Sayfa yolu
Filistinlilerin gözünden Aksa Tufanı'nın üçüncü yılı: Bir asırlık zulmün muhasebesi ve yarınlar için çağrı
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Enes Raşid
Yayın Tarihi: 07.10.2026 , 13:29
Filistin Genel İşçi Birliği Türkiye Şubesi'nin yönetim kurulunda görev alan ve Kültür Komitesi'nin sorumluluğunu yürüten Enes Raşid'in soL Haber için kaleme aldığı makaleyi yayımlıyoruz.
Bugün, 7 Ekim 2026. Üç yıldır Gazze'de dünyanın gözü önünde bir soykırım sürüyor. Bu üç yıl, yüz yılı aşkın bir sömürgecilik, sürgün ve baskı tarihinin en kanlı halkasıdır. Etkileri bölgeyi ve dünyayı siyasi, insani ve hukuki bakımdan yeniden biçimlendirmeyi sürdürüyor.
Biz, Filistin Genel İşçi Birliği olarak, halkımızın işgale her biçimde direnme hakkının, topraklarında kalıp dayanmasının yanında durduğumuzu açıkça ilan ediyor, soykırımın suç ortaklarını teşhir etmeyi ve işgali tecrit etmeyi görev biliyoruz. İşçi sınıfımıza ve halkımıza karşı fikri ve sendikal sorumluluğumuz, bu olayı bağlamı içinde, bütünsel olarak, hiçbir şeyi görmezden gelmeden ve abartmadan, şehitlerimizin kanına ve sözün emanetine yaraşır biçimde okumaktır.
Kökler, yüz yılı aşkın bir sömürgeci proje
Batılı ve siyonist söylem, 7 Ekim'i tarihsel akışından koparıp öncesiz bir olay gibi göstermeye çalışıyor. Oysa belgelerle apaçık ortada olan gerçek, çatışmanın yirminci yüzyılın başından beri sürdüğüdür.
İkinci Yahudi göç dalgası olarak bilinen, siyonist ideolojinin damgasını vurduğu ilk kitlesel hamle, 1904-1914 yılları arasında yaşandı. Toprağı ve emeği sömürme niyetini açık edecek şekilde "toprağın fethi" ve "emeğin fethi" sloganlarıyla yürütüldü. Filistin köylüsü toprağından koparıldı, Filistin işçisi Yahudi işyerlerinden dışlandı, Arap ürünleri boykot edildi.
1936 Genel Grevi ve Büyük Arap İsyanı: Arap işçisinin işyerlerinden dışlanması, köylünün toprağından atılması ve Yahudi göçünün hızlanması, Filistin halkında öfke biriktirdi. Nisan 1936'da Filistinliler, sömürge tarihinin en uzun genel grevlerinden birini başlattı ve altı ay boyunca işçiler, esnaf ve köylüler çalışmayı bıraktı. İngiliz manda yönetimi greve ve ardından gelen isyana büyük bir şiddetle karşılık verdi: binlerce Filistinli öldürüldü, yaralandı ve tutuklandı, evler yıkıldı, toplu cezalar uygulandı. Bu bastırma, halkımızı 1948'de yaşanacak felaketin eşiğinde silahsız ve örgütsüz bıraktı.
1947 Bölünme Planı: Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 29 Kasım 1947'de 181 sayılı kararı kabul etti. O dönemde nüfusun yaklaşık üçte birini oluşturan ve toprakların yalnızca yüzde 6-7'sine sahip olan Yahudi toplumuna, tarihî Filistin'in yaklaşık yüzde 55'i verildi. Halkın çoğunluğunu oluşturan ve toprakların asıl sahibi olan Filistinliler ise yurtlarının yarısından fazlasından mahrum bırakıldı. Bu plan Filistin halkının rızası alınmadan, onların kaderi hakkında verilmiş bir karardı. Filistinliler bunu, kendi topraklarının gasbının uluslararası meşrulaştırılması olarak gördü.
1947-1948 savaşı sırasında ve sonrasında yaklaşık 750 bin Filistinli, yani yurttaşlarımızın büyük çoğunluğu, şehirlerinden ve köylerinden sürüldü ya da canlarını kurtarmak için kaçmak zorunda kaldı. Deyr Yasin gibi katliamlar korku yaymak için araç olarak kullanıldı. 500'den fazla Filistin köyü yıkıldı ya da boşaltıldı, Yafa, Hayfa, Taberiye ve Safed gibi kentler Filistinlilerden arındırıldı. 1949 ateşkes hatlarıyla işgal devleti, tarihî Filistin'in yaklaşık yüzde 78'ine hâkim oldu; yani Bölünme Planı'nın bile öngördüğünden çok daha fazlasına. Birleşmiş Milletler'in 194 sayılı kararı mültecilerin evlerine dönme hakkını tanıdı, ancak bu karar bugüne kadar uygulanmadı. Sürgündeki Filistinliler ve torunları bugün milyonlarca kişiden oluşuyor; birçoğu hâlâ Filistin'de, Ürdün'de, Lübnan'da ve Suriye'de kamplarda yaşıyor. "Nakba" tek bir günün felaketi değil, bugün de devam eden bir sürgün, yoksunluk ve evsizlik tarihidir.
