Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Görüş | Yüzüncü yılında Cumhuriyet

Resmi TKP kurucuları ve üyeleriyle Komünizmle Mücadele Derneği kurucu ve üyelerinin, sonraki yıllarda kariyerlerinde görülen yükseliş dikkat çekicidir.

M. Faruk İşgenç

Yayın Tarihi: 28.10.2023 , 10:38 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54

Geç kurulmuştu, erken yıkıldı.

Osmanlı İmparatorluğu’nda Avrupa ülkeleri ve Rusya karşısında önce askeri sonra da ekonomik anlamda geriye düşmenin yol açtığı yenilenme arayışları, saray tarafından başlatıldı. Bu arayışlar, aynı zamanda giderek güçlenen ve saray karşısında bağımsız hareket etme eğiliminde olan ayanların da güçlerinin kırılmasını, saraya bağlılıklarının arttırılmasını hedefliyordu.

1700’ lerle başlayıp, 1839’da yayımlanan Tanzimat Fermanı ve 1856’da Islahat Fermanı’nın duyurulmasıyla devam eden süreç, 1876’da ilan edilen 1. Meşrutiyet ve  1908’de ilan edilen 2. Meşrutiyet ile devam etti. Ancak, saray tarafından başlatılıp, giderek askeri ve sivil bürokrasiyle aydınların başını çekmeye başladığı ve sarayı da karşısına alma eğilimine giren bu süreç, askeri yenilgileri ve toprak kayıplarını önleyemedi, mali çöküşü durduramadı.

Temelde, Osmanlı İmparatorluğu'nu korumak ve toprak kaybını önlemek amaçlı bu çabaların, hangi tarz-ı siyasetle başarıya ulaşabileceği, Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük siyasetlerinin hangisinin kurtuluşu sağlayabileceği uzun uzun tartışıldı.

Bu iki yüzyıllık süreçte,  sanayi devriminin sonucu olarak Avrupa ülkelerinde bir dizi devrim gündeme gelmiş, 1789 Fransız Devrimi sonrasında, birçok Avrupa ülkesinde burjuva devrimleri gerçekleşmiştir. Ancak burjuva devrimlerinin, yoksulluğu ve onun temelindeki eşitsizliği gidermediğini fark eden başta işçi sınıfı olmak üzere ezilen sınıflar, 1871’de Paris Komünü ile ve sonraki yıllarda  birçok Avrupa ülkesindeki devrim girişimleriyle iktidarı almaya çalışsa da, bu çabaların hiçbirisi başarıya ulaşamamıştır. Burjuvazi, işçi sınıfı ve ezilen sınıfların yarattığı tehlikeyi çok çabuk fark etmiş ve bu fark ediş sonrası, iktidarlarına son verdiği sınıf ve katmanlarla işbirliğine başlamıştır. Burjuvazinin bu politikası daha 1848 yılında “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor, komünizm hayaleti. Avrupa’nın tüm eski güçleri bu hayalete karşı kutsal bir sürgün avı için ittifak halindeler, Papa ile Çar, Metternich ile Guizot, Fransız radikalleri ile Alman polisleri” ifadesiyle tarihe not olarak düşülmüştür. 

Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşı’na dahil olduğu 1914 yılına Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük siyasetlerinin her birisini, zaman zaman ön plana çıkararak, zaman zaman geri planda tutarak, 1909’daki Kanun-i Esasi değişikliği ve 1908’de ilan edilen İkinci Meşrutiyet’le girdi.

Birinci Dünya Savaşı, 1918 yılı sonbaharında sırasıyla Bulgaristan, Osmanlı, Avusturya Macaristan ve Almanya’nın teslim olmasıyla sona ererken, karşı cephedeki Rusya’da önce 1917 Şubat Devrimi ile çarlık rejimi sona eriyor, Kasım 1917’de ise sosyalist devrimle bolşevikler iktidarı alıyorlardı.

Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’na katılımından dört yıl sonra,  Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzalaması sonrasında, Anadolu ve Trakya’nın bir kısmıyla birlikte İstanbul da savaşın galibi itilaf devletleri tarafından işgal edilmiş, varlığının korunması için iki yüz yıldan uzun bir süredir çaba gösterilen Osmanlı İmparatorluğu fiilen yok olmuştur. 10 Ağustos 1920 tarihli Sevr Antlaşması’yla da işgal, uluslararası bir antlaşmaya bağlanmıştır. Ancak bu tarihten 194 gün önce, 28 Ocak 1920’de İstanbul’daki Meclisi Mebusan Misak-ı Milli’yi ilan etmiştir.

1918’de Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan hemen sonrasında galip devletlerce  başlatılan işgallere karşı 19 Haziran 1919’da Amasya Tamimi yayınlanmış, 23 Temmuz 1919’da Erzurum, 1 Eylül 1919’da Sivas Kongreleri toplanmış, Trakya ve Anadolu’da kurulmuş olan Müdafa-i Hukuk ve Redd-i İlhak cemiyetleri, 4 Eylül 1919’da toplanan Sivas Kongresi sonrasında Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti şemsiyesi altında toplanmıştır.

Sevr Antlaşması’nın üzerinden tam bir ay geçmiştir ki, 10 Eylül 1920’de Bakü’de Türkiye Komünist Fırkası (TKP) kurulmuştur. Bu tarihten 38 gün sonraysa Ankara’da Mustafa Kemal’in emri ile “resmi TKP” kurulur. Resmi TKP’nin kurucuları arasında daha sonra başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yapacak olan Celal Bayar, dışişleri bakanlığı yapacak olan Tevfik Rüştü Aras ve İstiklal Mahkemeleri hakimliği ile 1920’den itibaren 5 dönem milletvekilliği yapacak olan Kılıç Ali de bulunmaktadır. Resmi TKP’nin kurucularını böyle bir istikbal beklerken, başlayan kurtuluş mücadelesinde yer almak üzere Bakü’den Anadolu’ya geçen Mustafa Suphi önderliğindeki 15 TKP’liyse 28 Ocak 1921’de Trabzon açıklarında katledilmişlerdir.

Bu cinayet, kurtuluş savaşını yöneten kadroların, bolşeviklerden gelecek yardımlara çok büyük ihtiyaç duydukları bir dönemde bile işçi sınıfı ideolojisine ve bağımsız siyasi örgütlenmesine hangi gözle nasıl baktıklarını gösterdiği kadar, TKP kadrolarının da inançları ve kurtuluş uğruna ölümü göze alacak kadar kararlı olduklarının da bir göstergesidir. Bu bilinç ve adanmışlık duygusu, 2023 yılında bizim bir gelenekten bahsedebilmemizin ve takipçisi olmamızın temel dayanağıdır.

9 Eylül 1922’de İzmir’in, 6 Ekim 1923’te İstanbul’un kurtuluşuyla Anadolu ve Trakya’daki işgal sona eriyor ve bağımsızlık kazanılıyorken, 1918  ile 1923 yılları arasında Anadolu’da bağımsızlık mücadelesine karşı kırkın üzerinde ayaklanma çıkmasını da not etmek de yararlıdır.

Bağımsızlık mücadelesinin, işgalci emperyalistlere olduğu kadar, sultanlık rejiminin sürdürülmesini isteyenlere karşı da verilmesi, kurulan cumhuriyetin anti-emperyalist olduğu kadar, laik tonlar da taşımasına neden oldu. Ancak Türkiye, yüz yıllık süreçte, anti-kapitalizmle bütünleştirilememiş bir anti-emperyalizmin ve laikliğin yaşatılamayacağının somut bir kanıtıdır. Nitekim, daha 1936 yılında İngiltere’yle borç alma anlaşmaları yapılmaya başlanmış, 1924’te Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuş, 1948’de ilkokul 4 ve 5’ci sınıflarda din dersi verilmeye başlanmıştır. 

