Sayfa yolu
Grevlerden savaş ekonomisine (3): Ortak saldırıya karşı ortak siyaset mümkün mü?
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Yayın Tarihi: 19.08.2026 , 00:08
Avrupa’da bugün grev eksik değil. Belçika’da on binler emeklilik ve çalışma koşulları için sokakta, Yunanistan ve Portekiz genel grevlere sahne oluyor. Hollanda’da ise sosyal güvenlikte yapılmak istenen kesintilere karşı limanlardan kamu sektörlerine, toplu taşımadan demiryollarına farklı işkolları peş peşe harekete geçiyor.
Bu son gelişmeler “işçiler neden ortaklaşamıyor” sorusunu biraz değiştirmeyi gerektiriyor. Çünkü Hollanda örneğinde mücadele artık yalnızca tek bir işkolunun sınırlarında kalmıyor. Liman işçilerinin 4 Eylül’de, kamu sektörlerinin 8 Eylül’de ve toplu taşıma ile demiryolu çalışanlarının 9 Eylül’de aynı sosyal güvenlik politikalarına karşı harekete geçecek olması, farklı sektörler arasında ortaklaşmanın mümkün olduğunu gösteriyor.
Fakat sektörlerin aynı saldırıya karşı aynı dönemde harekete geçmesi ile bu mücadelelerin daha genel bir siyasal hatta dönüşmesi aynı şey değil.
İlk iki yazıda Avrupa’nın yeniden silahlanmasının nasıl finanse edildiğine ve bunun vergiye, sosyal güvenliğe, kamu harcamalarına ve çalışma zamanına nasıl dokunduğuna baktık. Şimdi soru daha somut: Farklı işkollarında aynı politikaların sonuçlarına karşı oluşmaya başlayan bu hareketlilik, tek tek hakların savunulmasının ötesine geçip ortak bir sınıf çıkarını görünür hale getirebilir mi?
Aynı saldırının farklı ulusal biçimleri
Belçika’da sendikal hareketin merkezinde emeklilik reformu, ücretlerin otomatik endekslenmesi ve işgücü piyasasında yapılmak istenen değişiklikler var. Yasal emeklilik yaşı 2025’te 66’ya yükseldi ve 2030’dan itibaren 67 olacak.
Bunun üzerine Bart De Wever hükümetinin emeklilik reformu yeni koşullar getirdi. Mayıs 2026’da kabul edilen ve Haziran ayında yayımlanan yasa, erken emeklilikte fiili çalışma süresini daha belirleyici hale getirirken gerekli koşulları karşılamadan yasal emeklilik yaşından önce ayrılanlar için 2027’den itibaren emekli aylığının düşürülmesini öngören bir “emeklilik cezası” (pension malus) getiriyor.
Reforma karşı mücadele yalnızca emeklilik yaşına ilişkin değil. Sendikalar aynı zamanda ücretlerin otomatik endekslenmesine yönelik müdahalelere ve işgücü piyasasındaki daha geniş değişikliklere karşı 2025 ve 2026 boyunca art arda ulusal grev ve gösteriler düzenledi.
Hollanda’da gündem sosyal güvenlik. Hükümetin Genel Yaşlılık Yasası (Algemene Ouderdomswet, AOW) kapsamında emeklilik yaşını yaşam beklentisine daha hızlı bağlama girişimi ile İşsizlik Sigortası Yasası (Werkloosheidswet, WW) ve Çalışma Kapasitesine Göre İş ve Gelir Yasası (Wet werk en inkomen naar arbeidsvermogen, WIA) kapsamındaki haklarda yapılması planlanan kesintiler sendikaların önüne geldi.
Hollanda Sendikalar Federasyonu (Federatie Nederlandse Vakbeweging, FNV), Hristiyan Ulusal Sendikalar Birliği (Christelijk Nationaal Vakverbond, CNV) ve Profesyoneller Sendika Merkezi’nin (Vakcentrale voor Professionals, VCP) grev tehdidinin ardından hükümet AOW yaşındaki hızlandırılmış artıştan geri adım attı. Ancak WW ve WIA başta olmak üzere sosyal güvenlikteki kesinti planları ortadan kalkmadı.
