Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Hayır, bu bir kavrayış sorunu değil

Türkiye’nin bir uçurumun kenarında olduğunu görmemek için liberal olmak yeter mi, yoksa kör olmak da mı gerekir? Türkiye’de Lozan Anlaşması sorgulanmaktadır. Bugün Türkiye’nin sınırlarının belirsizleşmekte olduğu bir vakıadır. Türkiye’de üretilen yayılmacı stratejinin kökü büyük sermayededir.

Aydemir Güler

Yayın Tarihi: 07.08.2025 , 11:00 Güncelleme Tarihi: 07.08.2025 , 14:29

TKP’nin öncülük ettiği imza kampanyasının bir gölge boksu olduğunu iddia edenler oldu. Bu itibarsızlaştırma çabasına göre, ülkenin uçurumdan falan düştüğü yoktu. Lozan’ın sorgulanmasını abartıyorduk. “Türkiye İmparatorluğu” lafını ciddiye alınamaz bir AKP’li sarf etmişti. Laikliği çeyrek asırdır yıkamamış, yıkmamışlardı; neydi bu obsesyon böyle… 

Ve dahi, “TKP’nin milliyetçi olduğu” bilinen bir gerçekti. Zaten sol hep böyle yapmıştı; yani sözün özü “Kürt düşmanıydık.” Üstelik kadir bilmezlik de söz konusuydu. “Kürt siyaseti solu sırtında taşıdı onca zaman” demeye getirdi kimisi. 

Öcalan’ın eski bir süreç zamanı, solu yedeklemek için “ne istiyorlarsa verin” dediği doğrudur. Ama kimin ne alıp da nankörlük ettiğini izlemediğimi itiraf etmeliyim. Solun bir dizi kesiminin yedeklendiğini biliyorum, ama detaylara hakim değilim…

Neyse, ben kendi günahlarımıza dönersem; sosyalist aydınlarla emekli subayların yan yana gelmesi bir garabetti. Bereket, tam Kürt sorunu çözülecekken pişmiş aşa su katma olanağı bulamayacaktık. Yorumcularımızdan biri, hayır diyordu, imza metni için, “bu bir Türklük sözleşmesi değil.” Kimi uyardığını sormayın bana. Ben yalnızca kavrayış sorunundan mustarip birilerinin var olduğunun ima edildiğini düşünebiliyorum. 

Bu yorumcuların olup biteni izlemediklerini, okumadıklarını, hiç mi hiç kavramadıklarını düşünebilirsiniz. Yanlış olur. Kavrayış becerilerinden bağımsız olarak söylüyorum; sorun bir kavrayış sorunu değil. 

“Türklük sözleşmesi” ise konumuzun dışında. İsteyen, liberalizmin Türkiye’yi lanetleme ayinlerinden biri olan o kof kitabı bulup okur. Ulusal kimlik başlığını bütün tarihsel ve toplumsal bağlamından kopartarak, herhalde modern burjuva toplumuna geçişe denk düşen “toplum sözleşmesi”ne atıfla, bir “sözleşme” ekseninde tartışmak, toplumsal bilimlerde olası bütün bilimsel yöntemleri dışta bırakan bir öznelcilik örneğidir. Liberalizmin zirve günlerinde Türkiye’yi köpeksiz köy sanıp değneksiz gezenlere çok rastlanır. Ne çare ki, saçmalama özgürlüğünü engellemek haddimiz değildir. 

Konumuz Türklük sözleşmesi değildir. Zaten, AKP Kemalizmi hırpalamaya çok emek veren liberalleri silkeledikten sonra ve Cumhuriyetin hiç de gömülemediği anlaşılınca, post-post-kemalizm çağına geçildiği kabul görmüştü. Bu durumda Türklük sözleşmesi lanetini çekmeceden çıkarmak yeterince entelektüel bir etkinlik de olmamaktadır. 

Ama bir sorumuz ortaya konmalıdır: Türkiye nedir?