1967'de Filistin'in geri kalanı da işgal edildi ve işgal altındaki topraklarda yerleşim inşasına başlandı. O dönemin İsrail Başbakanı Golda Meir, 1972'de bu genişleme zihniyetini şöyle dile getirdi: "Sınırlar, Yahudiler nerede bulunuyorsa oradadır, haritada çizilmiş bir çizgi değil."
Sonrasında da Filistin halkının toprağına, suyuna, emeğine ve özgürlüğüne yönelik devam eden saldırılar hiç kesintiye uğramadı.
Yaşananlar, ancak bu arkaplan bilinerek anlaşılabilir. Filistin direnişi, bu sömürgeci bağlamın içinde doğdu.
Gazze, abluka ve soykırım
Gazze, yıllardır karadan, havadan ve denizden kuşatılmış bir hapishane. Abluka su, elektrik ve gıdayı kıtlaştırdı, bölge defalarca yıkıcı savaşlara sahne oldu. İşgal, ABD ve Batılı müttefiklerinin doğrudan siyasi ve silah desteğiyle, bu ablukanın üzerine bir soykırım ve topyekûn yıkım savaşı bindirdi.
- Toplu katliam: 74 binden fazla şehit, enkaz altında kalan binlerce kayıp; çoğu kadın ve çocuk, bir kısmı da canını ve ailesinin ekmek kapısını yitiren işçiler.
- Sistematik yıkım: Bütün mahallelerin yok edilmesi; hastanelerin, üniversitelerin, okulların, camilerin, kiliselerin ve adliye binalarının hedef alınması. İnsanlar defalarca yerinden edildi, aileler çadır kamplarında ya da evlerinin enkazında hayatta kalmaya çalışıyor.
- Silah olarak açlık: Halkın su, gıda, ilaç ve yakıttan yoksun bırakılması, yardım bekleyen kalabalıkların vurulması, tarımın yok edilmesi, toprağın ve çevrenin kirletilmesi.
- İnsanlıktan çıkarma: Halkımıza "hayvansı insanlar" denmesi ve "Gazze'de masum yok" iddiası. Bu dil katliamlara zemin hazırlıyor ve onları meşrulaştırıyor.
Bütün bu acıya rağmen Gazze hâlâ ayakta kalmak için direniyor. Kamplarda halk kendisi örgütleniyor. Su ve temizlik hizmetleri, ortak yemekler, çocuklar için okullar, kadınlar ve çocuklar için psikolojik destek gibi çalışmaları Gazze halkı elbirliğiyle yürütüyor. Gazze acı içinde ama pes etmiyor.
Batı Şeria, yerleşimci terörü ve kesintisiz işgal
Suç Gazze ile sınırlı değil. Batı Şeria'da yerleşimci ve ordu saldırıları birlikte yürütülüyor. Silahlı ve saldırgan yerleşimci grupları köylere, tarlalara ve çiftçilere saldırıyor.
Filistin tarımı planlı biçimde yok ediliyor, halk kentlere göçe zorlanıyor, Batı Şeria'nin çeşitli bölgeleri ile birlikte El Halil'im güneyindeki köyler özellikle hedef alınıyor.
Cenin, Tulkerim ve Nur Şems kampları yıkıldı. BM'nin Filistinli Mültecilere Yardım Ajansı'nın (UNRWA) faaliyetleri engellendi. Mescid-i Aksa ve kiliselerimize yönelik provokasyonlar artıyor. Fiili ilhak amacıyla yeni bir yerleşim bloğu inşa ediliyor.
Saldırganlık Lübnan ve Suriye'ye de uzandı. "Barış İçin Fransız Yahudi Birliği"nin (UJFP) 2 Ekim 2026 tarihli bildirisine göre, Gazze'de denenen yöntemler Ortadoğu'nun geri kalanına taşındı.
Uluslararası meşruiyete savaş, yargıya, BM'ye ve UNRWA'ya yönelik saldırılar
İşgal, sahadaki soykırımla yetinmedi. kendisinden hesap sormaya ya da mağdurları korumaya çalışan her kuruma karşı paralel bir savaş yürüttü.
