Sayfa yolu
Gökdelen’i yeniden hatırlamak
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Emir Ahmet Arda
Yayın Tarihi: 04.02.2024 , 00:00 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
Bir yazarı anmanın en iyi yolu, elbette eserlerinden geçer. Bu sebeple “Gökdelen”i önce hukukçular sonra da yurttaşlar nezdinde tekrar hatırlatmak gerekiyor gibi duruyor. Hatırlayacağımız üzere Gökdelen’in hikayesi bize çok da uzak değil.
Gökdelen, Türkiye üzerinde bugünden baktığımızda gerçekleşmiş kehanetlerde bulunmuş ve başta hukuk olmak üzerine gelecekteki tehlikeleri geçmişten haber veren, distopik bir kitaptır. Tahsin Yücel’in usta kalemi 2073 yılındaki İstanbul’u gözlerimizin önüne getirir. Ruhsuz bir kenttir artık İstanbul. Zenginler ve yoksullar arasındaki uçurum akla hayale sığmayacak hale gelmiş, yılkı insanları denen baldırı çıplaklar güruhları ortaya çıkmış, zenginlerin sokağa inmediği, adeta gökyüzünde yaşadığı bir dönemdir 2073. Özelleştirilmemiş tek bir kamu hizmeti vardır bu Türkiye’de. Bir toplum var oldukça kendisini var etmeyi başaran hukuk işi, halen kamuya aittir ve kamu adına yapılır.
Böyle bir İstanbul’un en zengininin yaşadığı bir problemle başlar gökdelen. İstanbul’u yeni bir New York yapmak isteyen “Temel Diker” isimli bir zengin tüm İstanbul’u gökdelenlerle doldurmak ve bir de Sarayburnu’nun karşısına annesine benzeyen ve ilhamını aldığı özgürlük anıtından da devasa bir anıt dikmek istemektedir. Fakat Hikmet isimli bir adama ait olan bahçeli bir ev planlarını alt üst eder. Bu sebeple son on altı gökdelenini bir türlü inşa edemez. Tarihi yapıları dahi yıkma izni alan Temel emekli öğretmen Hikmet’in evini satın alamadığı gibi başka çözüm yollarına başvuramamakta, önüne hukuk engeli çıkmaktadır.
Bunun çözümü ise Temel Diker’in keskin zekalı ve başarılı avukatı Can Tezcan‘dadır. Yargı özelleştirilirse çıkacak kararlar konusunda artık bir problem yaşama şansları kalmayacaktır. Ayrıca paranın temel değer olduğu bu düzen kendi içinde bir tutarlılık kazanacaktır. Bu fikir çeşitli uzlaşmalar ve pazarlıklar ile beraber işleme konur. Zaten uçuruma dönüşmüş sınıfsal farkların olduğu bu Türkiye’de politikaya katılabilen sınırlı kesimler de bu fikre ikna edilmeyecek gibi değillerdir. Eninde sonunda parlak kariyerini ortaya koyarak devrim niteliğindeki bu icadını gerçekleştirir Avukat Can Tezcan. Kamusal varlıkların tabutuna sonuncu çivi de Yasayla Türkiye Temel Hukuk Ortaklığı AŞ’nin kurulmasıyla çakılmış olur.
İşte gökdelen böyle bir atmosferde geçer. Kitap günümüzün sorunlarının varabileceği noktaları bize göstermektedir. Distopya kurgusunun ana amacı, gelecekte olabilecek en kötü senaryonun okuyucuya tesir etmesini ve günümüz problemlerini bu en kötü senaryolar üzerinden anlatmasıdır. Gökdelen’in başarısı da burada saklıdır. Bu kitabın en kötü senaryoları gerçekleşmektedir.
Peki biz bu “Gökdelen”i neden hatırlamalıyız? Gökdelen’in korkutucu kehanetleri birer fısıltı olarak adliye koridorlarında dolaşmaktan şimdilerde gazetelere, basına, yer yer de televizyona düşmüştür. Onu hatırlamak bize sağlıklı bir akıl yürütmesi sağlayabilir. En kötü ihtimalleyse başımıza gelecekleri öğrenmiş oluruz. Bu kitabın anlattığı Türkiye’de hukuk hatta toplum namına da neredeyse bir şey kalmamıştır.
Elbette bu kurmacada yaşananların Türkiye’de eninde sonunda olacağına dair bir inanca sahip olmamız gerekmez. Hatta bunların korkutucu birer kehanet değil de Tahsin Yücel’in yetenekli ellerinden çıkmış, hoşça vakit geçirecek bir kurmaca olarak da düşünebiliriz. Yani şu işi esaslıca bir düşününce tüm Adalet Bakanlığı’nın içindekilerle beraber bir grup yerli ve yabancı zenginlere satılmış olması akıl alır gibi olmayacaktır.