Birkaç ay içinde yaşanan bu değişim mücadelelerin neden sürekli yeni bir başlıkla karşı karşıya kaldığını iyi anlatıyor. Önce emeklilik yaşı gündemin merkezine geliyor; hükümet orada geri adım attığında mücadele bu kez işsizlik ve iş göremezlik güvencesine kayıyor.
Saldırı başlık değiştiriyor; mücadele de başlık değiştirmek zorunda kalıyor.
Avrupa ölçeğinde emeklilik sistemlerine bakıldığında bunun tekil bir Hollanda ya da Belçika meselesi olmadığı görülüyor. OECD'nin 2025 değerlendirmesine göre mevcut yasalar değişmediği takdirde normal emeklilik yaşı ülkelerin yarısından fazlasında yükselecek; Danimarka, Estonya, İtalya, Hollanda ve İsveç’te uzun vadede 70 yaşın üzerine çıkan modeller bulunuyor.
Emeklilik yaşının yükseltilmesi bu nedenle yalnızca sosyal güvenlik sistemlerinin finansmanına ilişkin teknik bir ayar değil, insanların hayatlarının ne kadarını çalışarak geçireceğine ilişkin bir karar.
Yunanistan’da aynı mesele işgününün kendisi üzerinden açıldı. Ekim 2025’te kabul edilen düzenleme, özel sektörde bir çalışanın aynı işveren yanında ve kendi onayıyla çalışma gününü belirli koşullarda 13 saate kadar uzatabilmesine olanak tanıdı. Uygulama sürekli bir 13 saatlik işgünü anlamına gelmiyor. Yıllık fazla mesai sınırları nedeniyle 13 saatlik çalışma yılda yaklaşık 37 günle, hükümetin ifadesiyle ayda ortalama en fazla üç günle sınırlı.
Hükümet düzenlemeyi çalışanlara daha fazla tercih sunan ve işgücü piyasasını esnekleştiren bir değişiklik olarak savundu. Sendikalar ise sekiz saatlik işgününün aşındırıldığı ve çalışanların pazarlık gücünün zayıflatıldığı görüşündeydi. Düzenlemeye karşı Ekim 2025 içinde iki genel grev gerçekleştirildi.
Üstelik tartışma yasayla sona ermedi. Haziran 2026’da Yunanistan’ın turizm ve yiyecek-içecek sektörlerinde gerçekleştirilen ülke çapındaki grevde uzun çalışma saatleri ve çalışma yasalarının uygulanması yeniden temel başlıklar arasındaydı.
Portekiz’de hükümet yüzü aşkın maddeden oluşan bir işgücü piyasası reformu hazırladı; çalışma sürelerinde daha fazla esneklik, işten çıkarmaların kolaylaştırılması ve dış kaynak kullanımının genişletilmesi önerildi. Hükümet reformu üretkenlik ve ekonomik büyüme ihtiyacıyla savunurken sendikalar düzenlemelerin işçi haklarını zayıflatacağını belirtti.
Reform Aralık 2025 ve Haziran 2026’da iki genel greve yol açtı. Ancak Portekiz örneğinde mücadele yalnızca sokakta kalmadı. Parlamento 19 Haziran 2026’da reform paketini reddetti. Başbakan Luís Montenegro hükümeti reformdan vazgeçmediğini ve çalışma yasasındaki değişiklikleri yeniden gündeme getirmeyi planladığını açıkladı.
Dolayısıyla Portekiz, yalnızca saldırının başka bir ulusal biçimini değil, örgütlü mücadelenin hükümet politikasını somut biçimde durdurabildiği bir örneği de gösteriyor. Bununla birlikte reform siyasi gündemden tamamen çıkmış değil.
Her ülkede başka bir ‘zorunluluk’
Belçika’da emeklilik ve ücret endekslemesi, Hollanda’da sosyal güvenlik, Yunanistan’da işgünü, Portekiz’de iş yasası... İşçinin önüne Avrupa çapında tek bir paket gelmiyor.
