Breadcrumb
GÖRÜŞ | Eşitsizlik üzerine kurulu bir düzende güvenlik arayışı mı?
Gökmen Kunduracıoğlu
Yayın Tarihi: 25.04.2026 , 14:54 Güncelleme Tarihi: 25.04.2026 , 15:55
Son yıllarda art arda gündeme gelen olaylar, içinde yaşadığımız toplumsal yapının çürümesini artık tartışmasız hale getirdi. Kayıp dosyalar, şüpheli ölümler, cezasızlık gerçeği, çocuklara ve kadınlara yönelik sistematik şiddet… Bunlar birbirinden kopuk münferit olaylar değil, aynı düzenin farklı yüzleri. Ortada bireysel sapmalar değil, yapısal bir çürüme olduğu açık.
Gülistan Doku dosyası bu çürümenin en çıplak örneklerinden biri. Bu olay, yalnızca bir kayıp vakası değil; devlet, bürokrasi ve sermaye ilişkilerinin nasıl iç içe geçtiğini gösteren somut bir vaka ve egemen sınıfa mensup ailelerin çocuklarının karıştığı ağır suçların, devlet aygıtı tarafından nasıl korunabildiğini açık biçimde ortaya koyuyor.
Burada belirleyici olan bireylerin kim olduğu değil, onların hangi sınıfsal konumdan geldikleri. Çünkü bu tür suçların üzerinin örtülebilmesini mümkün kılan şey, kişisel ilişkilerin çok ötesinde olan sınıfsal ayrıcalıkların ta kendisi.
Benzer durumları başka vakalarda da görüyoruz. Siyasal iktidarla güvenlik bürokrasisi arasındaki tarihsel devamlılık Türkiye’de uzun yıllardır cezasızlık rejiminin temelini oluşturdu. Susurluk’tan bugüne uzanan bu hat, devlet-mafya-siyaset üçgeninin bir istisna değil, süreklilik arz eden bir mekanizma olduğunu gösteriyor bizlere. Bu mekanizma, yalnızca belirli dönemlere özgü değil, kapitalist devletin kriz anlarında daha görünür hale gelen yapısal bir işlevi.
Bu durum yalnızca Türkiye’ye özgü değil. Uluslararası ölçekte de egemen sınıfların suçları nasıl görünmez kıldığını biliyoruz. Bunu, Epstein skandalında da çarpıcı bir biçimde gördük. Büyük sermaye sahipleri, siyasetçiler ve emperyalist güç odakları, hukukun üzerinde konumlanıp işledikleri suçların sonuçlarından muaf hale gelebiliyor. Bu, kapitalist sistemin evrensel bir özelliği.
Devlet sosyal işlevlerini terk etti, eğitim ve sağlık piyasalaştırıldı
Öte yandan toplumun en savunmasız kesimleri açısından tablo daha da ağır. Sağlık sisteminde ortaya çıkan çeteler, çocuk cinayetleri, kadın cinayetleri, aşiretler ve tarikatlar içinde yaşanan istismar ve şiddet… Bunların tamamı, kamusal alanın tasfiye edilmesi ve toplumsal denetimin parçalanmasının doğrudan sonuçları. Devletin sosyal işlevlerini terk ettiği, eğitimin ve sağlığın piyasalaştırıldığı bu düzende, toplum savunmasız bırakılmakta ve bu boşluk ya suç örgütleri ya da gerici yapılar tarafından dolduruluyor.
Aynı süreçte siyasal iktidarın muhalefete, emekçilere ve örgütlü kesimlere yönelik şiddeti ve baskıyı artırması da tesadüf değil. Çünkü bu düzen, kendi krizini ancak zor kullanarak yönetebiliyor.
Okullara turnike koymak, başlarına polis dikmek sorunu çözer mi?
Peki bu ortamda büyüyen çocuklar dünyaya ve ülkelerine baktıklarında ne görüyorlar? Nasıl oluyor da bu kadar saldırgan hale gelebiliyorlar? Cevap sadece; bir ölçüde etkisi olduğu aşikâr olan, suçun ve suçlunun meşrulaştırıldığı televizyon dizileri veya insan öldürmenin normalleştirildiği oyunlar mı? İçinde bulundukları bireysel psikolojiler mi? Yoksa bundan çok daha fazlası mı?
Gençler, çocuklar buna nasıl ve neden dahil oluyorlar? Çocuklarımızı bundan neden koruyamıyoruz ve nasıl koruyabiliriz? Okullara turnikeler ve X-ray cihazları koymak, başına polis dikmek bu sorunu çözebilir mi?
Gördükleri şey şu: Güç sahibi olanın hesap vermediği, şiddetin cezasız kaldığı, eşitsizliğin, adaletsizliğin normalleştiği bir dünya. Hukukun herkes için geçerli olmadığı, aksine sınıfsal bir araç olarak işlediği bir gerçeklik. Bu koşullarda şiddetin toplumsallaşması ve çocuklara da sıçraması kaçınılmaz. Çocukların ve gençlerin bu şiddet döngüsüne dahil olması, bireysel bir sapma değil, içinde bulundukları toplumsal yapının bir sonucu.
Dolayısıyla sorunu yalnızca kültürel unsurlara, medya içeriklerine ya da bireysel psikolojiye indirgemek yetersiz. Asıl mesele, bu şiddeti sürekli yeniden üreten toplumsal ilişkiler bütünü. Okullara güvenlik önlemleri koymak, polisiye tedbirler uygulamak bu sorunu çözmeyecek. Çünkü sorun güvenlik açığı değil, toplumsal yapının kendisi.
Yoksullar güvencesizliğe mahkum, zenginler zırh içinde
Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, egemen sınıfın ekonomik gücünü siyasal ve hukuksal ayrıcalıklarla pekiştirdiği bir düzen. Bu düzende yoksullar güvencesizliğe mahkum edilirken, zenginler fiili dokunulmazlık zırhı içinde hareket ediyor. Emekçiler için yasa bir baskı aracına dönüşürken, egemenler için esnetilebilir bir araç haline geldi.
Dezenformasyon Yasası kapsamında basın özgürlüğü, halkın haber alma ve bilinçlenme hakkı engellendi. İşçinin kopan kolunun hesabını sormak gibi düzenin değer yargılarının dışına çıkan her düşünce ve eylem şiddetle bastırılırken, “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme” suçlamasıyla hedef alınıyor.
Bu nedenle yaşananlar ne tesadüftür ne de geçici. Bunlar kapitalist sistemin kriz koşullarında ürettiği zorunlu sonuçlar. Şiddetin, eşitsizliğin ve cezasızlığın kaynağıysa bu düzenin ta kendisi.
Dolayısıyla çözüm de burada: Bu ilişkiler bütünü değişmeden, eşitlik ve adalet temelinde yeniden kurulmadan, kalıcı bir güvenlikten söz etmek mümkün değil. Aksi halde şiddet biçim değiştirerek varlığını sürdürecek.
Bugün yaşananlar, kapitalizmin kontrolsüzleşmiş krizinin ifadesi. Bu kriz, ya daha fazla barbarlık üretecek ya da buna karşı örgütlü bir toplumsal alternatif gelişecek.
Bu yüzden mesele yalnızca teşhis koymak değil, taraf olmaktan geçiyor. Ya sosyalizm ya barbarlık!
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.