Gerek 1923’ten 1948 yılına olan 25 yıllık süreçte Türkiye’de kapitalizmin ve burjuva sınıfının gelişimi, gerekse 2. Dünya Savaşı sonrası sosyalizmin SSCB dışında Doğu Avrupa ülkelerinde de iktidarı alması, Türkiye’nin hızla kapitalist blokta yer almasına neden oldu.  2. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye, 1950 yılında Kore’ye asker gönderme kararı almış, 1952’de NATO üyesi olmuş ve emperyalist ülkelerle yoğunlaşan ekonomik ve siyasi ilişkilerine koşut olarak dinselleştirme yaşamın her alanında temel politikalardan birisi haline gelmiştir.

1948 yılında İstanbul ve Zonguldak’ta, 1963 yılında İzmir’de Komünizmle Mücadele Dernekleri kurulmuş, Cemal Gürsel, Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Turgut Özal ve Fethullah Gülen gibi şahsiyetler bu derneğin kurucu veya üyeleri arasında yerlerini almışlardır. Resmi TKP kurucuları ve üyeleriyle Komünizmle Mücadele Derneği kurucu ve üyelerinin, sonraki yıllarda kariyerlerinde görülen yükseliş dikkat çekicidir.

Özellikle 1960 sonrası işçi sınıfının niceliksel ve niteliksel gelişimine bağlı olarak sol hareketlerin de etkinliğinin artması, grevlerle öğrenci eylemlerinin yaygınlık kazanması sonrası, düzenin şiddet araçlarını yeniden yaygın şekilde kullanmaya başladığı görülür. 16 Şubat 1969’da 6. Filo’ya karşı gösteri yapan gençlere Komünizmle Mücadele Derneği ve Milli Türk Talebe Birliği üyeleri saldırırken, iki genç öldürüldü, yüzlercesi yaralandı.

1966 yılında Ülkü Ocakları ve 1970 yılında “Türk İslam Sentezi” kuramının da sahibi olan Aydınlar Ocağı kurulur. Böylelikle Yusuf Akçura’nın 1904 yılında Osmanlı’nın kurtuluşu açısından değerlendirdiği üç siyasetten ikisi, “Türkçülük ve İslamcılık”ın aynı potada ergitilmesi gereğini savunan yaklaşım ön plana çıkmaya başlar.

15-16 Haziran 1970’te Sendikalar Kanunu ve Grev Lokavt Kanunu’nda değişiklik yapılmak üzere kanun taslağı hazırlanması üzerine İstanbul ve İzmit’te işçilerin iş bırakması, yürüyüşler yapması ve fabrikaları işgal etmeleri nedeniyle, bu iki ilde sıkıyönetim ilan edildi. 5 binden fazla işçi işten atıldı, çıkan olaylarda 5 işçi yaşamını kaybetti. 15-16 Haziran Direnişi nedeniyle İstanbul ve İzmit’te 60 gün süreyle sıkıyönetim ilan edilirken, dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç süreci “sosyal gelişme ekonomik gelişmeyi aştı” şeklinde tanımlıyordu.

İşte 12 Mart 1971 Darbesi temelde sosyal gelişmeyi, ekonomik gelişmeye uygun hale getirmeyi hedefleyen bir darbe olarak, yani burjuvazinin uygun gördüğü gelir dağılımı politikalarının ve bunu sağlama alacak hukuğun oluşturulduğu bir darbe olarak cumhuriyet tarihinde yerini aldı. 12 Mart’ın Balyoz’u öncelikli olarak, sosyalistlerin, devrimcilerin, sınıf sendikacılığını savunanların, Kürt sol hareketlerinin başına indi.

