların etkisinden kurtulabilmek için ego, süperego ve id terimlerini kullanmaktan özenle kaçınmış olmasına karşın, Anna Freud babasının tutumunun tersine bu terimleri öne çıkartmıştır. Bu tutumunda eğitimindeki altyapısal zayıflık rol oynamamışsa, yaşadıkları zorluklardan kurtulmalarına yardımcı olanlara yönelik minnet duygusunun rol oynamış olduğu düşünülebilir. Bunun sonucunda Freud adı altında birbiriyle çelişen iki zıt kuram ortaya çıkmış ve ne yazık ki basit olduğu oranda Sigmund Freud’un ortaya koyduklarına ters düşen ama yine o oranda kolay anlaşılır olanı diğerini karanlıkta bırakarak öne çıkmıştır. Bu nedenle Sigmund Freud’un kim olduğunu anlamak çabamız, onu kızı Anna Freud’dan arındırma çabasıyla başlamalıdır.
Aslında sürekli birlikte oldukları için babasının psikanalizle ilgili çalışmalarının önemli kısmına en yakından şahit olmuş öz kızının çalışmalarının babasını tanımamıza yardımcı olması beklenir ancak bunun böyle olmamasının nedenleri bu kitapta ve Freud Psikanaliz ve Veba adlı kitabımda ayrıntılı biçimde işlenmektedir. Anna Freud’un babasının çalışmalarını kaldığı yerden ele alarak sürdürmüş olduğu biçimindeki imaj, Sigmund Freud’u anlamanın karşısında önemli bir engeldir. Çünkü Sigmund Freud’un kuramı oldukça karmaşık ve kapsamlı olması nedeniyle anlaşılması kolay olmayan bir kuramdır. İngiliz pragmatizminin yardımıyla, bu karmaşık ve anlaşılması zor kuramın devamı gibi görünen ancak onu örtecek biçimde, Anna Freud’un kolay anlaşılan “Ego Psikolojisi” kuramı en öne oturmuştur. İngilizcenin birçok alanda olduğu gibi psikanaliz alanında da en yaygın olarak kullanılan dil olması nedeniyle Sigmund Freud’un yazılarının Almancadan İngilizceye çevrilirken Anna Freud’un Ego Psikolojisi kuramı doğrultusunda bir anlama kavuşturulması sonucunda İngilizce çeviriler Sigmund Freud’u giderek Anna Freud’a dönüştürmüştür.
“Özgürlüğün kalesi olduğu iddiasıyla ortaya çıkan demokratik serbest piyasacı sistem, Sigmund Freud’u özgür iradenin ve otonom bir egonun varlığını dünyaya müjdeleyen bir peygamber mertebesine yükseltmeye hazırdı”
Özgürlüğün kalesi olduğu iddiasıyla ortaya çıkan demokratik serbest piyasacı sistem, Sigmund Freud’u özgür iradenin ve otonom bir egonun varlığını dünyaya müjdeleyen bir peygamber mertebesine yükseltmeye hazırdı. Tanrının bize vermiş olduğu aklın mükemmelliğini tartışmaya açmak bile bu sistem tarafından anlamsız görülüyordu ancak bunu dünyaya ilan edecek olan peygamberin eksikliği büyük bir sorundu. 1908 yılında Freud’un Jung ile özgür dünyanın beklediği mükemmel egonun varlığını kanıtlayan çalışmaları tebliğ etmek üzere ABD’ye davet edilmeleri sonucunda yaptıkları ziyaret tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştı.