Türkiye bir tarihsel arıza mıdır, etnik milliyetçi bir sapkınlığa mı denk düşer? 

Yoksa ekonomik, toplumsal, ideolojik, kültürel, sınıfsal derinliğiyle bir siyasal mücadeleler birimi midir? 

Birinci seçenek doğruysa, bu ülkenin insanlığın üstün yararı adına yok olmasında sakınca göremeyiz. Yok oluşumuz tarihin çarklarının ileriye dönmesine vesile olacaksa, ne denebilir, feda olsun’dan başka! 

Ama buraların bir siyasal mücadele birimi oluşturma ihtimali daha ağır basmaktadır. Tarihin çok eski kıvrımlarından bu yana bugün ülkemizin bulunduğu coğrafya insanlığın hareketinin ana sahnelerinden birini oluşturdu. Burası yeni icat offshore şirket veya turistik otel devletlerine veya eskiden kalma çadır devletlerine benzemez. Liberallerin beğenmediği Türkiye ciddi bir yerdir. Bu durumda bir başka soru diğerini takip edecektir: Bu ciddiyetin üstüne bir geleceğin bina edilmesi yerine üstünde tepinilmesi kimin işine gelir?

***

Türkiye komünizminin sembolik doğum tarihi 10 Eylül 1920 kabul edilir. Öncesinde sol elbette vardır. Ancak 19. ve 20. yüzyıl işçi sınıfı hareketinin Avrupa merkezli ve dünya ölçekli serüveni bizde orijinaline yakın bir biçimde yaşanmamıştır. Kapitalist sömürüye tabi emekçilerin hak arayışının sınıfsal örgütlenmesi olarak yükselen bir hareket, burjuva düzeni tarafından devrimci yanlarından arındırılmış ve muazzam bir iç hesaplaşma yaşanmıştı. 20. yüzyıl komünizmi 19. yüzyıl sosyal-demokrasisinin içinden şiddetli bir patlamayla doğdu. 

Yalnızca Türkiye’de değil, “Doğu’nun” karakteristik özelliği olarak bir dizi ülkede, emekçilerin hak arayışının yarattığı birikim sosyal-demokrasinin bir kitle dinamiği olmasına varmamıştır. Tarih bilgimizi beslemeyecekse de, zihin açmak niyetiyle fanteziye başvurabilir ve şöyle sorabiliriz: Osmanlı bambaşka koşullarda Avrupa tipi bir sosyal-demokrasiye ev sahipliği yapar mıydı? 

Neden olmasın! Soru önemsiz değildir ama gerçekliğe dair bir şey söylemez. Çünkü Osmanlı’nın sanayiyle, modern sınıflarla ve onların arasındaki sınıf mücadeleleriyle tanışma süreci bir toplu yıkımla sekteye uğramıştır. 1908 Devrimi emperyalist paylaşıma akan bir başka dinamikte çözülür. Osmanlı İmparatorluğu’nun üstündeki ve içindeki çözülme baskısı, uzun süreli savaşlarla birleşir. Sonuç emperyalist işgaldir ve burjuva devrimi en parlak safhasına silahlı bir ulusal kurtuluş mücadelesiyle girer. Problematik öylesine dönüşmüştür ki, bir yıl önce emperyalist paylaşıma katılma vizesi için ateşlenen silahlara, 1919’da emperyalizme yem olmamak için sarılınmaktadır. 

İşçi hareketine dönersek, sosyal-demokrasi çözülen Osmanlı’da kalır. Komünizm ise ulusal kurtuluş problematiğine doğar. Buna benzer deneyimler sonraki on yıllarda kapitalizmin görece geriden geldiği, sömürgeciliğin ve emperyalizmin basbayağı siyaseti belirlediği coğrafyalarda tekrar edecektir. 

