Sayfa yolu
Füruzan ve Akim Sevgilim: Okuru bekleyen sorumluluk
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Emre Falay
Yayın Tarihi: 19.11.2023 , 10:52 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
Yıllar sonra bir yazarı hâlâ özel, okunur kılan şey, yazarın geçmiş üretimleri ve okurun bu üretimler üzerinden kendi geçmişiyle kurduğu dostça bir bağdan, bir tür sadakatten fazlası olmalı. Akim Sevgilim’i bir solukta okurken düşündüm bunu.
Füruzan’ın önceki öykü kitabı Sevda Dolu Bir Yaz’ın üzerinden yirmi dört yıl geçmiş. Edebiyatımızın doksan bir yaşındaki çınarının uzun bir aranın ardından gelen bu yeni yaratımı gereken ilgiyi gördü mü, yeterince tartışıldı mı, yoksa daha ziyade suskunluğun unutuşuna mı bırakıldı sorusunu şimdilik bir kenara bırakalım. Yazının konusu bu değil. Biz baştaki soruya dönelim. Bir yazarın neredeyse çeyrek asrın ardından gelen üretimini kıymetli kılan nedir?
Akim Sevgilim, kitabı oluşturan her üç öyküde de Füruzan’ın ilk yazınsal üretimlerinden bu yana alametifarikası diyebileceğimiz doğrusal olmayan kurgu ve katmanlı bir yapıyı barındırıyor. Yazar her bir öyküde zamanda, mekânda, anlatıcı karakterlerde sıçramalı geçişlerle dinamik, capcanlı bir anlatı kuruyor. Ancak Füruzan’ın ustalığı -metne edebî nitelik kazandırmak için estetik biçimin yetkin varlığı bir olmazsa olmaz ise de- hiçbir zaman sadece teknik inşa ile ilgili değildi. Akim Sevgilim’deki öykülerde de güçlü bir dramatik yapının varlığını sağlayan şey, onun farklı tarihsel dönemlerdeki toplumsal panoramayı, bu toplumsallığı oluşturan unsurların o tarihsel uğraktaki çelişkileri içinde, tüm duygularıyla yansıtabilme becerisi.
Gelin, biraz öykülerin içine girelim.
Akim Sevgilim
Kitabın ilk öyküsü olan Akim Sevgilim ana anlatıcı Gönül’ün gözünden onun büyük teyzesi Mihriban Hanım, annesi Cavidan ve küçük teyzesi Keriman’ın yaşantılarının anlatıldığı bir hikâye. Varlıklı bir ailenin kışları Maçka’daki apartmanda yazları ise Erenköy’deki köşkte geçen yaşantısı, değer yargıları, kadının özgürlüğü ve aşk temaları ile ve karakterlerin yaşadıkları döneme ait izlenimler içinde sunuluyor. Cumhuriyet’in ilk yılları, Süreyya Sineması’nda tiyatro galası, Moda Kulübü’nde bir davet, Markiz Pastanesi, Notre Dame de Sion’da okutulan kızlar, evde verilen Fransızca eğitimi, hizmetçiler (Matmazel Katina, Madam Fotina, Bahçıvan Akim, Gülbahar), Harbiye Belvü Bahçesi, Taksim Kristal Gazinosu birer imge olarak öyküde yerlerini alıyor. Bu imgeler arasında, seçkin bir sınıfın kendini ancak bu seçkinliği temsil edenlerle birlikte olarak koruma alışkanlığı içinde, bu sınıfsallığa göre kurulacak görevlerle dolu bir hayat kurgusunda özgürlüğe ve aşka yer yok. Hele ki Keriman ile Bahçıvan Akim’in aşkının hoş görülmesi düşünülemez bile.