Beklenen peygamber özgür dünyaya umut saçması beklenen tebliğin yerine, insanın zihniyle ilgili umut kırıcı bir tablo çizmişti. Bu nedenle program planlanandan kısa kesilmiş ve Freud ve Jung kısa süre sonra Avrupa’ya geri dönmüştü. İnsanın hür bir iradeye sahip olmak şöyle dursun, kendisinin üstünde olan güçlerin kurallarını her zaman sanki kendisinin özüne aitmiş gibi algılamasına neden olan bir yapıya sahip olduğunu söyleyen Freud herkesin keyfini kaçırmıştı. İnsan en iyi ihtimalle sorguluyor ama sorgulasa bile sonunda çaresizce egemen kabullere teslim oluyordu. Freud’un duyarlılıkla yapmaktan kaçındığı bu işlevi Lacan’ın belirtmiş olduğu gibi Nazi zulmünden kaçan Yahudi diasporası gerçekleştirmiştir. Diaspora ABD’sinde bu görevi yerine getirirken Ego Psikolojisine dönüştürülmüş bir Freudyan kuramı temel almıştır. Ancak bu kuram Sigmund Freud’un kuramından çok Anna Freud’un kuramıdır. Freud ismi bu nedenle birbirinden ayrıştırılması gereken bir bilgi yığınını çağrıştırmaktadır.
“Dürtü tatmininin önündeki engelleri kaldırmak misyonunu üstlenmekten titizlikle uzak kalan Sigmund Freud’un psikanalitik yaklaşımı tersyüz olarak sanki psikanaliz yalnız dürtü tatminini engelleyen etkenleri temizleyen bir yaklaşım gibi algılanmaya başlamıştır”
On dokuzuncu yüzyılda insanların giderek kentleşen ve yalnızlaşan bir tüketici kimliğine bürünmesi, akrabalık ilişkileri, tarım toplumunun ortak üretim biçiminin yarattığı bağlar gibi toplumsal yapıların çözülmesi sonucunda insanlar anlam yokluğuyla yüz yüze kalmışlardı. Toplumlar anomik bir yapı kazandığı için yanlış bir varoluşçuluğun etkisiyle anlam yitiminin sorumluluğu bireye yüklenmiştir. Oysa birey kendisine sunulan anlam çerçevesi dışında bir anlam yaratamaz; bu anlamı yaratsa bile bu bireysel anlam hayali bir anlam olacağı için gerçek bir çözüm getirmez. Toplumun giderek tüketimin ve cinsel özgürlüğün bir yetkinlik, kendini gerçekleştirme, özgürleşme alanı olarak sunulması nedeniyle cinselliğin bastırılmasının ve tüketimin (seyahat etmek gibi metalar da dahil) engellenmesinin bireyde olumsuz bir etki yarattığını iddia eden ego psikolojisi akımı insanlara çok anlamlı gelmiştir.
Değer üretmeyen toplumlarda birey somut meta tüketimi (cinsellik de dahil) konusundaki özgürlüğe sahip olmasını, ruh sağlığı için gerekli bir anlam olarak görmeye başladı. Bu bağlamda Freud’un hiç kullanmadığı “bastırma mekanizması ve bastırılanın geri dönüşü” kavramları, psikanalizin merkezinde yer alan kavramlara dönüşmüştür. Bu yaklaşıma göre eğer ego bastırma mekanizmasını çok sık kullanırsa, birey tatmin yaşayamaz ve ruhsal olarak sorun yaşar; psikanaliz bu sorunları egoyu tamir ederek giderebilir. Bu gerçekten sokaktaki sıradan insan için bile çok anlamlı gelen kolay anlaşılır bir psikanaliz biçimi ortaya çıkartmıştır. Dürtü tatmininin önündeki engelleri kaldırmak misyonunu üstlenmekten titizlikle uzak kalan Sigmund Freud’un psikanalitik yaklaşımı tersyüz olarak sanki psikanaliz yalnız dürtü tatminini engelleyen etkenleri temizleyen bir yaklaşım gibi algılanmaya başlamıştır.
Tüm bunlar aklıma büyük İrlandalı şair Oscar Wilde’yi getiriyor. Özel hayatıyla asla tanınmak istemeyen bir yazar, yine popüler kültür zorbaları tarafından ve yine bol cinsellik soslarıyla sunuluyor. Bir şeyin tüketim nesnesine dönüşmesi için sanki cinsellik sosuna bulanması şartmış gibi görünüyor. Tüm bunlar da aklıma Fraud’un yeğeni, halkla ilişkiler kuramının babalarından Edward Bernays’ı getiriyor. Bernays’ın yarattığı dünya bizi hasta ederken, Freud’un dünyası iyileştirme iddiasını taşıyor. Sizce yaratılan bu kültür dünyasında kalarak ruhsal olarak iyi olabilir miyiz?