Bildik bir süreç bu. Şaşacak bir şey de yok. Sosyal-demokrasinin bağrındaki hesaplaşmanın bir konusu da emperyalizm olgusu olmamış mıdır? Sosyal-demokrasinin ana gövdesi 1914’te kendi ulusal emperyalist devletlerinin saflarına dağılmadı mı? Kapitalist emperyalizmin, yıkıcı rekabeti şiddetlendireceği ve savaş üreteceği tezi, emperyalist dünya egemenliğinin rekabeti tasfiye ederek barışçıl bir statüko yaratacağı yolundaki teorilerin karşısına çıkmadı mı? Hayatın bütünüyle pembeye boyanması için eksiklik de tamamlanma yolundaydı; sosyal-demokrasi her seçimde oylarını arttırarak burjuva devleti kuşatıp ele geçirecekti… Kavga bunların etrafında koptu. Seçim partisi sosyal-demokrasiye karşılık, ondan doğan komünizm gözünü devrime dikmişti. 

Bizim topraklarımızda bu hesaplaşmalar yaşanmadı. Osmanlı düzeni çözülürken sol da çözüldü. İşgale karşı yoksul emekçi halk da mücadeleye akmaya başladı. Komünizm, ulusal kurtuluş mücadelesinde amele ve rençperlerin yüzü sosyalizme dönük sesi olarak doğdu. Komünistler sancılı parti kurma uğraşlarında Osmanlı solunun önemli unsurlarından olan Beynelmilel İşçiler İttihadından birkaç kişi bulabildiler. Aradılar taradılar, Marksist Hınçaklardan kimseye rastlayamadılar. Komintern’in verdiği görevdi bu; TKP eski solu toparlamayı denemeliydi. Oysa Osmanlı’nın solcu Rumları Yunanistan’da, solcu Bulgarları Bulgaristan’da, velhasıl herkes kendi ulusal mücadele zemininde, yollarını çiziyorlardı. Kimse sözleşme falan yapmıyor, sınıfların mücadelesinden yeni bir dünya şekilleniyordu. 

Solcu Türklere milliyetçilikle suçlanmak kaldı!

Siyaset karmaşık sahneyi sadeleştirmeye de yarar. Milliyetçilik yapmamak için önerilen, emperyalist işgali dert etmemektir. Liberallerimiz 1910’ların sonu 20’lerin başında yaşayıp da bu tür bir “majestelerinin solculuğunu” örgütleyemediklerine üzülüyor olmalılar. 

Keşkeler bir tarafa, bunu kimse denemedi ve Türkiye’nin solu emperyalizme karşı devrimi seçti. Ülkeleri ayrılanların yoldaşlığı ise sürdü. Gözlerini Osmanlı’da kapatıp, modern Yunanistan’a, modern Bulgaristan’a, modern ve sosyalist Ermenistan’a yeniden açan komünistler, istisnasız Türk komünistlerinin yolunu olumlamışlardır. 

Bu kendiliğinden bir çakışma değil, Lenin’in rehberlik ettiği Komintern’in ta kendisidir. Çünkü emperyalizm eşzamanlı olarak Türkiye’nin kurtuluşunun, Sovyet Rusya’nın yaşamasının, bölgemizde işçi emekçi hareketlerinin boy atmasının, özetle insanlık adına değerli ne varsa tamamının düşmanıydı. 

Sözünü ettiğimiz, herhangi bir etnik göndermesi olmayan “Türk komünizmi”dir. Burjuva ulusların oluşumunda etnik gönderme ile ulusal bütünlük göndermesi birbirine karışır. Zira burjuva devrim dalgasının tarihsel olarak ileri ürününü temsil eden ulus-devletler, genel kural olarak asimilasyonu, hatta çoğu zaman zora dayanan asimilasyonu yapıtaşlarına katmışlardır. Komünizmin tezi ve reel sosyalizm bağlamındaki deneyimi ise farklıdır. Ulusun bir siyasal iradi birlik olarak inşası, burjuva ulusçuluğunda bir temenni, sosyalist pratikte ilkedir. Burjuva ulusçuluğu etnikçiliğe, ırkçılığa dönme eğilimini içinde taşır. Çünkü tekelci sermayenin önüne geçilmez gericileşmesi en kolay ırk ve din/mezhep kaynaklarını çöpten çıkartacaktır. Nazilerin Alman ulusunu yeniden tanımlarken birkaç on yıl önceki “Alman birliği” perspektifinden kopmaları ve onun içindeki ırk öğesine sarılmaları biricik örnek değildir. 1940’ların Ankara’sında, İstanbul’unda kol gezen ırkçı-Turancı akım “Türküm diyenlere” değil “Türk olanlara” yüzünü dönmüştü.