Öykü karakterlerin başkalarının ağzından ancak kendi sesleriyle katıldıkları katmanlı bir anlatıya sahip. Ve her bir karakter sanki bir sinema filminin bir sekansında hikâyeleri ile yer alırken tüm hikâyeler de birbirleriyle ilişkileniveriyor. Mihriban Hanım’ın genç bir Osmanlı subayı olan ilk eşinin Trablusgarp’tan Cihan Harbi’ne uzanan hikâyesini, dillerinde Namık Kemal şiirleri ve II. Meşrutiyet’in meşhur sloganı “Hürriyet, adalet, müsavat!” ile geçen yaşamlarını, dönemin aydınlarını temsil eden tartışmaları da görebiliyoruz örneğin öyküde. İlerlemenin bilimde olduğunu düşünürken Mevlevi olup kendini tekkeye kapayan da, “Para, sermaye acele ister, cerbeze ve gözü peklik ister. Bunlar olmayınca da ilerleme olmaz” (s.19) diyen de sahnede. Okur, buradan Gönül’ün, annesinin, teyzelerinin, Keriman ile Akim’in hikâyesine doğru ilerlerken sormadan edemiyor: Uygarlaşma için kapitalistleşmeyi benimseyenlerin yarattığı mutsuzluk muydu tüm yaşananlar?..
Sınıfsal farklılıkları, Yugoslav bahçıvan Akim ile küçük teyze Keriman’ın aşkını imkânsızlaştırıyor. Halbuki bütün görevlerin, kuralların, bütün o zenginliğin boyası kazındığında çıkan tekdüze bir yaşamın içinde aşkı duyumsayan, duyumsatan, öğreten kişi bir emekçi, bahçıvan Akim. Gönül anlatıyor:
“Bahçıvan Akim’le Küçük teyzem çok güzeldiler, hiç kimseye benzemiyorlardı, gördüm, biliyorum. Öpüşürken, sarıldıklarında, çatı aralarında unutulmuş güzelim fotoğraf insanlarına benziyorlardı.” (s.25-26)
Ancak Mihriban Hanım’ın kardeşlerine aldırdığı Fransızca eğitime bile “bu eğitim senin çeyizindir” diye anlam kattığı katı dünyasında, bu aşka müsaade gösterilmesi düşünülemez.
“Siz, erkeklerin ancak kadınları isteyebileceğini, erkek istediğinde arzusuna uygun sayılanı kadınların yapması icap ettiğini, söylerdiniz. Usluluğun, okşanmanın erkeğe yakışır olmadığını öğrenmiştim, öğretmişlerdi. Beğenmek onların, beğenilmek bizim işimizdi. Haz onların hakkı, beklemek, utanmak, kabul etmek bizim vazifemizdi.”(s.29)
Bu yaşantının içinde kendi sınıfsal konumlarına ve rollerine uygun olarak yerleşmiş değer yargıları ve kuralların içinde yaşayanlara ise kadın olmak, birey olmak hakkı tanınmamaktadır:
“(...) ellerinizi öptürdünüz. Dudaklarımız öldü. Gülüşlerimizi uygunlaştırdınız, gülmemiz yok oldu.
Ne yavaş ne hızlı olunmayacak dediniz, kötürüm olduk.” (s.43)
Keriman ile Bahçıvan Akim’in imkânsız aşkları, Gönül’ün gizlice izlediği sevişmeleri, kendilerini birbirlerinde var etmeleri ise Mihriban Hanım’ın hesaplarından daha sahicidir:
“Ah teyzeciğim, belki siz de görseydiniz, anlasaydınız onları ayırmazdınız; böylesi bir şeyin bir erkekle bir kadın tarafından yaşanabileceğini ve her şeyi en güzel yapanların yalnız onlar olabileceğini görseydiniz, ah ne yazık… O zaman bütün saatlerinizi hesaplara bakmakla geçirmezdiniz (...)” (s.51)
Ne yazık ki Keriman ile Akim kavuşamazlar. Ancak öykü, Gönül’ün yüzleşmesinin, hatta hesap sormasının öyküsü olarak da okunabilir. Mihriban Hanım’ın zamanı ise, değer yargıları ile birlikte artık sona ermektedir.