Marks’ın “nesne üreten insandan nesnenin ürettiği insana geçtik” sözüyle belirttiği gibi nesneyi üreten insan kültürü de üretir. Kültürü üretim biçiminin belirlemesi nedeniyle salt tüketici insanın kültürü nedir sorusunun yanıtı belirsizdir. Farklı üretim biçimlerinin gerektirdiği toplumsal organizasyonun yarattığı bireysel rolleri, o roller temelinde oluşan yaşam biçimlerini insanlar açısından anlamlı kılmak çabası kültürleri yaratmıştır. İnsanlar neden üretim biçiminin getirdiği toplumsal organizasyonda oluşan rollere olan mahkûm olduklarını anlayabilmek ve bu mahkumiyeti anlamlı duruma getirebilmek için kültürel yapılar yaratmışlardır. Günümüzdeyse insanlar artık üretici olmaktan uzaklaşmış ve neyi neden tükettiğini bilmeyen tüketicilere dönüşmüşlerdir. İnsanlık tarihinde ilk kez, salt tüketici konumdaki insanın kültüründen söz etmekteyiz. Kültür, tüketimi güvence altına almaya yarayan bir enstrümana dönüşmüştür.
'İnsanların ruhsal sağlığı aldıkları hazzın düzeyine göre ölçülmektedir'
Üretim için organize olmuş olan toplumlarda değerler daha ön plana çıkarken tüketim toplumlarında haz öne çıkmıştır. Cinsellik haz odaklı bir eylem olduğu için günümüzün tüketici öznesinin kendisini hazla var edebileceği bir alan olması açısından, kültür dünyasında vazgeçilemez bir zemin yaratmaktadır. Bu nedenle her şeyin değeri yarattığı hazzın düzeyiyle ölçülmekte, cinsellik de yoğun haz odaklı bir alan olarak değerleri gölgede bırakan bir etki yapmaktadır. İnsanların ruhsal sağlığı, aldıkları hazzın düzeyine göre ölçülmektedir. Tüketimle yaşanan hazzın doğrudan ve dolaylı biçimde teşvik edildiği bir yaşam biçimi, tarihin sevişmeye, âşık olmaya, cinselliğe en fazla zaman ayıran canlı türünün, yani günümüzün haz odaklı (özgür ve hür iradeli!) bireyinin ortaya çıkışına yol açmıştır.
Kitap Sigmund Freud’un yanlış tanınan kuramsal bakış açısına çekidüzen vermek istiyor. Bunu belki tekrar değerlendirmek isteyebilirsiniz; ancak biraz çizginin dışına çıkmak istiyorum. Zamanın tekerleği hızlanmış durumda ve yapay zekâ hızla pratik yaşamda kendisini göstermeye başladı. Yapay zekayı besleyen algoritmalar sayesinde ABD’de adalet mekanizmalarında kararlar dahi alınıyor. Ve şimdi, sıra psikanalize gelmiş durumda. Yine ABD’de bir genç yapay zekayı psikolojik danışma aracı olarak kullandığı için intihara sürüklendi. Yapay zekânın mucizevi bir etki yapacağı iddia ediliyor. Afrika’da yoksullar sonunda doktor görecek, refah ülkelerindeki insanlar da sonunda arzuladıkları o pahalı psikolojik danışmana kavuşabilecek. Yapay zekâ yüzünden gerçekleşen ilk aşamadaki bazı ölümlü kazaları bir kenara atarsak, yapay zekâ Freud’un kuramından faydalanarak insanları iyileştirebilir mi?
Psikanalizin iyileştirici etkisi, tüketim hazzı ve bedensel hazza kapılmanın unutturmuş olduğu yüceltmenin yeniden bireyin yaşamında belirleyici bir rol oynamasını sağlayarak ortaya çıkar. Birey tüketim hazzının ve bedensel hazzın verdiği keyiften daha fazlasını dürtülerini geciktirmesine yardımcı olan bir yüceltme üzerinden yaşamayı becerebiliyorsa daha sağlıklı duruma gelir. Ancak bu iyilik hali, tüketim yapmayı birinci öncelik olarak gören serbest piyasacı tüketim ekonomisine terstir. Bu nedenle psikanaliz tüketimi baltalamayan, özgürlüğün hedeflendiği uysal bir öğretiye dönüşerek siyasal bir akıma dönüşmüştür.