Sonuç, burjuva siyasetinde Türk etnisitesinin ve Sünni Müslüman unsurun dışında kalanlara (İslam’a “dönenleri” içeride saymalıyız) pek yer bırakılmamasıdır. Bizim taraftaysa 1920’de komünizm çok sayıda etnik unsuru barındıran bir ülke ve ulus tanımına sahip olarak doğmuştur. Meraklısı TKP’de yerini bulan kadroların köken zenginliğine göz atabilir.  

Bu komünizm ayağını modern Cumhuriyet’e basmıştır. 

Peki, Cumhuriyet Kürt isyanlarının kanla bastırılması mıdır, sıtmayla savaş mı? Cumhuriyet kimliklerin yok edilmesi, baskılanması mıdır, dünya edebiyatının Türkçeye çevrilmesi mi? Liberallerimiz Cumhuriyetin yurttaş pratiğini hafife ve utanmadan alaya almalarıyla ünlüdürler. Ama tarihe karşı işledikleri edepsizlik, Cumhuriyete yaraşan sloganın “ayaklar baş olmaz” değil “yurttaş eşitliği” olduğunun üstünü örtebilir mi? 

Elbette Cumhuriyet yılları Kürt isyanlarının kanla bastırılmasını, kimliklerin baskılanmasını, sürgün etmeyi, mala çökmeyi de içermiştir. Çünkü Cumhuriyet, birinci olarak, ileriye doğru atılmış en güçlü de olsa, “bir” adımdır. Yani Devrim tamamlanmamıştır. İkincisi, her devrime olduğu gibi, bizim Cumhuriyetimize de karşıdevrim eşlik etmiştir. Mülk sahipleri devrimcilerin frenine basmış, ayrı ve iç içe ağırlık merkezleri oluşturmuş, yüzü geçmişe ve emperyalizme dönük akımlar her daim örgütlenmiştir. Toprak sahibini kayıran, kamu kaynaklarını sermayeye peşkeş çeken, kovulmuş emperyalizmle arasına köprüler kuran Cumhuriyet Devrimi değil, bu karşıdevrim dinamikleridir. Devrimin zaferi karşıdevrimi tasfiyeyle mümkündür. Cumhuriyet Devrimimiz giderek karşıdevrim tarafından kuşatılmış, durdurulmuş ve film geri sarılmıştır.

Kimse kusura bakmasın! TKP’nin tarihsel günahı şeyhe, mollaya pabuç bırakmamaktır. TKP’ye Kürt düşmanlığını yıkmak isteyenlerse şeyh, molla-severlerdir. Liberallerin son bildiri vesilesiyle açtıkları sayfalara, yaptıkları alıntılara bakın. Her bir örnekte dönemin komünistleri Kürt isyanlarının feodal sınıf karakterine işaret etmiş ve çözüm olarak feodalitenin tasfiyesini talep etmişlerdir. Bunu Kürt düşmanlığına, Türk milliyetçiliğine indirgemeye kalkmak cahillik değilse sınıf körlüğüdür. 

Bugün alkışladıkları formül ise Öcalan’ın aşiretleri “sürece katma” direktifidir. Siyasete aynı anda hem sömürücüler hem sömürülenler güle oynaya katılamazlar. Kürt aşiret sisteminin buyur edildiği masada işçinin, köylünün yeri olmaz. İsyanlarda aşiret ordularına asker kaydedilen Kürt yoksullarının acısını paylaşmak, onların bugün inşaatlarda ter döken torunlarına el uzatmak için şeyhlere, feodal ağalara, servetini sermayeye dönüştürmüş patronlara düşman olmak gerekir. 