- Uluslararası Adalet Divanı ve Birleşmiş Milletler: Suçları durdurmak için dünyanın başvurması gereken merciler. UJFP bildirisinin aktardığına göre, İsrail hükümeti her ikisini de "antisemitik" olarak nitelendiriyor.
- UNRWA: 1948'den bu yana mültecilerin eğitim, gıda ve sağlık alanındaki can damarı. İşgal onu ortadan kaldırmaya çalışıyor, yani en ezilen ve en muhtaç kesimi hedef alıyor.
- Filistin'i tanıyan ülkeler: Onlar da antisemitizmle suçlanıyor. Aynı suçlama, her eleştiriyi ve hesap sorma çabasını susturmak için silah olarak kullanılıyor.
- Medya: Aynı bildiriye göre Batı medyasının büyük bölümü işgal propagandasının sözcüsü hâline geldi, onun anlatısını benimsedi, mağdurların acısını gizledi.
Bu yolun tehlikesi, uluslararası hukuk fikrinin kendisini çökertmesidir. Hukuk cezasız biçimde güce yenik düşerse, güçlüler onu her yerde çiğnemeye cüret eder; bedeli ezilen halklar ve işçi sınıfı öder. Bu yüzden bu kurumları savunmak, kararlarının uygulanmasını talep etmek ve onları engelleyenlerden hesap sormak, bizden uzak bir siyasi mesele değil, sendikal ve insani bir görevdir.
Siyonist anlatının çöküşü ve ahlaki tecridi
İşgal, kamuoyu savaşını kaybetti. Aralarında siyonizmi reddeden Yahudilerin de bulunduğu büyük düşünürler konuştu:
İlan Pappé: "Büyük resme", "hayatta kalmak için mücadele eden sömürgeleştirilmiş bir halkın resmine" bakmaya çağırıyor. Şiddetin sona ermesinin, onu doğuran koşulların, yani apartheid rejiminin, mülksüzleştirmenin ve işgalin ortadan kalkmasına bağlı olduğunu vurguluyor.
Edgar Morin: Yüzyıllarca zulüm görmüş bir halkın torunlarının bütün bir halkı sömürgeleştirmesine ve ona karşı geniş çaplı bir katliam işlemesine duyduğu şaşkınlığı ve öfkeyi dile getirdi.
Shlomo Sand: Gazze nüfusunun yaklaşık yüzde 60'ının 1948'de gasp edilen kent ve köylerden geldiğini hatırlatıyor; bunu görmezden gelmeyi tarihsel ve siyasi körlük olarak niteliyor.
Enzo Traverso: Savaşı haklı çıkarmak için Holokost anısının kullanılmasının, Holokost kurbanlarına da haksızlık ettiğini savunuyor.
Bu da davamızın "dinler arası bir çatışma" olmadığını, "işgale ve apartheid'a karşı sömürgeleştirilmiş bir halkın mücadelesi" olduğunu ve her din ve milletten özgür insanların bu mücadelenin yanında durduğunu gösteriyor.
Savaşın halklara ve işçi sınıfına yansımaları
Fransız gazeteci Denis Sieffert'e göre bu savaşın etkileri Filistin'in çok ötesine geçti. Dünya, hayati deniz geçitlerindeki gerilime ve yakıt fiyatlarındaki keskin artışa tanık oluyor.
Gazze'deki saldırganlıkla başlayan soykırım savaşının etkileri ekonomiye ve geçim şartlarına yayılıyor, bunun ilk ve en ağır yükünü işçiler ve yoksullar taşıyor. Bu nedenle Filistin'le dayanışma, bütün emekçi halkların ortak çıkarıdır.
Sumud ve direniş, meşru hak ve topraklarda kalıp dayanmak
Direniş, her biçimiyle, işgal altındaki her halkın meşru hakkıdır. Bu hak uluslararası normlarca ve sözleşmelerce güvence altındadır; BM kararları da işgal altındaki halkların mücadelesinin her türlü yolla meşruluğunu teyit etmiştir. Bu hak, zamanaşımına uğramaz; baskıyla ve karalama kampanyalarıyla ortadan kalkmaz.
Bu dönemin en büyük direniş biçimiyse "sumud", yani direniş ve yurdunda kalıp dayanmaktır. Filistinliler kuşatma, bombardıman ve açlık ne kadar şiddetlenirse şiddetlensin evinde, toprağında, kampında kalır; zeytinine, okuluna ve işine sahip çıkar. Çünkü bugün işgalin projesi halkımızı topraklarından koparıp sürmektir ve toprağında tutunan her Filistinli bu projeyi boşa çıkarır.