Sigmund Freud’un yüceltme temelinde sağlıklı bir narsizmi kurmaya dayanan devrimci müdahalesi, hastalıklı bir narsizmin yarattığı tüketim hazzını özgürlük olarak sunan yaklaşımın psikanalizi ele geçirmesiyle yok edilmiştir. Ego psikolojisi tüketim hazzını özgürlük olarak sunduğu için yapay zekâ bu çerçeve içinde sunulan psikanalizi herkesten daha iyi icra eder. Ancak ortaya çıkartacağı yaratık ne kadar insan olur o tartışılır. Yüceltmeyi unutmuş hazza odaklı yaşayan birey, inandığımız mükemmel insan yapısına ne kadar uygundur? Yüceltmeye dayalı sağlıklı bir narsizmi bireylere öğreten devrimci psikanalitik kuram haz bağımlılığına kurban edilmiştir. Günümüzde bireylerin, dürtülerini anında tatmin etme deneyimini o kadar sık, o kadar somut biçimde yaşayabilme olanakları var ki herkes yüceltmeye sahte bir şey, bir kendini kandırma biçimi olarak bakıyor. İnsanın işlevselliği iyilik ölçütü olarak kullanılabilir ancak günümüz toplumlarında işlevsellik haz alma düzeyiyle ölçüldüğü için zavallı yapay zekâ da bunu öğrenmiş ve uygulamış. Yapay zekâ bu sorunlu yaklaşımın olumsuz yüzünü insan kadar iyi gizleyemediği için de sonuç korkunç olmuş.
Toplumsal eşitsizlikler, yoksunluk ve yoksulluk krizi çözülmeden psikolojik krizleri çözmek mümkün görünmüyor. Lütfen yanlış hatırlıyorsam düzeltin Sigmund Freud, ‘Uygarlığın Huzursuzluğu’[1] kitabında Karl Marx’ın haklı olduğunu belirterek yoksulluğun ve eşitsizliğin ortadan kaldırıldığında psikolojik marazların yarıdan fazlasının ortadan kalkabileceğine işaret ediyor. Peki, bunları yazabilen bir düşünürün kuramı nasıl oldu da sınıfları görmeyen, toplumsal ilişkilerden bu kadar kopuk hale getirildi?
Freud’un doğrudan Marx’ın adını anarak bir saptamasının olduğu konusunda bilgim yok. Ancak Freud’un üzerinde durduğu çok önemli bir şey var; toplumun insan üzerinde her zaman dürtülerin bastırılmasını teşvik eden bir etkisi yoktur. Toplumun her zaman bireyi, bastırma mekanizması güçlü olan bir kimliği icra etmek yönünde teşvik etmediği, hiç de seyrek olmayan biçimde insanların olumsuz davranışlarını teşvik edebildiğini, sözünü ettiğiniz kitapta Freud güçlü biçimde vurguluyor. Hatta denilebilir ki o kitabın ana noktası bu saptamadır. Freud bu kitapta, toplum eğer olumsuz davranışları cezalandıran işlevini yitirmiş bir kitleye dönüşürse, o kitlenin bireyin olumsuz davranışlarını teşvik eden bir etki yaptığını belirtir. Bu da insanın içinde zaten var olan öfke, kıskançlık, şiddet, yıkıcılık gibi olumsuz duyguların bilinçdışı kalmasını engelleyerek insanların bu olumsuz duyguları bilinçli biçimde ortaya dökmelerine olanak verir.