Her ülkede düzenlemenin başka bir adı ve başka bir gerekçesi var. Hollanda’da “sürdürülebilirlik”, Almanya’da rekabet gücü ve çalışma süresi, Portekiz’de verimlilik, Yunanistan’da esneklik, Belçika’da ise daha uzun ve daha “etkin” bir çalışma yaşamının emeklilik sisteminin sürdürülebilirliği için gerekli olduğu öne çıkarılıyor. Avrupa düzeyinde bunlara güvenlik, yeniden sanayileşme ve küresel rekabet ekleniyor.
Her hükümet yaptığı düzenlemeyi kendi ülkesine özgü, ertelenemez bir ihtiyaç gibi anlatabiliyor. Hollandalıya sosyal güvenlik sisteminin sürdürülemez olduğu, Alman işçiye yeterince çalışmadığı, Yunan işçiye şirketlerin daha fazla esnekliğe ihtiyacı olduğu, Belçikalıya ise daha uzun ve daha kesintisiz bir çalışma yaşamının emeklilik sisteminin geleceği için gerekli olduğu söyleniyor.
İşçiler de doğal olarak karşılarına çıkan somut hakkı savunuyor: Hollandalı işçi işsizlik ve iş göremezlik güvencesini, Belçikalı emeklilik hakkını ve ücretlerin otomatik endekslenmesini, Yunan işçi çalışma süresini, Portekizli iş güvencesini.
Tek paket yok, ortak sonuç var
Burada olup biteni Avrupa sermayesinin bir masaya oturup hazırladığı bilinçli bir “işçileri bölme planı” gibi anlatmak doğru olmaz. Kapitalizm ulusal devletler üzerinden örgütleniyor; sosyal güvenlik sistemleri, iş yasaları, sendikal yapılar ve sınıf mücadelelerinin tarihleri birbirinden farklı.
Üstelik Avrupa sermayesi kendi içinde de bölünmüş durumda. Alman, Fransız, Hollandalı ya da İtalyan şirketleri yatırımın, teknolojinin, enerji kaynaklarının ve bugün giderek büyüyen savunma siparişlerinin daha büyük bölümünü kendi tarafına çekmeye çalışıyor.
Fakat sermaye gruplarının birbirleriyle rekabet etmesi, emek söz konusu olduğunda ortaya çıkan taleplerin birbirine yaklaşmasını engellemiyor. Daha esnek ve daha uzun çalışma yaşamı, daha sınırlı sosyal güvenlik, ücret maliyetlerinin baskılanması ve devlet kaynaklarının yeni yatırım alanlarına yöneltilmesi farklı ülkelerde farklı gerekçelerle gündeme geliyor.
Bunlara mutlaka tek bir merkezden verilmiş ortak bir program adı bulmak gerekmiyor. Daha temel bir sorun var: İşçinin önüne bunların tümü birden gelmiyor.
Bir ay emeklilik reformuyla uğraşıyor, birkaç ay sonra işsizlik sigortasını savunuyor. Bir ülkede çalışma gününün sınırları tartışılırken diğerinde dört günlük çalışma haftasının lüks olduğu anlatılıyor. Her mücadele kendi acil başlığından doğuyor.
Portekiz’de reformun parlamentoda durdurulması ve Hollanda’da sosyal güvenlik saldırısına karşı farklı sektörlerin peş peşe harekete geçmesi, tek tek mücadelelerin sonuç üretebildiğini ve işkolları arasındaki sınırların aşılmaz olmadığını gösteriyor. Belçika’daki uzun soluklu grev ve gösteriler de direnişin tek bir düzenlemeyle sınırlı kalmadığını ortaya koyuyor. Fakat bu mücadelelerin kendiliğinden daha genel ve kalıcı bir siyasal programa dönüşeceğini varsaymak için henüz erken.
Grevler ortaklaşıyor, siyasal hat ne olacak?
