Sayfa yolu
‘Filmi çıkınca izlemek’ yeter mi: Odysseia’yı Homeros’tan okumayıp Nolan’dan izleyenler ne kaçırıyor?
Yayın Tarihi: 23.07.2026 , 08:44 Güncelleme Tarihi: 23.07.2026 , 12:49
Son dönem Hollywood sinemasının en öne çıkarılan yönetmenlerinden Christopher Nolan’ın Odyssey filmi, geçtiğimiz Cuma günü gösterime girdi.
Film, Bronz Çağı’nda insanlığın en karmaşık toplumsal dönüşümlerinden birinin, tarım ve yerleşik hayata geçiş sancıları ve bunun yarattığı şiddetli çatışmaları çok katmanlı olarak kayda geçiren Antik Yunan dünyasının keşmekeşini, üç saatlik rahat bir seyirlik haline getiriyor.
Bunu yapabilmek için bağlam tamamen bugüne ait kılınıyor, öykü de Hollywood’un hep işe yaradığı bilinen basit formülüne uygun bir şekilde indirgeniyor. Önde gelen özelliği kurnazlık olan, ahlaken sürekli gri alanlarda dolaşan, şiddetin en vahşisine başvurmaktan kaçınmayan baş karakter Odysseus, Nolan’ın anlatısında Truva’ya atı sokma fikrini düşünüp, şehirde attan iner inmez pişman olmuş, sonra da yıllar boyunca Amerikan sinemasının Vietnam savaşı gazilerini anlata anlata pekiştirdiği travma sonrası stres bozukluğuna yuvarlanmış yeknesak, sığ, mahzun, yer yer alık bir 2000’ler karakteri gömleğine sokuşturuluyor.
Kapsamlı bir film eleştirisi yapma niyeti taşımıyoruz bu yazıda. Daha ayrıntılı ele alan yazılar kaleme alınıyor, alınacaktır.
Gösterim öncesi reklam döneminde piyasaya sürülen “Nolan sette bütün ekibi toplamış, Kurosawa’nın ‘Ran’ filmini izletip ‘İşte böyle öykü böyle çekilir’ demiş” haberlerini okuyup, filmi izlerken bir tane Kurosawa’vari görsel anlatım tekniği göremeyince, açıkçası eleştiri iştahı da kaçıyor biraz insanın.
Her yere sirayet eden yüzeysellik, medyayı da kasıp kavuruyor. soL Haber, bu yüzeysellikle mücadele ediyor, yaşamı kavramak için gerekli derinliği yakalamaya çabalıyor. Ama bu iş emek istiyor. Daha fazla emek verebilmemizse, sizin desteğinizi gerektiriyor.
Hele Hollywood’un en azından biraz daha iyi becerdiği görsel dünya yaratma boyutunda, eldeki kaynağa ve harcanan paraya kıyasla keçiboynuzu çiğnemiş gibi hissettirecek derecede yavan bir üç saatin ardından, pek heves de kalmıyor.
Fakat filmi, başka bir mesele üzerinden konuşmakta fayda var: Kitabı okumak yerine filmini izlemek, bize ne kaybettiriyor?
'Bak bak gönderme var'
Film hakkında çıkan yazılara bakılınca, görsel olarak en akıllarda kalan sahnelerden birinin Kiklop Polyphemus bölümü olduğu görülüyor.
Örneğin, Hava Kuvvetleri’nin eski istihbarat başkanı olan emekli asker Gürsel Tokmakoğlu, Independent Türkçe’de yazdığı yazıda sahneden ne kadar etkilendiğini şöyle anlatıyor:
'The Odyssey' gibi katmanlı, zamansız bir epik metni günümüz sinema diline taşıyabilecek, hem görsel hem de zihinsel derinlik kurabilecek çok az yönetmen var. Film, klasik anlatıyı bozmadan modern bir sinematik deneyimle harmanlamış. Polyphemus sahnesi başta olmak üzere, o mitolojik şiddeti ve insanî çaresizliği Goya referansıyla birleştirmesi çok çarpıcı olmuş.
Söz konusu sahnedeki Kiklop (Tepegöz) tasviri, ışık kullanımı ve kadraj yerleşiminin aşağı yukarı Goya’nın “Çocuğunu Yiyen Satürn” tablosunu andırması, “bak bak gönderme var” diyerek paye biçmeye yeterli görülüyor.
Oysa ne konuların, ne bağlamların, ne mesajların hiçbir paralelliği yoktur. Goya’nın tablosu, modern dünyanın yükselişi döneminde İspanyol ressamın devrimin nihai başarısızlığı ve kanla bastırılması karşısında duyduğu dehşet ve hayal kırıklığının yansımasıdır.
