Sayfa yolu
GÖRÜŞ | AKP'yi seviyor muyuz?
Aybüke Yanık
Yayın Tarihi: 13.02.2026 , 10:56 Güncelleme Tarihi: 13.02.2026 , 12:31
Toplumsal hayatın bilindik ve alışılmış anlatısında sıkça duyduğumuz sağduyu sözcüğüne hepimiz benzer çağrışımlar yoluyla temas ederiz. Belki her zaman sağduyu olarak nitelendirmediğimiz; ancak günlük yaşamı organize etmede bize iç sesimizmiş gibi yön veren; hayatımızı kolaylaştırdığına inandığımız, iç çelişkilerimizi regüle eden ve kendimizi olası tehlikelerden korumak için sıklıkla başvurduğumuz bu terime biraz daha yakından bakmak istediğimizdeyse ahlaki ve vicdani tınılar duymamız kaçınılmazdır. Esasen duyduğumuz bu tınılar insanlığın ortak duygularıdır ve bu duygulardan, örneğin üzüntü ve öfkelerin ardında durup anlamının hakkını vermek üzere gün yüzüne çıkmayı bekleyen terim geçmişin de yükünü sırtlayarak şimdilerde bastırılmakta, ertelenmeye sanki mecbur edilmekte dolayısıyla gitgide sessizleşmektedir.
İnsanlığa dair ortak kabullerin yeniden inşa edildiği bir dönemde, anlamları ve işlevleri değişen, yani prensipte genel iyiliğe yarıyor görünüp pratikte insanın bencil arzularını pekiştirmeye hizmet etmeye zorlanan sağduyu ve benzeri terimler gerçek anlamlarını tekrar nasıl kazanacak? Bu soru sanılanın aksine bir başkasına, "bir bilene" değil, kendimize sormamız gereken en önemli soruların başında gelir.
Bu yazıda hep birlikte, aslında sebep değil bir sonuç olan AKP Türkiye’sini düşünelim (üstelik düşünmemenin elvermediği zamanlarda) ve kendimize şu diğer önemli soruyu soralım: AKP'yi seviyor muyum? AKP’yi seviyorum diyenlerin (perdenin ardındakiler hariç) bu yazıyı okuyacağına çok düşük bir ihtimal veriyorum ancak sevmiyorum diyenler sevmemelerinin nedenleri olarak neleri gösteriyor? Malumun ilanı nedenleri burada basitçe sıralamayacağım. Çünkü sebepleri değil sonuçları ortaya koymak daha doğru bir zemine oturacak olup bir hükümeti "sevmemenin" ne anlama geldiğinden çok neye ve kime yaradığı üzerine düşünmek ve çıkış yolları üzerine kafa yormak daha anlamlı olacaktır.
Bugünden geçmişe uzanan bir zaman çizelgesi çizecek olursak, AKP’yi sevmeyenler olarak 6 Şubat depremlerinde oluşturduğumuz yardım ve dayanışma ağlarının öneminden bahsetmek yerine; bununla beraber aydınlık insanların bu topraklarda umudu yeşerttiğini de unutmayarak felaketten felakete tekrarlanan bu kolektif eylemlerimizin gün sonunda sonuçsuz kaldığından söz etmek gerekir. Eylemlerimiz bir ölçüde sonuçsuzdur; hayatlarımıza devam eder, devam ederken de düzeni değiştirmenin tek yasal ve demokratik hak olarak benimsediğimiz oy vereceğimiz günü bekleriz. (Oy vermek arketip olarak değişimin bir aracıdır. Ancak bir araçtan ibaret olduğu gerçeği de bir o kadar değişmezdir.) Barınma, geçim, eğitim, sağlık ve ulaşım sorunlarıyla ve yasla kaderlerine terk edilen bu halkın insanlarıyla ise yalnızca akşam haberlerinde "temas etmekten" başka bir yolumuz kalmamış gibi görünür.
Ya da yıllık izin haklarımızın borçla, banka kredisiyle satın alındığını içten içe bilmemize rağmen dillendiremeyiz. Çünkü, düzen böyle işliyor, tabiri caizse bize böyle ekmek veriyorsa bizler de bu düzene ayak uydurmalıyız. Doğayla iç içe tatillerimizin ortasında rantın ve yağmanın simgesi otellerde parası neyse dinlenmeye çalışırız. Sanki başka seçeneğimiz kalmamış gibi görünür.
Çalışma ve üretme hakkımızın da kimler için kullanıldığı büyük önem taşır. Emeğin karşılığı insanca bir yaşam değil, kiralanmış insanın hayatta kalabilmesine "yetecek" kadar paradır. Ve ürettiklerimiz tüketilmek üzere bizlere dağıtılırken (veya pazarlanırken) esas kazanç bir halkın değil, bir avuç zenginindir. Para yetmeyince en azından özel sağlık sigortası olduğu için bir nebze rahatladığını ve iş yaşamında avantajlı bir hak elde ettiğini düşünenler sağlığa erişimin yoksullar için her geçen gün zorlaşmasını konuşmaktan imtina eder.
Bu örneklerin her biri değişim için sorumluluk almayı ve harekete geçmeyi gerektirir. AKP’yi sevmeyenler olarak bu bilinç bizlerde var mı? Bu sorunun cevabını hükümetini sevmeyen ve ona karşı mücadele eden Amerikalı aktivist Edward Abbey veriyor: “Bir yurtsever ülkesini hükümetine karşı savunmaya hazır olmalıdır.”1 Hazır olmalı, mücadele etme sorumluluğunu üstlenmeli ve hep daha iyisini istemeli. AKP’yi sevmeyenlerin arasında ondan derhal kurtulmak isteyenlerin önerdiği çıkış yolları da savunma hattını devrimle korumaktır. Devrim sözünden çekinenler hatta korkanların Cumhuriyet Devrimi'nin, bu devrimin yok oluşunu seyretmek yerine sosyalizmle perçinlenmesi gerektiğini ve bunu başarmak için bugünün yarından kıymetli olduğunu hatırlaması zorunludur. Sağduyunun ahlaki ve vicdani tınısına kulak tıkamamak; ona sığınarak devrim, kurtuluş, eşitlik ve özgürlük gibi büyük anlatıları küçümsememek gerekir. Ve aydınlık günler, herkes için insanca yaşamın en temel insan hakkı olduğunu bilerek, içselleştirerek ve yaşamı cesaretle kucaklayarak gelecektir. Aksi AKP’yi sevdiğimizi kabullenmek olur...
- 1
Abbey E. (1991). A Voice Crying in the Wilderness. St. Martin's Press
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.