Breadcrumb
Hayaletler eşliğinde teori yapmak: Gotik Marksizm
Özcan Buze
Yayın Tarihi: 27.07.2025 , 10:35 Güncelleme Tarihi: 27.07.2025 , 10:34
Son yıllarda bir tür entelektüel “sıfat ekonomisi” gelişti. Marksizm, kendi başına yetmezmiş gibi, başına türlü süsler eklenerek yeniden ambalajlanıyor: Romantik Marksizm, Psikanalitik Marksizm, Postmodern Marksizm, şimdi de Gotik Marksizm…
Bu tür “moda Marksizmler”, sınıf mücadelesiyle, toplumu dönüştürme hedefiyle ya da devrimci pratikle değil; daha çok üniversite koridorlarında akademik pozisyon kazanma, çarpıcı seminer başlıkları üretme ve dikkat çekici kitaplar yazma arzusu ile ilgilidir.
***
Bu yazı, o sıfatlardan en çok parlayanı — Gotik Marksizm — etrafında bu eğilimi sorguluyor.
***
Bir zamanlar “Marksist teori” dendiğinde, emek-değer yasası, artı değer, sınıf mücadelesi gibi kavramlar akla gelirdi. Ama 21. yüzyılın başlarında Batı akademisinin kimi koridorlarında yeni bir eğlence başladı: "Gotik Marksizm."
Kulağa merak uyandırıcı gelse de, bu akımın kökeni “ilginç “ya da “gizemli” sıfatlarını hak etmeyecek kadar sıradan. Temelinde, post-punk kuşağından gelen bir dizi akademisyenin kişisel estetik zevklerini, politik teoriye dönüştürme girişimi yatıyor. Joy Division (İngiliz post-punk müziğinin karanlık, melankolik tınısıyla bilinen öncü gruplarından biri) dinlerken Marx okumak, burjuva ideolojisinin çözümlemesini vampir metaforlarıyla yapmak ve akademik yazının loş havasına gotik bir parıltı katmak...
Bu yaklaşımın en çok tanınan ismi, kuşkusuz Mark Fisher. 1980'lerin Thatcher dönemi İngilteresi'nde büyüyen Fisher, Joy Division, The Cure ve benzeri gruplarla kurduğu melankolik bağı, toplumsal eleştirisinin merkezine yerleştirdi. 2009'da yayınladığı Capitalist Realism: Is There No Alternative? ("Kapitalist Gerçekçilik: Başka Seçenek Yok mu?") kitabı, kapitalizmin köklü eleştirisini Batman filmleri üzerinden yapıyordu.
İş burada da kalmadı. Fisher, hauntology adı verilen ve "hayaletlerin musallat oluşu" anlamına gelen kavramla, gecikmiş geleceklerin hüzünlü atmosferini teorinin merkezine yerleştirdi. Kapitalizm, bir türlü ölemeyen ama her yerde hissedilen bir hayalete dönüşüyordu.
Bu noktada ironik bir duruma varılıyor: Marx ve Engels'in "Avrupa'da bir hayalet kol geziyor" diye başlattıkları Komünist Manifesto, orada kastettikleri devrimci ruhla değil, sanki gerçek anlamda perilerle, vampirlerle, esrarengiz şatolarla ilgiliymiş gibi okunmaya başlanıyor. Metafor, gerçekliğini yitirip yeni bir inanca dönüşüyor. Böylece akademik camiada bir grup insan, “Marksist teori” adı altında hayalet avcılığına soyunuyor.
Oysa bu "gotik" dil, ne tarihsel materyalizmin ne de sınıf mücadelesinin ihtiyacıdır. Bu dil, daha çok akademik seminer salonlarında belirli bir atmosfer yaratmak, "cool" (havalı, fiyakalı, dikkat çekici) görünmek, teoriyi pop kültürle harmanlayarak daha kolay tüketilir hâle getirmek için var. Nitekim, tam da burada şu soru çıkıyor karşımıza: Teori, estetik bir zevk nesnesi midir, yoksa toplumsal dönüşüm için bir aracı mı?
Fisher'la birlikte gündeme gelen kavramlar - hauntoloji, kapitalist gerçekçilik, Acid Marxism (Asit Marksizmi). Buradaki "acid" kelimesi, sadece kimyasal anlamda bir asit değil; İngilizcede aynı zamanda psikedelik, bilinç değiştirici ve yaygın kullanımda uyuşturucu madde anlamına da gelir. Mark Fisher bu ifadeyle, klasik devrimci stratejiler yerine, halüsinatif ve zihni genişletici bir sol tahayyülü kasteder.
Bu kavramlar bir yandan soru işaretleri doğuruyor, diğer yandan anlam bakımından son derece muğlak kalıyor. "Spektral analiz", "duygulanımsal eleştiri", "korkunun politik semiyotiği" gibi ifadeler, bilimsel anlamda test edilemeyen, somut bir toplumsal programa dönüşmeyen soyutlamalar olarak kalıyor.