Homeros’un anlatısında Kikloplar’sa adalarında kendi hallerinde yaşayan, Ege’nin iki yakasını kasıp kavurmakta olan düzen, savaş ve tanrılarla ilgisi olmayan canlılardır. Ama, bu kısa özet, çok daha derinlikli bir öyküye haksızlık eder.
Ucubeleştirilen canavar
Antik Yunan dünyasında “medeniyet” algısının, kimlik inşasının ve sınıfsal karşıtlık üzerinden dışlamanın nasıl işlediğini apaçık dışa vuran bir bölümdür Odysseia destanının Kiklopları anlatan dokuzuncu kitabı.
Adada tarım yapılmaz. Toprak sürülmez, tohum ekilmez, ekin biçilmez. Doğa kendiliğinden ne verirse onunla geçinilir. “Medeniyet”in temeli olan tarım önemsenmez. Tarıma ve medeniyete geçişle ortaya çıkan, varlıklı erkeklerin oluşturduğu Agora-Meclis temelli yasal zemine oturtulmuş sınıfsal düzenden eser yoktur. O düzenin zihinsel dünyasını oluşturan tanrılar da tanınmaz, umursanmaz.
Nitekim, Homeros da bu karşıtlığın “medeniyet” tarafının öykücüsü olarak, adada yaşayanları dışlarken, Antik Yunan algısını yansıtarak basitçe yurttaşlıktan değil, insanlıktan da dışlar. “Kavrayışları kıt” saydığı adalıları, tek gözlü olarak tasvir eder.
Nolan’ın filminde Odysseus ve tayfası adaya ayak basıp Polyphemus adlı tepegözün mağarasına girer, koyunları ve peyniri görür, oturup ev sahibini bekler. Tepegöz sonunda gelir, Homeros’taki fiziksel deformasyon iyice abartılmıştır, perdeye yansıyan tam bir canavardır. Kitapta gayet konuşan, Odysseus’la akıl oyunlarına tutuşan, kör edildikten sonra koçlarıyla dertleşip ağlaşan Polyphemus’un yerini filmde ağzından hepi topu birkaç sözcük çıkınca tayfanın “a-aaa, konuşuyormuş ya bu” diye şaşakaldığı bir ucube alır.
Esas kavganın yansıdığı ada
Nedir bu derinliksiz görsel etki tercihinin maliyeti?
Homeros külliyatında çok anlatıldı, biz soL yazarı Nevzat Evrim Önal’ın “İnsan Bencil Mi?” kitabından aktaralım:
Eşitsizliğin dışarıdan dayatıldığı durumlar ise tipik olarak kabına sığmayan, daha fazla tarımsal faaliyet için yayılmak, ya da hayvan sürülerine yeni otlaklar bulmak için kitlesel biçimde göç etmek zorunda olan görece güçlü toplumların, elverişli topraklara yerleşmiş ancak kendisini savunacak güce sahip olmayan toplumlar üzerine "çöreklenmesi" yoluyla gerçekleşti. (...)
Bu süreçlerin öyküsünü kayda geçirenler tipik olarak fethedenler olduğu için, uygarlığın yayılmasına dair anlatı da buna göre şekillendi. Bunun en açık örneği, Odysseia'da, Odysseus ve yoldaşlarının, tarım yapmayı bilmeyen, keçi ve koyun hayvancılığıyla geçinen tepegözlerin adasına geldikleri bölümün nefret dolu dilidir. Burada artık başkasının olana el koyma arzusu çok belirgindir ve Gılgamış ile Enkidu arasındaki kardeşlikten eser yoktur. Tepegözler, "töre bilmez ve azgın"dır, "ne ekin ekerler elleriyle, ne de çift sürerler," "yüksek dağ tepelerinde, oyuk mağaralarda otururlar" ve burada "herkes kendi evini yönetir (...) hiç kimse, başkalarına aldırmaz." Ama mesele bir töre farkından ibaret değildir; uygarlık tepegözlerin oturduğu topraklara göz dikmiştir ve o toprakların değerlendirilmeyen olanaklarını anlata anlata bitiremez:
Ne otlak vardır adacıkta, ne de tarla,
ekinsiz ve hasatsızdır bu toprak, görmez insan yüzü,
bu toprak sadece her gün meleyen keçileri besler.
Yoktur bu Tepegözlerin aşıboyalı gemileri,
sağlam güverteli tekneler yapacak marangozları yok,
yapsalardı, giderlerdi gemilerle insanların kentlerine,
alışveriş yaparlardı deniz yoluyla öbür insanlar gibi,
getirip götürürlerdi bir sürü mal,
onarırlardı adalarını güzel güzel yapılarla.
