Breadcrumb
Halit Çelenk’in savunmalarında 4 gerilla: Filistin Kartalları
Yayın Tarihi: 28.09.2025 , 12:30 Güncelleme Tarihi: 08.10.2025 , 18:00
Takvimler 13 Temmuz 1979’u gösterdiğinde Ankara yaz sıcağıyla kavruluyordu; Filistinli dört gerillanın Mısır Büyükelçiliği baskınıyla şehri bir anda buz kesti.
Mervan Sebanu, Muhammed Dip Ebuzerat, Mustafa Beşeyşi ve Hüseyin Abdullah, 11 günlük keşif döneminde Kavaklıdere'de, Atatürk Bulvarı’ndaki Mısır Büyükelçiliği’ni izlediler. Kuğulu Park’ta ya da bulvar üzerinde yürürken giriş çıkışları gözlemlediler ve elçiliğe girmenin en uygun yolu olarak “vize randevusu” planını belirlediler.
Vizeyi alacak olan Mustafa Beşeyşi’ydi; ancak plan boşa düştü çünkü gittikleri gün elçiliğin kapısının açık olduğunu fark ettiler. Vize bahanesine gerek kalmadan içeri giren gerillalar, aralarında Mısır Büyükelçisi Ahmet Kemal Ülema’nın da bulunduğu 7’si Türk toplam 20 elçilik görevlisini 48 saat rehin aldılar.
Olaylar bundan sonra gelişti.
48 saat, böyle bir olay için uzun bir zaman dilimiydi. Ankara diken üzerindeydi; tüm dünyanın gözü ajanslardan gelecek haberdeydi.
'Filistin davası bizim Kurtuluş Savaşı'na benzer'
Serpil Çelenk ve Sultan Özer, Halit Çelenk’in arşivini tararken bir dosya bulurlar.
Daha sonra adı “Filistin Kartalları” olacak kitabın öyküsü bulunan bu dosyayla başlar.
Dosya, Mervan Sebanu, Muhammed Dip Ebuzerat, Mustafa Beşeyşi ve Hüseyin Abdullah’ın Mısır Büyükelçiliği baskını sonrası yargılanmalarında kullanılan savunmaya ilişkin belgeler içeriyordu.
2016’da bu dosya üzerinde çalışmaya karar veren Serpil Çelenk ve Sultan Özer, kimi kesintiler yaşasa da sabır ve ısrarla çalışmayı tamamladı.
Halit Çelenk’in yalnızca bu toprakların devrimcilerini değil, aynı zamanda Filistin için mücadele eden gençleri de savunduğunu gösteren dosyalar, oldukça özel notlar içeriyordu.
Çalışmanın okurla buluşmasına katkı sunan isimlerle yapılan söyleşilerden, dönemin tanıkları ve aydınlarının konuya ilişkin önemli bilgiler aktardığına şahitlik ediyoruz kitap boyunca.
Aralarında dönemin İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş, Filistin Kurtuluş Örgütü Siyasi Büro Üyesi ve eylemcilerle arabulucuk yapan Abu Firaz ve Mustafa Yalçıner gibi isimler var.
Söyleşiye Serpil Çelenk'le başlıyoruz.
Çelenk, babası Halit Çelenk’in dosyayı alışındaki ilginç bir detaya değinerek başlıyor sözlerine:
“Elçiliği basan dört Filistinli’nin birilerini öldürmek ya da kan dökmek gibi bir niyeti yoktu. Seslerini duyurmak istiyorlardı. Ancak baskın sürecinde biri polis, diğeri bekçi iki kişi hayatını kaybetti. Teslim olan Filistinli direnişçiler idamla yargılanınca işler bir anda değişti. Buradaki detay, Halit Çelenk ile bu dört gerillanın yollarının nasıl kesiştiği. Abu Firaz ile yaptığımız söyleşide, idam cezasıyla suçlanan dört Filistinliyi kurtarabilecek kişinin Halit Çelenk olduğu söylendiğini belirtiyor.
Bunu FKÖ yöneticilerine öneren kişi de Mümtaz Soysal olmuş.
1 Mayıs 1980’de Uğur Mumcu, Mümtaz Soysal ve Halit Çelenk birlikte yürürken kortejde Abu Firaz ile tanıştırılmış. Halit Çelenk, elçilik baskınında yargılanan gençlerin idam cezasıyla yargılanmasına karşı savunmayı üstlenmiş. Savunmasını kurduğu yer ise gayet net ve sade: Filistin halkı, bizim 1923’te olduğu gibi bir kurtuluş mücadelesi veriyor. Kurtuluş mücadelelerinde yapılan eylemler, terör eylemi olarak adlandırılamaz. "
Böylece dört Filistinli genç idam cezasından kurtuluyor, ancak uzun sürecek bir mahkumiyet süreci başlıyor. Halit Çelenk, bu dört Filistinli gerillayı idamdan kurtarıyor.