Bu kuramsal kaymaların bir başka boyutu da teorik melezlik tutkusunda görülüyor. Slavoj Žižek gibi Lacancı Marksistler, Marx’ı psikanalitik bir süzgeçten geçirerek okuyor. Ana fikir şudur: Marksist çelişkiler, bilinçdışı arzular ve simgesel yapıların içinde aranmalı. Ancak burada şu soruyu sormadan geçemeyiz: Lacan, Marksist değildi. Öyleyse neden Marx’ı Lacan’la karıştırıp “teori kokteyli” yapmaya ihtiyaç duyuluyor? Marx’ı Marx üzerinden okumak çok mu sert geliyor? İçine biraz sulandırıcı koymadan yutulamıyor mu?
Aynı eğilim, Spinoza’ya da uzanıyor. Hegelci Marksizm yerine Spinozacı bir okuma yapmak, bazılarına göre daha “yatay”, daha “pozitif” ve belki de daha “steril” görünüyor. Peki, Spinoza’yı kim üzerinden okuyacağız? Deleuze mü, Althusser mi, Negri mi? Bu zincir böyle uzadıkça, Marx giderek arka plana düşüyor; ortada kalan şey, kavramlar arası geçirgen ama bağlamsız bir düşünsel bulamaç oluyor.
Halbuki klasik Marksizm ne diyordu? Emek değer teorisiyle artı değeri analiz etmek, sınıf ilişkilerini tarihsel materyalizmle ortaya koymak, sonuçta ise devrimci eylem için somut öneriler getirmek... Yani kuram, hayatla bağlantılıydı. Gotik Marksizm ise bu bağlantıyı neredeyse tamamen kaybetmiş durumda.
Dahası, bu durum sadece Batı akademisine has değil. Mark Fisher'ın kitapları, Kapitalist Gerçekçilik, Hayaletler, Tuhaf ve Tekinsiz gibi eserler, Türkiye'de de yayınlandı. Habitus Kitap, Koç Üniversitesi Yayınları gibi kurumlar tarafından çevrilen bu kitaplar, çoğunlukla özel üniversitelerdeki kültürel çalışmalar bölümlerinde, genç akademisyenler arasında bir fenomen haline geldi.
Peki ya "erişilebilirlik"? Pop kültür referansları kullanarak Marksizmi genelleştirme fikri, kimi zaman "demokratikleştirici" gibi sunulsa da, aslında teorinin içini boşaltma riskini taşıyor. Fisher’ın kitabı adını da buradan alır: Capitalist Realism: Is There No Alternative? Bu başlık, aslında Margaret Thatcher’ın neoliberalizmi savunurken sıkça tekrarladığı “There is no alternative” (Başka Seçenek Yok) sözünün ironik bir yankısıdır. Fisher'ın Batman, Joker ya da korku filmleri üzerinden yaptığı analizler, dikkat çekici olabilir ama işçi sınıfının somut sorunlarını anlatmak için yetersiz kalıyor. Çünkü fabrika zemininde vampir yok; vardiya var, mesai var, asgari ücret var.
Dahası da var: İsteyen herkes önüne herhangi bir sıfat koyarak bir "X Marksizmi" icat edebilir. Ezoterik Marksizm, Galaktik Marksizm, Anadolu Marksizmi, Okkült Marksizm... Bu “kavramlar,” kuramsal ciddiyet yerine entelektüel eğlenceye hizmet eder. Akademik konfor alanında, sınıfsal sarsıntılara temas etmeden, sözde radikal ama fiilen zararsız teoriler geliştirilir. Hele özel ya da vakıf üniversitelerinde, bu "sıfatlı Marksizmler", akademik merdiveni güvenli ve sorunsuz olarak tırmanmak isteyenler için biçilmiş kaftandır.
Gelgelelim, gerçeklik oyundan farklı. Bu sözde radikal teorilerin, gerçek dünyayla teması olmadığında ne olur? Fisher'ın hayatı buna acı bir örnektir. Depresyonla mücadele eden Fisher, 2017 yılında yaşamına son verdi. Teorisinin merkezine yerleştirdiği melankoli, sonunda geri dönüşü olmayan bir boşluğa dönüştü.
Son söz şudur: Kapitalizmi yenmek için vampir hikâyelerine değil, işçi sınıfının gerçek mücadelesine ihtiyacımız var. Hayaletlerle dans etmek yerine, somut devrimci pratiklere yönelmek gerekiyor. Gotik Marksizm göz boyayıcı bir atmosfer sunabilir; ama atmosfer, devrim yapmaz. Teorinin bir yerine püskül takmak abesle iştigâl olur. Teoriyi, şık bir ürün hâline getirmeye çalışmak yerine, yaşayan ve dönüştüren bir aracı olarak görmek zorundayız.
Marx'la başlayalım: "Radikal olmak, şeylerin köküne inmektir." Gotik Marksizm ise köke inmek yerine, yüzeyde gotik süslemelerle oynamaya devam ediyor.
Ve evet — eğer bir gün Rokoko Marksizm, Art Nouveau Marksizm, Neo-Klasik Marksizm ya da Natüralist Marksizm gibi ekollerle karşılaşırsak, şaşırmayalım. Çünkü moda düşüncenin kanunu şudur: Nesnenin kendisi yetmez, süsü de gerekli. Ama süs, mücadele etmez.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.