Sesi Olmayan Türkü
Kitabın ikinci öyküsünün girişinde seçkin, varlıklı ailelerin değişen zamanla imtihanlarına tanık oluyoruz:
“Çiçekçilerin çiçeğin adını, sanını, görünümünü tanımadığı, jelatine dolayıverip yağlı kara bir gülüşle sunduğu günleri göreceklerini aralarında kimseler düşünmemişti.”(s.59)
Yaşam hızla akmakta, sermaye egemenliği kendi kendisini çürütmektedir:
“Tam o yıllar aralarına yeni birileri de girmişti.
Taşınır ve taşınmaz mallarının sözünü ederlerken gönenip duran, parayı çok başka biçimlerde hesapsızca harcayan birileri…” (s.60)
Bu değişim, eski varlıklı seçkin zümrede bir kaçış ihtiyacına sebep olur ve öyküde Varnalılar olarak anılacak aile ile temsil olunacak bu zümre “değişiklik olsun diye” kendini memleketin güney kasabalarına atmaya başlar.
Güney kasabalarına inen seçkin varlıklılar, onların isteklerini anlayan, onlara uyum sağlayan yerel halk, bölgenin yakınındaki yerleşimlerden otobüsle gelip pansiyonlarda kalanlar, küçük memur babalar, zamanında Edremit’te alınmış ve para edeceği hayal edilen araziler, küçük memur babaların subay kızı olan eşleri, bu ailelerin çocukları, kasabanın turizm mevsiminde pahalılaşan çarşısı … hepsi kasaba meydanında bir şenlikte buluşmuşlar gibi öyküde yerlerini alır. Sınıfsal konumları ve bu konumların düşünce ve duygu durumları ile…
Varnalılar ile temsili gerçekleşen ise -başlangıçta kendimizi onlarla duygudaşlık kurmaya çalışırken bile bulabiliriz- ülkenin büyük karabasanıdır. Onlar, ilk büyük günahtır belki de:
“Onlar buraya ilk gelenlerdendiler.
Dönümlerce toprağın hazinede göründüğü, dönümlercesinin kadastrolarının yapılmadığı yıllardı.” (s.67)
Köylülerin “ne davar güdebildikleri ne de narenciye şu bu yetiştirebildikleri” bu kıyı arazilerini valinin ve kaymakamın da teşvikiyle yok pahasına elden çıkarmaları, aslında bir büyük çökme hikâyesidir. Türkiye sermaye sınıfının tarihi bu çökmenin de tarihidir ve fazlası vardır:
“Gerçi Gökkuyu’dan İdris ile adamları bir de Dul Çakır'ın oğlu Varnalıların has çalışanıydılar. Gömüydü, deniz batığıydı, toprak kazısı buuntusuydu, mezar deşmesi çakma takıydı, pahası dile sığmaz, anlatısı bilgi görgü ister çok şeyi bulup buluşturupVarnalılara taşıdıklarını herkes gibi, ilçenin yöneticileri de elbet biliyorlardı.'Yurtdışına çıkmadıktan sonra,’ demişti kaymakam bir gün, ‘ne gam. Anlayanın elinde korunur. Temiz pak saklıyorlar!’” (s.89)
Ve Varnalıların kasabaya yerleşmesi, çevrelerinin de bu kasaba ile temas etmesi sonucu değişim başlar. Kasabada lokantaların, pansiyonların sayısı artmaya başlar.