Geçtiğimiz aylarda ortaya çıkan Anadolu Cumhuriyet Başsavcısı’nın adliyesini şikâyet ettiği mektubunda yazdığı gibi hukukumuzun bir fiyat menüsü olmasının, onun halen bir kamu hizmeti olduğu konusundaki inancımızı sarsmaması gerekir. Mesela yurttaşlarımızın belli bir ücret karşılığı aldığı bu VIP tahliye servisleri belki de devletin kendisi tarafından Gökdelen’de bahsi geçen “hukukun özelleştirilmesi” fikrini denemek için pilot bölge servisinden başka bir şey değildir. Hazineden maaş alan hâkim ve savcıların sunduğu hukuk servisi mi daha verimli olacaktır yoksa zenginlerden rüşvet alanların mı? Rüşvet verenlere özel müşteri memnuniyeti açısından bir anketin yapılması hukukun özelleşip özelleşmemesi konusunda genel bir fikir edinmemizi sağlayabilir. Kim bilir belki de bizim adalet bakanlığının sonunda bir A.Ş olması gerektiği fikri A.Ş olmadığı halinden daha iyidir. En azından kendimizi tekrar tekrar kandırmamız gerekmez.
Sağlıklı düşünmek dedik, yazımızı okurken aklımızı beraber çalıştıralım ve Adalet Bakanlığı A.Ş’nin menüsünün girişte asılı olduğu bir adalet sarayı hayal edelim. Yalnız bu saray isminden de kurtulmak gerekecektir. Zaten saraylar özünde de adalet bulmak için uygun ve mantıklı yerler değillerdir. Bu yüzden, bu yeni kuruma Adalet AVM’si diyebiliriz. Halihazırdaki çoğu İstanbul adliyesinin görüntüleri sebebiyle uygun düşecektir bu isim.
Koridorlarda fısıltılarla doluşan isimler ve fiyatlar bakanlığın A.Ş olmasıyla yerini serbest piyasanın çekiciliğine bırakır. Mesela Sulh Cezalar arasında rekabet kaynaklı fiyat düşüşü bile sağlanabilir ve böylece belki de “Allah bizi adliye yoluna düşürmesin” diyen orta ve yoksul sınıflar bile adalete erişim sağlayabilirler. Bir öğlen yemeğine tahliye edilebilen yurttaş da en azından bu adliye deneyiminden memnun kalacak, her zaman o sulh ceza hakimine düşmek isteyecektir. Yahut şikâyeti sebebiyle soruşturması açılmayan bir yurttaş menüde yazan fiyatı karşılaması halinde istediği bir Adalet AVM’sine gidecek, savcısını seçebilecek, vezneye yatırdığı dekontu dilekçesine ekleyecek ve sonunda soruşturmasını açtırabilecektir. Bu soruşturma ise yine daha fazla bedel ödeyebilecek birine karşıysa o da KYOK kararı için aynı şekilde başvurusunu yapacaktır. Böylece döner sermaye iki kez kazanacak sadece şimdilerde olduğu gibi güçsüz ve yoksullar bu düzenin çarkı içinde ezilecektir.
Zaten bu da malumun ilamı olduğundan, bugüne kadar yoksulların, işçilerin bütün engellemelere rağmen bir şekilde adaletin kırıntısına erişim sağlamalarının adalet bakanlığına ne kazandırdığını sormak gerekecektir. Bundan adalet bakanlığı bir şey kazanmadığı gibi sürekli olarak itibar kaybetmiştir. Bakanlığın satılması amiyane tabirle namusunu kurtaracak bir proje denilebilir.
Hatırlamak ve sağlıklı düşünmekten bahsetmiştik. Özelleştirmelerin tehlikelerine karşı bizleri uyaran Tahsin Yücel, bize 2006 yılından seslenmiş ve kehanetlerini yazmıştı kitabıyla. Şimdi bir kısmının gerçekleştiği bir Türkiye’deyiz. Kitaptaki Türkiye ile aramızda tam 50 sene var. Şimdiye dek kitabın kehanetlerinin çıkmasını engelleyecek bir şey yapamadık ancak en azından tehlikeleri öğrenebiliriz. Şimdi hatırlamanın, düşünmenin ve öğrenmenin zor olduğu zamanlarda bu kitabı eskiden okuyup bir kenara koyan yurttaşlarımızın tekrar eline almasını, okumayı uzun zamandır bırakmış olan yurttaşlarımızın ise okumaya geri dönmelerine vesile olmasını temenni edeceğiz.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.