'Denizler bugün olsa tereddüt etmeden Gazze’nin yanında, hatta orada olurdu'
Halit Çelenk deyince akla haliyle Deniz, Yusuf ve Hüseyin geliyor.
6 Mayıs 1972 tarihinde kaybettiğimiz, devrim mücadelesinin en cüretkar neferlerinden olan bu üç fidanın avukatı Halit Çelenk, aynı zamanda Filistinli devrimcilerin de avukatlığını yapıyordu.
Denizlerin mücadeleye başlarken Filistin'e gidişleri, oradaki direnişe destekleri hepimizin hafızalarında...
Bugün ülkede Filistin konusunda ikircikli davranan ve Filistin’e destek vermeyi gericilere destek vermekle eşitleyen örnekleri hatırlatınca her iki yazar da gülüyor. Sultan Özer söze giriyor önce:
“Ortadoğu’da birçok şey, 7 Ekim 2023 tarihinde başlayan olaylarla köklü bir biçimde yerinden oynadı dersek yanlış olmaz. Belki bir diğer kritik eşik de Nasrallah’ın öldürülmesi oldu. Hizbullah deyince, Türkiye’de kontrgerilla faaliyetleri yürüten, domuz bağıyla insanları öldüren bir örgütten başka bir şey gelmeyen bir hafızaya, Ortadoğu’yu ve Filistin’i anlatmak gerçekten çok zor.
Düşünsenize, evlerinizi basan, yerle yeksan eden ve sizi evlerinizden, köylerinizden kovan insanlara karşı hakkınızı savunduğunuz için haksız duruma düşüyorsunuz. Filistin meselesi böyle bir şey. Hatta neredeyse Yahudi şeriatına göre yönetilen İsrail’e destek vermek gericilik olmuyor da, taşla, sapanla tankların önünde direnen yoksul Filistin halkına destek vermek İslamcılara hizmet oluyor.
Ne desem boş, gerçekten.”
Yüzünde öfkeyle karışık bir gülümseme beliriyor Sultan Özer'in bunları anlatırken.
Serpil Çelenk ise gözleri uzaklara dalarken anlatıyor:
“Denizler olsaydı, hiç şüphem yok ki Gazze’nin yanında olurdu. Yanında olurdu belki de eksik kalır; orada, Gazze’de olurdu. Daha önce yapmışlardı, yine yaparlardı.
Çünkü denklem çok basit. İsrail ve ABD’nin bu açıdan meşruiyeti yoktur. Emperyalist bir kuvvete nasıl meşruiyet verilebilir? ‘Filistin mi var, Filistinliler topraklarını sattı, bunlar Arap değil mi, bizi Birinci Dünya Savaşı’nda arkamızdan vurdular’ falan filan... Türlü saçmalığı yan yana getirip anlamlı bir bütün yaratmaya çalışıyorlar. Ne için? İsrail’in yarattığı vahşete kılıf bulmak için.
Meşruiyetmiş!
Yahu İsrail diye bir devlet mi var? Ciddi ciddi soruyorum. Arkasında ABD olmazsa bir saat dahi ayakta kalamayacak bir ülkeye ‘var’ diyebiliyor musunuz?
Ortada bir cinayet ve soykırım var. Orada yaşananları gördükçe torunumun yüzüne bakamıyorum. İnsan olmanın gereğidir bugün Filistin’le birlikte olmak.”
Dönemin İçişleri Bakanı ve Köy Enstitüsü Öğrencisi
Tekrar kitaba, öykünün kahramanlarına dönüyoruz.
Bu sürecin önemli ayrıntılarından biri, Mısır Büyükelçiliği’ni ele geçiren ve 48 saat boyunca elinde tutan Filistin Devrimi’nin Kartalları örgütünün, yani Filistin Kurtuluş Örgütü’ne bağlı bir birimin dört gerillasının öldürülmeden operasyonun tamamlamış olması.
Kitabın yazarları, burada dönemin İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş’in özel ağırlığını hatırlatıyor.
Güneş, bu eylem yapılırken sorumluluğu üzerine alıyor. Yapacağı en ufak hata tüm dengeleri sarsabilirdi. Biri polis, diğeri bekçi iki kişi ölmüş, elçilik çalışanları rehin alınmış, Ankara’nın orta yerinde, Atatürk Bulvarı’nda, Kuğulu Park’ın köşesinde bir elçilik gerillalar tarafından ele geçirilmişti.