İçeride, diasporada ve dünyada hepimizin görevi, halkımızın tutunabilmesi için gıda, ilaç, barınma, eğitim ve iş olanaklarını sağlamak, topraklarında kalmasını korumak ve zorla sürgünün her biçimini reddetmektir. "Sumud" bir slogan değil, bir eylem programı ve ulusal ve sınıfsal bir önceliktir.
Ulusal ve ahlaki sorumluluk, saf birliği
Davamız haklı ve insani. Gücü de ahlakında yatıyor. Devrimci etiğe, sivillerin korunması ve adil mücadelenin ilkelerine her zaman bağlıyız. Yaşananların bağlamını anlamak, haklı çıkarmak anlamına gelmez.
Tarihteki bütün kurtuluş hareketleri yollarını düzeltmek için özeleştiriye ihtiyaç duymuştur. Halkımızın bütün ulusal güçlerinin, insanları korumak, direnişlerini güçlendirmek ve dersler çıkarmak amacıyla, ihanet suçlamalarından ve hesaplaşmalardan uzak, sorumlu bir ulusal değerlendirme yapma hakkı vardır. Soykırımın üçüncü yılında açıkça söylüyoruz: Filistin ulusal birliği, bizi kökünden koparmak ve parçalamak isteyen projeye verilecek en güçlü yanıttır; bölünme ise işgale bedava verilmiş bir armağandır.
Ne yapmalı?
Kendiliğinden öfke ve geçici coşku, kurtuluşu getirmeye yetmez. Yolunu aydınlatan açık bir bilinç olmadan hiçbir kurtuluş hareketi zafere ulaşamaz; sağlam bir örgütlülük olmadan da bilinç bir güce dönüşemez. Birliğimizin görevi yalnızca ücretlerin ve çalışma koşullarının savunusuyla sınırlı kalmak değil, her ezilenin sesi ve baskıya karşı her mücadelenin ortağı olmak, işçi sınıfının gündelik mücadelesini halkının kurtuluş mücadelesiyle birleştirmektir. Bu nedenle içinde bulunduğumuz dönem şunları gerektiriyor:
- İşgalci İsrail devletini tecrit etmek ve her türlü örtüden yoksun bırakmak: Boykot, Yatırımların Geri Çekilmesi ve Yaptırımler hareketinin (BDS) akademik, ekonomik, kültürel ve sportif alanlarda benimsenmesi; silah tedarikinin, askeri işbirliğinin ve ticaretin tümüyle durdurulacağı kapsamlı bir ambargo uygulanması; uluslararası platformlardaki üyeliklerinin ve ayrıcalıklarının askıya alınması; liderlerinin uluslararası yargı önünde hesap vermesi.
- Halkımızı topraklarında tutmak ve "sumudu" desteklemek: Gıda, ilaç, barınma, eğitim ve iş olanaklarının sağlanması; zorla sürgün planlarına kararlılıkla karşı durulması; çiftçilerin ve köylerin yerleşimci saldırılarına karşı korunması.
- Her biçimiyle direniş hakkına sahip çıkmak: Uluslararası norm ve hukukun tanıdığı meşru bir hak olarak.
- Ulusal birliği güçlendirmek: Bütün Filistin güçlerinin ortak bir mücadele programı etrafında birleşmesi; anlaşmazlıkların ideolojik, partizan, ve hizipçi hesapların üstüne çıkılması.
- Bilinci yaymak, halk ve sendikal direnişi harekete geçirmek: İşçilerin eğitilmesi ve saflarının örgütlenmesi, grevler ve kampanyalar, toplumsal dayanışma ağlarının kurulması.
- Uluslararası meşruiyeti savunmak: UNRWA'ya ve Uluslararası Adalet Divanı'na destek verilmesi, kararlarının uygulanmasının talep edilmesi, işgali hesap vermekten koruyan tarafların açığa çıkarılması.
- Normalleşmenin bütün yollarını kapatmak: Siyasi, ekonomik, kültürel ve sportif alanlarda.
Halkımızın ve işçi sınıfımızın şehitlerinin önünde derin bir saygı, minnet ve acıyla eğiliyoruz. Esirlerimizin özgürlüğünü, yaralılarımıza acil şifa diliyoruz. Filistin, evlatlarının sumudu ve birliği ile dünyanın işçi sınıfı ve özgür insanlarının dayanışmasıyla özgür kalacak; siyonist işgal ve apartheid rejimi mutlaka yıkılacaktır.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.