Freud’un bu kehaneti kısa süre sonra uygarlığın beşiği denilen Avrupa’nın üzerine çökmüştür. Bu bağlamda insan içinde bulunduğu toplumun değerlerine göre biçimlendiği için, Freud insanın şiddete ve dürtü tatminine yönelik olumsuz tutumlarını engelleyen uygarlığın etkisinin yarattığı huzursuzluğun iyi bir şey olduğunu vurgular. Bastırmayı sağlıksızlığın nedeni olarak gören yaklaşıma Freud teslim olmamış, uygarlığın yanında yer alarak toplumun bireyi dürtü tatmini konusunda engelleyici etkisini olumlamıştır. Uygarlık yoksa ve insan anında her duygusunu tatmin edebilmenin huzurunu yaşıyorsa bu tür bir huzurun sağlıksız olduğunu belirtir. Hepimiz böyle bir sağlıksız yapının, yalnızca güçlülerin kendilerinden daha güçlü olanla karşılaşıncaya dek anında tatminin huzurunu yaşamalarına elvereceğini anlayabiliyoruz.
Uygarlık, kısıtlanmanın getirdiği huzursuzluğa her bireyin belli değerlerin yüceltilmesi üzerinden katlanmasını öğreten, bu kısıtlanmayı mutluluğa dönüştüren bir öğretidir. Psikanaliz bu yönde işlev görürse ve uygarlığın yaratacağı huzursuzluğa katlanabilen insanları yaratan bir kültürün yapı taşı olursa devrimci bir eylemdir. Eğer daha zeki olan, daha güçlü olan, daha girişken olan bu üstün özelliklerinin karşılığını alarak yaşasın, diğerleri de azla yetinmeyi öğrensin ve hatta ilk gruba hizmet etsin doğrultusunda toplumun değerlerini oluşturursanız buradan ne insan ne de psikanaliz kuramı üretemezsiniz.
Soruların uzunluğundan okurların yakınmasını istemem. Burada konuştuğumuz kitabın hacmi koca bir psikoloji tarihinin temelinin kitlelere yanlış anlatılmasının sakıncalarını içeriyor. Bilgi çağı denen çılgınlık sayesinde artık herkes aşağı yukarı her şeyin uzmanı. Onların bakış açısıyla ya da ukalalığıyla şöyle bir soru sormak istiyorum. Bunu yaparken tekrar başa döneceğiz. Sigmund Freud’u yanlış tanıyıversek ne olur? Bunun sakıncası nedir, o kadar da kafaya takmaya değer mi?
Biliyorsunuz son dönemin en çok konuşulan konusu Epstein Dosyaları adı altındaki belgelerdeki bilgiler. Bunların ne kadarı doğrudur bilemiyorum ancak tanınmış figürlerin Kubrick’in Eyes Wide Shut (Gözleri Tamamen Kapalı) adlı filminde işlemiş olduğu gibi, “ne kadar paran varsa insanları keyfin için o kadar nesneleştirebilirsin” temelinde, “mutluluğun sırrı anında dürtü tatminidir” öğretisiyle hareket ederek kayda alınmış olduklarını bize anlatıyor. Bu eylemler kimseye has değildir ancak insanda huzursuzluk yaratacak, onu engelleyecek bir uygarlık kalmamışsa insan bu yönlerini icar etme olanağına kavuşuyor. Adı geçen ünlü kişilerin “dürtülerini tatmin edebildiğin kadar özgürsün” öğretisinin etkisi altında kalarak rahatça dürtülerini tatmine yönelmiş oldukları düşünülebilir. Belli bir sınırı aşınca insanın freni patlıyor ve kendisini tanıyamayacak hale gelebiliyor. Freud’un yanlış anlaşılması nedeniyle egemen olan bu sakıncalı öğreti insanları etkisi altına almıştır. Kimse evliya olarak doğmadığı için, herkesi yoldan çıkartabilecek olanakların kolaylıkla oluşturulabileceği bir dönemde Freud’u doğru tanımak çok daha önemlidir.