Hasan Fehmi Güneş önce içeridekilerle iletişime geçiyor. Saatler uzuyor.
"Önce içerdeki gerillalardan biriyle telefonlaşıyorlar. Saatler uzayınca içeridekiler yemek talep ediyor. ‘Yemeklerine uyuşturucu koyalım, zehirleyelim’ diyenler oluyor, türlü şeyler. Hasan Fehmi Güneş her seferinde ‘Hayır, olmaz’ diyor. Bugünden ya da o günden bakınca çok anlaşılır bir iş değil. Ama Güneş, o dönem devletteki farklı bir eğilimi temsil ediyor; bugün törpülenen ve üstü tırpanlanan bir şeyi.
İçeriye normal yiyecekler iletiyor.
Gerillalar için bu, ilk samimiyet testi. Malum, akla geldiği gibi yemekleri önce rehinelere yediriyorlar. Onlara bir şey olmayınca kendileri yiyor. İşte orada bakanın ciddiyetini ve samimiyetini ölçmüş oluyorlar. Belki böyle olmasaydı, tarihe çok kanlı bir eylem ve birçok yurttaşımızı kaybettiğimiz bir vaka olarak geçecekti. Belki de en önemlisi, Filistin Kurtuluş Örgütü ile Türkiye arasındaki ilişkiler tamamen kopmuş olacaktı. Güneş’in bu etkisi önemli,” diye anlatıyor Serpil Çelenk.
Sözü Sultan Özer alıyor:
“Eylemcilerin talepleri net aslında: Filistin devleti tanınsın, Mısır’daki tutuklu FKÖ üyeleri serbest bırakılsın gibi talepler. Sonra 48 saat bitince önce rehineler, sonra eylemciler dışarı çıkıyor. Kapıda İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş karşılıyor onları. Söz veriyor: ‘Canınıza kast olmayacak.’ Çıkınca gelen ilk gerillayı öpüyor ve sarılıyor. Gözünüzde canlandırabiliyor musunuz?” diyor ve gülümsüyor.
“Hatta sonrası var,” diye heyecanla söze giriyor Serpil Çelenk.
"Mesela bir bakıyor ki gerillaların ayağında ayakkabıları yok. Hengamede düşmüş, kaybolmuş falan. Sonra bakan, odasındaki bir çift ayakkabıyı eylemciye veriyor. Bu da gündem oluyor tabii o dönem basında. 'Bakan falanca marka ayakkabıyı eylemciye verdi' diye.
Aradan yıllar yıllar Sonra bakan Fehmi Güneş aynı ayakkabıların satıldığı mağazaya gittiğinde mağaza müdürü ayakkabıdan para almıyor. Gerekçe olarak da yıllar önce Filistinli gerillaya hediye ettiği ayakkabı sunuluyor. Mağaza müdürü hediyemiz olsun diyor"
Tüm bunlar olurken akla tek bir soru geliyor: Peki ama nasıl?
Serpil Çelenk yanıtlıyor.
“Çok önemli bir çoğunluğu, belki de tamamı bir inisiyatif aslında. Hikaye çok başka yazılabilirdi, tarihe çok farklı da geçebilirdi. Ama sonuç bu. Evet, eylemciler insanlara kast etmek için oraya giren eylemciler değil; Filistinli devrimciler. Ölen iki kişi de kaza eseri, hedef gözetmeden açılan ateşle istemeden ölüyor.
Sonrasında Hasan Fehmi Güneş… Köy Enstitüsü mezunu biri. Toplumun dayanışma ve aydınlanma kültüründe mayalanmış biri.
Kendisiyle Meclis Kütüphanesi’nde röportaj yaptık bu kitap için. Belki de ölmeden önceki son röportajlarından biriydi. Hasan Fehmi Güneş’in kişisel çabası ve inisiyatifiyle böyle yazıldı bu sürecin hikayesi.”

Ortadoğu’nun kara talihi: Camp David Anlaşmaları
1970’lerin sonu, Ortadoğu’da ciddi değişikliklerin yaşandığı, Soğuk Savaş yıllarında rüzgarın ABD lehine döndüğü yıllardı.
1980’de Türkiye’de, sonrasında İran ve Afganistan’a kadar uzayan yeni gelişmeler, dönüşümler… Aynı zamanda Camp David, bu sürecin ürünlerinden biriydi.
Bu sayede Mısır, İsrail’i tanıyan ilk ülke olmuştu.