İtalya Genel İş Konfederasyonu’nun (Confederazione Generale Italiana del Lavoro, CGIL) 12 Aralık 2025’te düzenlediği genel grev bu açıdan önemli bir örnek sundu. Kamu ve özel sektörü kapsayan tam günlük grevin talepleri arasında ücret ve emekliliklerin artırılması, emeklilik yaşındaki yükselişin durdurulması ve açık biçimde “yeniden silahlanmaya hayır, sağlık ve eğitime yatırım” çağrısı yer aldı.
Bu yaklaşım artık yalnızca İtalya’ya özgü bir örnek de değil. Haziran 2026’da Brüksel’de düzenlenen “Sosyal Devlet, Savaş Devleti Değil” (Welfare, not Warfare) eylemi, farklı ülkelerden sendikaları, toplumsal hareketleri ve örgütleri Avrupa’nın yeniden silahlanma programına karşı sosyal devlet, sağlık, eğitim ve istihdama daha fazla kaynak talebi etrafında bir araya getirdi. Belçika Hristiyan Sendikalar Konfederasyonu (Confédération des Syndicats Chrétiens, CSC) ile Belçika Genel İş Federasyonu (Fédération Générale du Travail de Belgique, FGTB) eylemi desteklerken CGIL de bir heyetle katıldı.
Dolayısıyla yeniden silahlanma ile ücret, emeklilik ve kamu hizmetleri arasındaki ilişkinin Avrupa sendikal hareketinin bazı kesimlerinde daha açık biçimde kurulmaya başlandığını söylemek mümkün. Ancak bunun henüz Avrupa sendikal hareketinin tamamına yayılan ortak ve kalıcı bir siyasal çizgi haline geldiğini söylemek için erken.
Burada önemli olan yalnızca yeniden silahlanmaya karşı çıkılması değil, ücret, emeklilik, çalışma zamanı ve kamu harcamalarının aynı siyasi tartışmanın parçaları olarak tarif edilebilmesi.
Şubat Grevi neyi hatırlatıyor?
İlk yazının başında 1941 Şubat Grevi’ne bu nedenle dönmüştük. Şubat Grevi’ni bugün için önemli kılan, 1941’in mücadele biçimlerinin kopyalanabilir olması değil; Amsterdam’da tramvay işçilerinin başlattığı grevin tersanelere ve fabrikalara taşınmasını mümkün kılan örgütsel ve siyasal bağların varlığı.
Hollanda’da bugün farklı sektörlerin sosyal güvenlik kesintilerine karşı peş peşe harekete geçmesi, işkolları arasındaki sınırların aşılamaz olmadığını gösteriyor. Avrupa düzeyinde yeniden silahlanmaya karşı sosyal devlet talebini öne çıkaran sendikal girişimlerin ortaya çıkması da benzer biçimde küçümsenecek bir gelişme değil.
Ama 1941’in hatırlattığı mesele yalnızca bir grevin başka bir sektöre yayılması değildi. Farklı işyerlerindeki mücadelenin ortak bir siyasal mesele haline gelebilmesiydi.
Bugünkü soru da burada duruyor.
Liman işçisi, demiryolu çalışanı, toplu taşıma emekçisi ve kamu çalışanı aynı sosyal güvenlik politikasına karşı harekete geçebilir. Belçikalı işçiler emeklilik ve ücret endekslemesi için aylar boyunca mücadeleyi sürdürebilir, Portekizli işçiler tartışmalı bir reform paketinin parlamentoda durdurulmasına katkı sağlayabilir; farklı ülkelerin sendikaları yeniden silahlanmaya karşı sağlık ve eğitime yatırım talebi etrafında yan yana gelebilir.
Fakat bunların, işçilerin karşısına “sürdürülebilirlik”, “rekabet gücü”, “esneklik” ya da “güvenlik” gibi farklı adlarla çıkan daha genel yönelimi hedef alan kalıcı bir sınıf siyasetine dönüşmesi kendiliğinden gerçekleşmiyor.
1941 bugüne hazır bir reçete bırakmıyor; fakat ortak hareketlilik ile ortak bir sınıf siyasetinin kurulması arasındaki mesafenin kendiliğinden kapanmadığını hatırlatıyor.
soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.