***

Türkiye’nin bir uçurumun kenarında olduğunu görmemek için liberal olmak yeter mi, yoksa kör olmak da mı gerekir?

Kendi payıma, on beş yıl önce Yetmez Ama Evet’e imza verip sonra “ben ne yaptım” diyenlere rastladım. Özeleştiri diye bir seçenek vardır ve samimiyetle bir pozisyondan başkasına geçmek mümkündür. Siyaset günaha ceza kesmek değildir. 

Ancak Ortadoğu’ya bakıp uçurumu görmemek için süzme salak olmak gerekir. Kimseye hakaret etmiyorum; salak değiller. Ama bizi gölge boksu yapmakla yargılayanların yarın öbür gün özeleştiri verebilecek bir samimiyete sahip olabileceklerini reddediyorum. Emperyalizm, kimsenin obsesyonuna atfedilemeyecek bir operasyonu yürütmektedir. Yalnızca Aralık 2024’ten bu yana yaşananları hatırlarsak, yazıyı uzamaktan kurtarırız. 

Türkiye’de Lozan Anlaşması sorgulanmaktadır. Meczup tarikat erbabının önemsiz olduğuna katılırım, ama Erdoğan’ı önemsiz bulan varsa açıktan söylesin derim! İki yıl önce Kürt “aydınlarının” Lozan şehrine komşu bir yerde konferans düzenleyip, imzacı Batı ülkelerini sorumluluk almaya çağırmalarını önemserim. O kadarı olamazdı. Kimse imzasını çekip Sevr’e dönmeyecekti apar topar. Elbette bu alçakça çağrının kendisi Londra’da, Paris’te karşılık bulmayacaktı... Ama pozisyon alınmıştı. Kürt siyaseti, emperyalistler, dinciler ve liberallerle birlikte Lozan’ı yıkılası sayıyordu. “Duymadım” diyen kalemini klavyesini çöpe atsın; ama biz de bunların Cumhuriyet yıkıcısı bir çeteye mensubiyetini bir kenara yazalım.

Türkiye’nin sınırlarının değişmesi “sevgili” Özal’ınızdan beri tartışılmaktadır. Türk sağının Musul vilayeti merakından, Kürt solunun elli yıl önceden yankılanan bağımsız devlet fantezisinden söz etmiyorum. Türkiye’nin cumhurbaşkanlarından birinin “bir koyup üç alma” esprisini, bunu duyan başkalarının “ulusal güvenliğimizin başlayacağı sınırları” öteye beriye çekmesinden söz ediyorum. Büyümek isteyenin küçülmeyi hesaba katması gerektiği, İttihatçıların son dönem macerasından öğrenilmiş olmalıdır. Öyle de olmuştur. Türkiye başta inşaatçıları ve askeriyle sınırların ötesine giderken sınırlarını belirsizleştirmeyi de kabul etmiş oluyordu. Bugün Türkiye’nin sınırlarının belirsizleşmekte olduğu bir vakıadır. 

Peki, onlarca yıl kafamızı tütsüleyen “küresel dünyada ulusal sınırların anlamsızlaşacağı” tezinin Türkiye’yi ilgilendirdiği nasıl bu liberallerin aklına gelmez?

Yeni-Osmanlı kavramının çocuk oyuncağı olmadığı bellidir. Alt üst olan bölgede sadece Türkiye değil başkaları da geçmişlerinden yayılmacı yeni tezler çıkartabilir; çıkartmaktadır da. Ama Türkiye sermayesi ve onun gerici iktidarı bunlar arasında en iddialı olanlardandır. 