Kötü bir toprak değil çünkü bu toprak,
bol bol verir mevsimine göre her şeyi,
kırçıl denizin kıyısında çayırlar var sulak ve yumuşak,
hiç bozulmaz bağlar yetişebilir buralarda.
Ne de kolay işlenir bu toprak, aman ne kolay!
İşte kitabı okumak yerine filmi izlemek, bu derinliği pas geçmek anlamına gelir.
'Yeni kuşak hiç okumuyor' kolaycılığı
Ancak, burada bir şerh düşmeliyiz. Söylenen, kitabın her zaman görsel sanattan üstün olduğu manasında değildir. Fotoğraf, resim, şiir gibi sanat dalları özünde bir damıtma işlemidir ve “hacimden” verdikleri ödünü, özü yakalayıp sunarak sağladıkları derinlikle aşarlar. Sinema da bunu yakalama kudretine sahiptir.
Bir adım daha gidelim. En popüleri sinema olan modern kitlesel sanat dallarına dudak büken bir “kitap fetişizmi”nin, sürekli yeni kuşaklara dudak büken bir “kuşak fetişizmi”yle el ele gittiği de not düşülmelidir.
Yeni kuşağın kendisiyle dalga geçmek üzere ürettiği “filmi çıkınca izleriz ya” esprisinin ciddiye alınıp “bu yeni kuşak hiç okumuyor” lafına meze edilmesi, bunun göstergesidir.
Bugün telefonların da etkisiyle gün içinde okuma faaliyetine en fazla vakit ayıranların yeni kuşak olduğu, su götürmez bir gerçektir. Ne okunduğu ayrı bir tartışma, ki, bu yazının da esas derdi orada.
Ama insanlık tarihi boyunca tekrarlanan, yeni kuşaklara burun kıvırıp kendi kuşağını aklama faaliyetiyle yetinmenin en büyük sığlık olduğu bilinmelidir.
Yerküredeki en politik halklardan birine sahip ülkemizde yıllarca “gençler apolitik” masalının temcit pilavı gibi altı tutana kadar ısıtılıp yedirilmesi, açık yansımasıdır. Komedi gösterilerinde Ramazan Akyürek dahi anlatarak ünlenen Deniz Göktaş’ın bugün kazandığı etkinin sonucunda hapiste olması, aksinin ispatıdır. İşi aslı, o kuşaktaki eksikliğin örgütsüzlük olmasıdır, ama eskiler de aynı hastalıktan muzdarip olduklarından “gençler de çok apolitik ya, halbuki biz kahvede her gün laflıyoruz” lafı insanlığın ata sporu olan kendi kuşağını aklama için elverişli olandır.
Nolan’ın filmi üzerinden “kitabı okumayıp filmi izleyenler ne kaçırıyor” sorusuna yanıt aranacaksa, bu bağlamda aranmalıdır. Sorun, basitçe, yeni kuşağın kitap yerine film tercihinde yatmamaktadır. Sonuçta “TSK’nın gözdesi Hava Kuvvetleri”nin eski istihbarat şefi de Nolan’ın Tepegöz sahnesinde “zihinsel derinlik” bulmaktadır.
Mesele, mecraların ötesinde bir derinlik eksikliğini tanımlama ve buna karşı koymakta.
Teknik değişimler kaçınılmazdır. Walter Benjamin’in ünlü makalesi, görsel sanatların kolayca kopyalanıp dağıtılabilmesinin ve kitlesel erişimin kurallarının değişmesinin etkilerini tartışır. Nolan’ın filmini tüm dünyada 41 sinemada niyet edildiği gibi izlenebilecek donanıma sahip sinema bulunan bir teknolojiyle çekmiş olması, teknik değişim ve sanatsal yaratıcılıktan ziyade sınıfsal kibir ve estetik kabızlığın çıktısıdır. Oysa sanat, tekniği ve bunun getirdiği kısıt ve sınırlamaları verili kabul edip bu koşullarda yaratma becerisidir.
Sinema bunu çok yaptı, hâlâ yapabilir.
Ama tek başına yetmeyeceği bilinmelidir.
Her şeyin yüzeyselleştiği günümüzde Nolan izleyip Homeros’u okumayanlar, haberlerini sosyal medyadan alıp soL okumayanlar, memleketi ve yaşamı esas çelişkisiyle değil meşrebe göre Erdoğan, Özel, Kılıçdaroğlu veya İmamoğlu’nun sözleriyle kavramaya çalışanlar, yaşamın derinliğini kaybediyor.
İşte esas gerçeklik, o derinlikte. Ve o derinlikten damıtılıp süzülen, yüzeye çıkıp her şeye rengini veren temel çelişkide.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.