12 Mart Darbesi’ne direnen Mahir Çayan, 15 arkadaşıyla birlikte Kızıldere’de 30 Mart 1972’de, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan darağacında 6 Mayıs 1972’de,  İbrahim Kaypakkaya işkencede 18 Mayıs 1973’te can verdi. Sosyalizm ve buna bağlı olarak da örgütlenme ve devrim anlayışları,  bizim sosyalizm ve sosyalist devrim anlayışımızdan farklı olsa da , bu mücadeleye yaşamlarını adamış tüm devrimcileri bugün saygı ve sevgi ile anmamızın, onları kendimizden, kendimizi onlardan saymamızın temelinde sınıfsız, sömürüsüz bir dünyaya olan inanç ve böyle bir dünyayı kurma kararlılığıdır.

12 Mart Darbesi sonrasında sosyalist ve devrimci örgütlenmelerin gerek işçi sınıfı içinde, kırsal kesimde hızla etkinlik kazanması, burjuvazi ve onun egemenlik aparatlarının yine açık şiddete başvurmasına yol açarak, 1 Mayıs 1977,  1978 Maraş ve 1980 Çorum katliamlarını gerçekleştirmelerine neden oluyor, ülkücü terör günlük yaşamın bir parçası haline getiriliyordu.

12 Eylül Darbesi, 12 Mart’ın yarım bıraktıklarını tamamlamak için yapıldı. Amaç, Türkiye kapitalizmini neoliberalizmin hedefleri çerçevesinde dünya kapitalizmine entegre etmek, sendikal ve sol hareketleri etkisiz hale getirmek ve sömürüyü arttırmak, emperyalist merkezlerin hedefleri doğrultusunda Yeşil Kuşak Projesi’nin uygulayıcısı olmaktı. Tüm bu politikaların kolaylıkla hayata geçirilebilmesi için de bugüne kadar devlet eliyle sürdürülmüş olan dinselleştirme politikalarının dozunun arttırılması gerekiyordu. Nitekim, 12 Eylül sürecinde bir taraftan 16 Ekim 1981’de diğer partilerle birlikte Milli Selamet Partisi kapatılırken, diğer taraftan  eğitimde din dersleri zorunlu hale getiriliyor, darbecibaşı Kenan Evren mitinglerde bir yandan elindeki Kuran’ı gösterip ayetler okurken “asmayıp da besleyelim mi” diye hapishanelerde tutsak edilmiş binlerce devrimcinin geleceklerine ilişkin kanaatını da beyan ediyor, 1983 seçimleri sonrası ANAP’ın iktidar ve Turgut Özal’ın Başbakan olmasıyla, devlet eliyle yürütülen dinselleştirme ve neoliberal dönüşüm projeleri hız kazanıyordu.

12 Mart Darbesi’nin yarım bıraktıklarını tamamlama görevi 12 Eylül Darbesi’ne, 12 Eylül’ün yarım bıraktıklarını tamamlamak görevi de AKP’ye düştü. Tabii ki, dünyada emperyalist ülkeler arası krizlerin yaşandığı günümüzde, burjuvaziyle birlikte ve burjuvazi adına yeni hegemonya alanları oluşturmanın ilk denemelerini yaparak. Nasıl ki Türk -İslam sentezi 1970’lerden itibaren devletin temel politikası haline gelmişse, AKP de bu senteze üçüncü bir halka ilave etmektedir: Osmanlıcılık.

Özetle, dünyanın hegemonya krizi yaşadığı bir dönemde kurulan cumhuriyet, yüz yıllık süreç içerisinde kendi kurucu ideolojisi tarafından dönüştürülmüş olup, yeni bir hegemonya krizinin eşiğinde olduğumuz bu dönemdeyse yayılmacı politikalarını destekleyecek ideolojik, teknik ve yapısal bir donanıma kavuşmaya çabalamaktadır.

Ancak unutulmamalıdır ki Birinci Dünya Savaşı’na yol açan emperyalistler arası hegemonya krizi nasıl 1917 Bolşevik Devrimi’nin olanaklarını yarattıysa, bugünün hegemonya krizi de Türkiye’de bir sosyalist devrimin olanaklarını yaratmaya adaydır. Türkiyeli devrimcilerin görevi, dünya ve Türkiye işçi sınıfı ve ezilen sınıflarına Türkiye sosyalist devrimini armağan etmektir.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.