Epstein Belgeleri ve benzer şeyler toplumların erişkinlere olan inancını sarsarak daha katı dinsel kuralların egemen olduğu yönetim biçimlerini talep etmeleri gibi bir sonuç doğurabilir. İnsanın büyüdükçe daha sağlam bir iradeye sahip olduğuna olan inanç çökünce düzeni n kurulması için gereken iradeyi göklerde aramaya başlayabiliyor insanlar. Bedenin özgürlüğü, güçlü olanın bu özgürlüğü yaşaması, zayıf olanın da onun zevkinin nesnesi olmasına neden olduğu için toplumlarda ezilen geniş kesimlerin daha katı yönetimler talep etmesinin yolunu açar. Bu tür yollara sapmanın önündeki en büyük engel, toplumun sağlıklı bir yüceltme eylemini gerçekleştirebilecek yetkinliğe sahip olabilmesidir. Yüceltme sağlıklı bir narsizm yaratır. Sağlıklı bir narsizm ilaçtır. Ancak narsizm terimi günümüzde sanki her zaman kötü bir şeymiş gibi anılıyor. Uygarlık, sağlıklı bir narsizme ulaşabilmekle olanaklı olur. Bu açıdan Freud’u doğru anlamamız ve yüceltmenin değerini en öne çıkartmamız gerekir. Küçüklerimizi sevmek, büyüklerimizi saymak öğretisinin insanların doğasına uygun bir olmadığı doğrudur ancak doğamız teslim olmamayı öğrenebiliriz. Birbirimizi dürtü tatmininde kullandığımız nesneler düzeyine düşürmeden birbirimizi sevmeye ve saymaya yönelten, bunu ödüllendiren, bunun dışına çıkmamayı teşvik eden sisteme uygarlık deniyor. Ekonomik eşitlik, vatandaşlık hukukunun getirdiği eşitlik, eğitimde ve sağlıkta eşitlik gibi konular uygar bir toplumu kurmanın vazgeçilmez dayanaklarıdır. Bunlar olmadan sağlıklı bir toplum ve sağlıklı bir birey olarak yaşamak olanaksızdır.
[1]Soruyu sorduğum sırada hafızamın beni yanılttığını cevabı aldığım sırada fark ettim. Freud, doğrudan Marx’a atıf yapmıyor. Ancak yazar ilgili kitabın (Uygarlığın Huzursuzluğu-Sigmund Freud/Çev: Haluk Barışcan) 70. sayfasında komünizme ve özel mülkiyete dair (bu alanda tam yetkin olmadığını belirterek) şunları not ediyor: “Komünistler kötülükten kurtulma yolunu bulduklarına inanırlar. Onlara göre insan açıkça iyidir, komşusuna iyi duygular besler ama özel mülkiyet kurumu doğasını bozmuştur. Malların özel mülkiyeti kimilerinin eline güç verir ve böylelikle de bu kişileri komşusuna kötü davranmaya iter; mülkiyetten yoksun bırakılanlar kendilerini ezenlere karşı düşmanlık duyarak ayaklanmalıdır. Özel mülkiyet kaldırıldığında, bütün mallar ortak kılınıp bunlardan sağlanan yarara herkes ortak edildiğinde insanlar arasındaki kötü niyet ve düşmanlık ortadan kalkacaktır. Bütün gereksinmeler karşılanmış olacağından kimse diğerini düşman olarak görmeyecek, gerekli olan çalışmaya herkes gönüllü olarak katılacaktır. Komünist sistemin ekonomik eleştirisi konusunda söyleyeceğim bir şey yok; özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasının amaca uygun ve yararlı olup olmadığını inceleyecek durumda değilim. Ama sistemin psikolojik öncülünün savunulamayacak bir yanılsama olduğunu görebiliyorum. Özel mülkiyetin ortadan kaldırılması ile insanın saldırganlık eğiliminin bir aracı elinden almış olur; şüphesiz güçlü bir araçtır bu, ama en güçlü araç olmadığı kesindir. Çok ciddi anlamlar yüklememek kaydıyla burada altı çizili biçimde verdiğim bölüm dikkatli okunmalı. Freud, özel mülkiyetin kaldırılması ile insanın elinden önemli bir saldırganlık aracının alınacağını düşünmektedir. Temelde böyle bir ifade yer almasa da sınıf savaşının ve mülksüzlerin durumunu ‘uygarlığın huzursuzluğuna’ dahil etmekte bir sakınca göremiyorum (Ç.G).
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.