Öykü, Varnalıların güzeller güzeli genç kızının bir akşam üstü kasabaya yalnız başına inmesiyle ivmelenir. Genç kız bir lokantada oturur, şampanya içer, pasta yer, daha sonra oradan ayrılır. Ardından anne babası onu aramak için oraya gelirler. Genç kız bulunamaz. Sabaha karşı balıktan dönen Hotan İbrahim ve üç oğlu kıyıya yanaşır, karakola giderler. Jandarma komutanı, kaymakam, katip, tapucu uyandırılır ve tekneyle Varnalıların evine gidilir. Evde ne olduğunu, ne konuşulduğunu kimse bilmez:
“Gün dönerken Hotan İbrahim bu kez Gökkuyu’dan İdris Kaptan’la iki adamı da yanlarında olarak döndü. Tan atarken gidenlerin yüzleri çok garipti. (...) Gökkuyu’danİdris’in ayrılmaz üç çalışanından üçüncüsünün görünmeyişi ilginçti. Dul Çakır’ın Yandım Ömer’in oğlu Yandım Duran ortada yoktu (...)” (s.90)
Böylece Yandım Ömer'le Yunan sevgilisinin, çocukları Yandım Duran’ın hikâyesine geçeriz. Yandım Duran, babası öldükten sonra Gökkuyu’dan İdris’in yanına girmiş, bu ikisi de Varnalıların yanına çalışmaya başlamışlardır. İdris, güzelliği ve yiğitliği ile göze çarpan, tüm kasaba tarafından beğenilen Yandım Duran’a sınıfsal pozisyonlarını, Varnalılarla hiç kapanmayacak mesafelerini daha en başında hatırlatır:
“Çok gençsin, unutma, öğüdümdür. Paradan sakınmazlar, horlamazlar ama kulağına küpedir. Hepimiz inansak da unutmamalı onlar onlardır, biz biziz.” (s.97)
Ne ki, Yandım Duran ve Varnalıların kızı bu denklemi birbirlerine sevdalanarak bozacaklardır. Her ikisinden de o geceden sonra haber alınmaz. Yandım Duran’ın annesi Çakır divane olur. Varnalılar evlerini kapatıp kasabadan ayrılırlar. Olayın üzerinden yıllar geçer, ama kimse konusunu açamaz. Ve zaman Varnalıların anılarını bile yok etmektedir:
“Üçüncü güze girilirken onların yerinin bir deri fabrikasının sahibine satıldığını söyledi tapucu, gönülsüz gönülsüz.” (s.104)
Halbuki anısı bellekten silinemeyecek şeyler de vardır. Yandım Duran’ın kaybının ardından Dul Çakır’ın mırıldandıkları yörede mani diye söylenir olmuştur. Maninin sesi yoktur. Bir gün kahvede yörenin âşıklarından biri bu maniye bir söyleyiş bulur; mani, türkü olur. Türkü dilden dile yaygınlaştıkça Yandım Duran’la Varnalıların kızının aşkı efsaneye dönüşmeye başlar. Kimse onların öldüğüne, kendilerini öldürdüklerine inanmak istememektedir.
“‘Gençler, ölüsü bulunmayanlar, mezarı olmayanlar, yaşı yetmemişler bilesiniz ki yaşar sayılır’ dediler. Dünyalar güzeli o kızla Yandım Duran’ın alıp başlarını başka denizlere, başka yerlere varmış olduklarını anlattılar.” (s.106-107)
Varnalıların yerini deri fabrikası sahipleri almaktadır belki, ama halkın yüreği, aklı, hafızası başka bir hayatı diri tutmaktadır:
“İlkyaz fidan, ot, ağaç gövdelerine su yürüdüğünde, Şanlı Kahve’nin sahibi GergerinSüleyman ‘Hey şaşkınlar,’ demişti, ‘nedir bu öldü öldü demek. Gönlüm onların ölümünden yana değildir. (...)’” (s.108)
Biliriz: Anadolu, söylenceleri ile yaşatır köhneyen düzene isyanı da sevdayı da. Yeni bir yaşam kurulurken unutulan unutulacak, onların türküleri ise söylenmeye devam edecektir.
Varoşlarda
Kitabın üçüncü öyküsünde yazar bir masal anlatıcısı gibi, daha başında içine çeker okurunu hikâyenin.