Enver Sedat’ın Mısır adına imzaladığı anlaşma, İsrail’in vurdumduymazlığının ilk meşru tanınması olmuştu. Aradan geçen yıllar ve yaşanan gelişmeler, Camp David Anlaşması’ndan İbrahim Anlaşmaları’na kadar Ortadoğu’da İsrail lehine kritik gelişmeler yaşandığını gösteriyor. Ama ilklerinden biri olarak Camp David gösterilebilir.
Filistin Kartalları kitabının özelliği, bunu bu şekilde tespit etmesi ve çerçeveyi bunun üzerine inşa etmiş olması.
Serpil Çelenk bunu şu sözlerle anlatıyor:
“Malum, kitabın öyküsü uzun yıllara dayanıyor. Biz Camp David’i bu açıdan kurgunun merkezine koyarken, henüz bu kadar gündemde olan bir konu değildi. Elbette bilenler biliyordu ve her şey apaçık ortadaydı. Ama anlaşmanın ve yarattığı yıkımın bu kadar popüler hale gelmesi, son İsrail-Filistin savaşıyla denk geliyor. CHP Dış Politika Koordinatörü Prof. Dr. İlhan Uzgel'in açıklamaları sonrasında Edward Said’in kimi makalelerinin yeniden gündem olması, bu anlaşmanın aslında ne kadar belirleyici olduğunu yeniden göstermiş oldu. Hatta kimi otoriteler, ABD’nin bugüne kadar en başarılı iki şeyi varsa, birinin Soğuk Savaş, diğerinin Camp David olduğunu söylüyor.
İşte bizim Filistinli eylemcilerin de karşısına aldıkları şeylerden biri bu anlaşma.”
'Evet, tüm bir Filistin’i yıkabilirler ama teslim alamazlar!'
Söyleşimizin sonuna doğru Sultan Özer, 1978 Camp David Anlaşmaları’ndan bir yıl sonra yapılan bu eylemin ülkede yarattığı etkiyi ve süreci anlatırken, yakalanan ve iki kişinin ölümüyle yargılanan dört eylemcinin 22 yıl boyunca cezaevinde kaldığını hatırlatıyor. Rahşan Affı’yla serbest kalan dört Filistinli, yıllar sonra yakınlarıyla buluşuyor.
“Bugün Filistin’i ve Filistin mücadelesini terörizmle eşitleyenler var. Ne kolay, değil mi? İşlerine gelmeyen şeye ‘terör’ deyip geçiyorsun. Ama kendi yaptığın gerçek terörizmi görmezden geliyorsun. Düşünsenize, tanka karşı taşla, sapanla direnmek terör. Ama binlerce çağrı cihazına sızarak binlerce insanı kör ve sakat bırakacak operasyonlar düzenlemek ‘siber saldırı’. Çocuk mu kandırıyorlar? Bugün Filistin’in yanında olmak bir insani çizgidir. Ötesinde olanın insanlığını sorgulamak gerekir" diyor Sultan Özer.
Peki ya yarın? "Yarın ne olacak? diye sorunca Serpil Çelenk söze giriyor:
“Dünya genelinde sokağa çıkan insanlar, Filistin için bir araya gelenler, kendi ülkelerinin iktidarlarını bu başlıkta adım atmaya zorluyor. Yanlış anlaşılmasın, Avrupalı devletlerden medet ummak falan değil bu. Ama o iktidarlar, sokağa çıkan yüz binleri, milyonları sandıkta karşısına almak istemez. Kendi çıkarları doğrultusunda Filistin’e sahip çıkacak adımlar atmak zorunda kalıyorlar. Yani yine ne varsa emekçilerin mücadelesinde var.”
Gazze’yi hatırlatınca her iki yazar da derin bir nefes alıyor.
“Konuşmak zor. Ama bir konuda eminim: Gazze’yi, hatta tüm bir Filistin’i yıkabilirler, ama Filistin halkını teslim alamazlar. Bu direnci teslim almak, teknik ya da teknolojik bir konu değil. Şu ana kadar İsrail bu kadar zaman hala başarılı olamamışken, sarsılmaz denilen savunması delik deşik olmuşken umut kesmek kötülüktür.
Ama umut derken de, Avrupa’da ve ülkemizde sokağa çıkan emekçileri, Gazze’de her şeye rağmen direnenleri kast ediyorum. Evet, yıkıyorlar, yerle bir ediyorlar. Ama teslim alamıyorlar.”
Söyleşimiz biterken yazarların gözlerinde hem öfke hem de umut okunuyor. Filistin Kartalları, bu öfkeyi besleyip umudu büyütüyor.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.