Diyelim ki, “Türkiye İmparatorluğu” lafı lüzumsuz bir AKP’linin boşboğazlığı. Peki, Şam’la itişirken Rojava’yı “Misak-ı Milli’ye katalım” diyen Kürt lideri de mi boşboğazdır? Erdoğan’ın ümmetçilik ilanı, Türk-Kürt-Arap ittifakı lafı sınırlarla ilgisiz değil midir? Bahçeli’nin stratejik aklına hayran olan liberallerimiz, neden aynı kişinin savaş hazırlığı yaparcasına İsrail’i işaret edip “iç cephenin tahkimatı” demesini atlarlar? Silah yakma müsameresini “niye yakıyorsunuz, silah arkadaşı olacağız” diye eleştiren (!) Perinçek’i neden duymazdan gelirler? AKP medyasının İran düşmanlığına, DEM Parti sözcülerinin İran Kürtlerinin Tahran’dan yana davranmayacağı öngörülerine ne diyorsunuz?

Tekrar edelim, Türkiye’de üretilen yayılmacı stratejinin kökü büyük sermayededir. Temsilcisi ümmetçi-cihatçı akımdır. Müttefiki başat Kürt siyasetleridir. Ve bu bir tuzaktır. Yayılmak için mevcut statüko masaya yatırılır. Sonra kurtlar sofrasında güçlü olan kazanır. Türkiye uçurumun kenarına götürülmektedir. 

Liberaller bu tehlikenin varlığına delalet konularda susarlar elbette. TKP’ye komünistlik öğretmekle meşgul olduklarından mı, dersiniz?

***

"Barış ve kardeşlik istiyoruz"un demagojiden ibaret olduğuna eminler. Oraya bir mim koyun; biz barış ve kardeşliği Cumhuriyet düşmanı, emperyalizm işbirlikçisi güçlerle, bu arada liberallerle istemiyoruz ki. Üstünüze alındıysanız ve “yok bunlar bize düşman” diye hissettiyseniz, haklısınız. 

TKP’ye komünistlik öğretmek konusunda bir yorumcu hatları iyice karıştırdı. Başlarda değinmiştim; solun Kürt siyasetiyle seçim ittifakları… Bunu komünistlere değil, o ittifak kararına yıllardır atlayan sol-liberallere soracaksınız. Komünistler olarak yıllardır, Türkiye’de CHP’nin ve o seçime hangisi giriyorsa Kürt legal partisinin cebine saklanarak devrimcilik yapılamayacağını anlatıyoruz. Hükümsüz parlamentolara kapağı atmak için olmadık popülist şaklabanlıklar sergilendiği doğrudur. Bize ne!

Liberallerin son yapabileceği ise ahlak dersi vermektir. Fethullahçıların bin bir kumpasını Radikal veya Taraf sayfalarından alkışlayanlar, yurtsever ve devrimcilerin zindana düşmelerini, kurumlardan tasfiye edilmelerini zil takıp karşılayanlar hadlerini bilmelidir. Kurmaya çalıştıkları mahalle baskısı ise artık sonuç vermemektedir.

Evet, bağımsız ve laik bir ülke istiyoruz. On milyonlarca emekçi ancak bağımsız bir ülkede karar mekanizmalarına katılabilir. Halkın devreye girmesi için, yurttaşlık şarttır. Laiklik yoksa yurttaş da olmaz. 

Evet, eşitlikçi bir düzen ve planlı bir ekonomi istiyoruz. Türkiye’yi uçuruma sürükleyen Ortaçağ kaçkınları değil, siyasal temsiliyeti bunlara teslim eden sermaye sınıfıdır. Uçuruma karşı iddiamızın, akıl almaz bir eşitsizliği keyifle yaratmış olan egemenlerle işi yoktur. Cumhuriyete sahip çıkmakla emeğe sahip çıkmak arasındaki mesafe kapanmıştır. 

Bunları anlamamak için kavrayış yoksunu olmak yetmez. Türkiye’de bir ihanet problematiği vardır.

Gündeme oturan bildirinin imzacı listesi tamamlandı: 'Ülkemizin uçurumdan yuvarlanmasına izin vermeyeceğiz'
s

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.