“Kentlerin kenti düşmüştü.” (s.111)
Çürüyen bir şeyler vardır “kentlerin kenti”nde. Kent, içindekilerle birlikte bir yok oluşa doğru gitmektedir ve bunun müsebbipleri çöküşü görmezden gelmektedir:
“Bir eskiçağ buyurganını koruyan görkemli kaleleri andıran varsılların sitelerindeki hayatları yaşayanlar kentin deşilerek yumrularla büyümesinin kendilerine kesinlikle yaklaşmayacağı oyalanmasındaydılar.” (s.111)
İşte bu gerçekliğin içinde gözlerimizi kentin varoşlarına, o en uzak varoşlarda, kent çöplüğünün yakınında bir barakaya çevirir Füruzan. Atık / geri dönüşüm işçisi bir baba ve oğlunun yoksulluk içindeki yaşantıları, yaşadıkları baraka tüm detayları ile betimlenir. Yoksulluk öykümüzde yeniden ve tüm çıplaklığıyla kendisini gösterir. Çarpıcı, sarsıcı bir gerçeklik biçiminde…
Kış geldiğinde üşümemesi için oğlunun bedenine gazete saran babanın öyküsüdür tanık olduğumuz. Her sabah babasının tepeden inişini görüp onu uğurlayan, her akşam gün batarken dönüşünü bekleyen, gelecek yıl babası ile “aşağılara” inebilecek olmanın ümidini taşıyan beş yaşındaki çocuğun öyküsü… Belleğinde “görüntülerden çok dokunuşlar, kokular, sesler” ve bir tren düdüğü ile hatırlanan anne, barakalarının üzerinden seyrek geçen bir uçakla duyulan sevinç…
“‘Bir taze ekmeğimiz olsun hiç olmazsa değil mi oğulcuğum,’ diyordu adam ‘bir de tuzumuz’. ‘Sana kıyamam. Belli mi olur inşallah bir gün ikimiz bu tepelerden aşağılara da inebiliriz kim bilir.’” (s.117)
Ancak bu hikâyede ümide yer yoktur. Babanın geceleri artan öksürüğü ve çocuğun uykularının tedirginliği içinde kent ve insanları yok olmaktadır.
Bir akşam baba her gün gün batarken döndüğü yoldan karanlık basmasına rağmen geri dönemez. Çocuk, barakanın içinde açlık ve soğuktan ölür. Öykü, okura bu çürümeye isyan etmekten başka seçenek bırakmaz. İlk öyküde Gönül’de, ikinci öyküde bir yörenin insanlarında varlık bulan kabullenmeme halinin son öyküde artık okura geçmesi gerekmektedir. Beş yaşında bir çocuğun yoksulluk içinde ve kimse tarafından görülmeden ölümünün tek tanığıdır okur. Sorumludur. Füruzan okurunu bu sorumlulukla baş başa bırakır.
Bitirirken…
Açlık, yoksulluk, sefalet devam ediyor dünyamızda. Talan ve çürüme devam ediyor. Eşitsizlik devam ediyor. Bu karanlığın içinde sendeleseler de, henüz tarih onlardan yana görünmese de yönlerini bulmaya, var olmaya, yaşamı var etmeye çalışanlar var oysa. Keriman ile Akim, Varnalıların kızı ile Yandım Duran, varoşlardaki baba ile oğlu… Öyleyse onların hikâyesine gözler tekrar kapatılamayacak. Füruzan, belki de bunun için yazmıştır çeyrek asır sonra, kim bilir. Öyleyse, gelenek devam edecek. Yazılacak. Anlatılacak. Okurun sorumluluğudur. Okunacak. “Gönlüm onların ölümünden yana değildir” diyenlerin sesleri çoğalacak. Onların seslerine katılınacak. Sevdalar yaşayacak. İnsan yeniden ayağa kalkacak. Yaşayacak.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.